KOMPÜLSİF

Tuvalet kağıdı. Bir top %100 pamuklu tuvalet kağıdı, yanında alkolsüz yenidoğan bebeklerin kullanabileceği türden asit-alkali dengesi 6,7 ıslak mendil. Antipsikotik. Aripiprazol 5 miligram oral çözelti şeklinde. Onun yanında 20 santigrat sıcaklıkta 7.0 pH değerine sahip 0.055 mS/cm iletkenliğindeki suyum var. Bu değerlere sahip olduğu için kendisi 14 milyar yıl önce oluşan hidrojen ve oksijen atomlarının oluşturduğu bir şişe saf su.

İşte tüm bunlar masamın bir köşesinde sırayla kullanılmayı bekliyorlar. İlk önce aripiprazola bakıyorum, doktoru sokakta gördüğümde bana çok kızmıştı bunu almadığım için. Arkadaşım Yiğithan, doktorun saçlarını kazıtıp yere düşen saçlarını top şeklindeki kaktüsüm Mammillaria caespitosa’ya koymamı söylüyor. Yiğithan bazen matrak birisi olabiliyor ama ben kaktüsüm ile doktorun suratına vurmak istiyorum. Çünkü doktor kaktüslerden hoşlanmıyor. Nasıl bir insan kaktüslerden hoşlanmaz ki? Neyseki %95’i keratin olan saçlarının kaktüsler tarafından sindirilmesi ona güzel bir ders verir. İlginç bir şekilde oran olarak saç, bir karıncadan daha çok protein barındırıyor ama yine de saç yemek bana lezzetli görünmüyor. Aklımdaki esas soru ise doktorun bana akut distonik reaksiyona sebebiyet verebilecek bir ilaç yazması. Ekstrapiramidal sistemimin deforme olmasıyla boynumun Formula 1 araçlarının lastikleri gibi dönmesini mi istiyor? Bence doktorun Yiğithan ile tanışması gerek.

Gözlerim gecenin üçünde fal taşı gibi açılmış bir şekilde aynaya bakıyorken arka planda henüz tarzını bilmediğim bir şarkı çalıyor, belki “dark trap” diyebiliriz, bana emir veriyor gibi gözüküyor, ancak Yiğithan onu dinlememi istemiyor, sonra bilgisayarımdan kapatmayı deniyor ancak yapamıyor, aşırı derecede sinirlenip küfretmeye başlıyor deli oğlan. Bilgisayarı yere çarpmasının seslerini duyuyorum banyodaki aynanın önünden. Gidip baktığımda ise Esenyurt Belediye Pazarı’ndan altmışlarındaki bir zırdeliden çaldığımız CD oynatıcının parçalarının yerde tam buğday unu gibi dizildiğini görüyorum.

Ellerimi, el ve yüzümü kurutmak için kullandığım üzerinde okaliptus ağacı desenli %60 pamuk %40 bambu havlumla kuruladım. Havluyu koyduğum dolabın altında ise kırmızı renkli berduşların bile sahip olmak istemeyeceği türden bir havlum daha var. O havluyu alırken kırmızı olduğunu sanmıyorum, aslında yer yer kırmızı, genel olarak üzerinde bir çamur ve pas rengi hakim, Terrarossa toprağı renginden de diyebiliriz. Bu havluyla genelde mutfakta yaptığım patates nişastasının lekelerini siliyorum. Evimin arkasındaki bahçede patates yetiştiriyorum ve bu havlu da bazen Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’nın patates tarlasında bale yapan çizmelerini temizliyor. Evet patates. Kimisine göre çok gereksiz bir sebze, ama eğer bu sebzenin Peru’da M.Ö. 8000 yılında evcilleştirildiğini, Kolomb değişimi sürecinde Avrupa’yı kıtlık gibi durumlarda hayatta tuttuğunu, Kuzey İngiltere’de üretimin artması sebebiyle -ve kömürün ulaşılabilirliğinin yardımıyla da tabi- 1. Sanayi Devrimine sebep olduğunu bilmezseniz benim gözümde Öklid asimptotlarını dahi bilmeyen bir aptaldan farkınız kalmaz. Eğer yeterli seviyede patates nişastanız var ise istediğiniz her şeyi yiyebilirsiniz, çünkü patates nişastası iyi bir tatlandırıcıdır, antidepresanlardan hazır çorbalara kadar her türlü tatsız icatların içinde bulunur. Gözlerim hala aynanın donuk yüzeyine bakıyorken göz altlarımın morluğu daha belirginleşerek suratımı da Grönland gibi buz kestiriyor. Fazladan bir bilgi vereyim, tamamen tezatlık, Grönland yeşil ülke demek iken neredeyse tamamen buzlarla kaplı. Kültürler bazen şakacı olabiliyor.

15 gram parasetamol, her bir gramın 2 katı seviyesinde patates nişastası ve 10 gram propofol. Kahramanımız 15 gramlık parasetamolü 30 gramlık nişasta eşliğinde tükettiğinde yüksek dozdan hastaneye kaldırılacak. Ancak hastaneye kaldırılması onun için çok daha kötü şekilde sonuçlanacak elbette, zira yüksek dozda parasetamol alımı için asetilsistein verecekler, lakin 10 gramlık propofolün de etkisiyle bu sefer kahramanımız asetilsistein ve propofol birleşimiyle anafilaksiye tutulacak, yani bu sefer de asetilsisteinden yüksek doz yapmış olacak, eğer hastanede asetilsistein vermezler ise halihazırda parasetamol zehirlenmesi ile ölecek. Bunu tasarlamak için oyun teorisi bilmeye gerek yok, sadece tüm olasılıkları işgal ederseniz istediğiniz amaca ulaşırsınız ki tüm bu güzel kimyasal ürünleri eczaneden 30 lira bile tutmayan bir para karşılığında alabilir, bir günlük harçlıkla bir insanın hayatını karartabilirsiniz.

Doktoru saat 6 civarında sokakta köpeğini gezdirirken görmüştüm, 20 cm boyunda bir şivavası vardı ve köpeği Mila diye çağırıyordu. Köpeğin pörtlek gözlerine baktığımda onun karnını Voctorinox kasap bıçağı ile deşmek isteyesim geldi. Ben ise o esnada kendi köpeğimi gezdiriyordum, bir sokak köpeği, havlamaması için kafası kesilmiş ve arka ayakları topal olduğu için tekerlekli sandalyede ancak gidebiliyor. Bazen onun tekerlekli sandalyesine ben binip ön kaldırıyorum ve drift yapıyorum. Doktor beni görünce selam verdi ama biraz ürkerek, elimde tuttuğum ipi görünce “Sen de mi köpek gezdiyorsun?” diye sordu.

“Evet”

“Ama sizi duyamaz çünkü kafası kesilmiş, veteriner baş ağrıları çektiğini söylemişti de”

Doktor biraz geriye doğru gitmeye başladı, yanakları da hafiften kızarmış, ürkmüştü, ama haklıydı beni daha tanımıyordu ve ona ilk defa gitmiştim. Beni tanımamasına rağmen bana aripiprazol yazmıştı. Üzücü. Ona patates nişastasından yaptığım simitimi ikram ettim, şansa bak ki kahraman o olacaktı. İlk önce arkasını dönüp biraz kokladı. Arkasını dönünce benim görmediğimi sandı galiba. Beni aptal yerine koyması, ona iyi ki patates nişastalı simitimi verdim düşüncesini aklıma soktu.

“Ben eğlenceli değilim”

“Bunu niye söyledin şimdi?”

“Öylesine işte, ama eğlence geldiği zaman ben ve köpeğim bunun bir parçası olacağız”

Bunu söyleyince köpeğimin adını sordu. İlk önce onun adı sadece “köpek” dedim, gözlerini kaydırdı.

Gözlerini kaydıran insanlardan nefret ederim. Doktorun hanesine günün sonunda beni vicdan azabından uzak tutacak -1 puan daha yazıldı.

O an ki iletişimi güçlendirmek için, şaka yaptığımı belirttim.

“Onun adı Canis, Canis lupus”

Bunu James Bond repliği gibi söyledim.

“Güzel isimmiş”

Hayır, Canis lupus Latince’de kurt demek. Yani bu bir özel isim değil. Bilimsel adı.

Ama doktorun bunu bilmesine gerek yoktu zira o tam bir “üntermensch” idi. O esnada doktor simitini bitirmişti. Parasetamolden zehirlenmesi ortalama 1,5-2 saat sonra gerçekleşecekti ve ben Yiğithan’ı da çağırıp onu takip edecektim. Canis lupus ise gelirken 34BZ’nin altında kalacaktı az daha. Ama otobüs durunca üşüdüğü için motora girmeyi denedi. Otobüs çalışınca 1940’lardaki Volkswagen içerisinde bulunan Nazi tutsakları gibi karbonmonoksit soluyacaktı. Canis’e self-determinasyon hakkı vererek oradan uzaklaştık. Autobahn!

Aynaya ne zaman baksam göz altımın morluklarını daha derinden inceleme fırsatı buluyorum. O kadar stresli bir yaşantım var ki 18 yaşımda olmama rağmen babamın en son aklımda kalan görüntüsünden daha yaşlı görünüyorum. Yiğithan ise pek babamdan hoşlanmıyor, nedenini bilmiyorum. Birkaç dakika sonra eve Ekin geliyor, neler yaptığıma bakmak için, bu esnada Yiğithan her zamanki gibi aniden yok oluyor. Eskiden sorardım nereye gittiğini ama artık bıraktım, zira ne başkası biliyor veya görüyor ne de kendisi söylüyor. Yine de Yiğithan iyi birisi bence. “Bugün dışarıya çıkalım mı?” diye soruyor Ekin ve üzerinde kan lekeleri olan tişörtümü giymemi istiyor, zira o tişörtü Ekin bana yılbaşında almıştı, %100 pamuk. Ancak şimdi o tişörtün üzerinde doktorumun boğazından Niagara şelalesi edasıyla akan kan plazmaları mevcut ve Ekin’in bundan haberi yok, söylersem nasıl bir tepki vereceğini bilmiyorum. Bence Ekin kandan hoşlanmıyor. Aklıma gelmişken sorayım, bir insan niye kaktüsleri sevmez ki?

Ekin’in kaktüsleri sevdiğini biliyorum. Sevmese benim arkadaşım olmazdı.

Doktor bana psikotik olduğumu söylemişti ama kendisi salonunun ışıklarının kapandığı anda birden çok gerçekliğin senaryosunu kurmaya başlamıştı. Yiğithan ile onu evine kadar takip etmiştik, parasetamol etkilerini göstermeye başlamıştı ve doktor kusa kusa evine gidiyordu, bu kadar çabuk etki edeceğini düşünmemiştim. Doktorun bağışıklık sistemi zayıf olmalı. Evine girdiğinde yine kendisinin tuvalete gittiğini gördük, pörtlek şivavası ise ceviz ağacının altına çişini yapıyordu. Şivavalardan nefret ediyorum. Doktorun yerde bayıldığını görünce penceresini kırıp içeriye daldık ve elimdeki adrenalin şırıngasını onun kalbine sapladım. Şivava “Adrenalini anafilaksi için vururlar” dedi. Yiğithan şivavaya tekme attı ve şivavanın kafası Ebu Cehil karpuzu gibi yarıldı.

Adrenalini vurunca bronşlarının açılmasıyla doktorun kan akışı daha çok hızlanacaktı ve bu da daha çabuk parasetamol emilimine sebep olacaktı. Yiğithan eline aldığı ekmek bıçağıyla sesi soluğu çıkmayan doktorun boğazını kesmeye başladı. İlk önce ses tellerini kestiği için 5 saniyelik boğulma sesinin ardından ıslıkvari bir ses çıkarmaya başladı doktor. Doktorun kafasını tamamen kesmedik ama ona yeni bir ağız açtık diyebiliriz. Doktorun yeni ağzı ona bir Simpson karakteri imajı veriyordu. Ben elimdeki tahta kalemi ile birkaç tane diş çizdim, ardından onu kendi valizinin içine koyup takım elbisesini giydirdik. Bir tane takım elbisesi vardı sadece, doktor olmasına rağmen pinti birisiydi aynı zamanda. Orta füme slim fit ekose takım elbise Floransa kalıp, 2199 lira. Şimdi ise doktor yerde ölü gibi uzanıyor ve iki kişilik koltuğunun üzerinde ben ve Yiğithan doktorun İnstagram hesabından onun kadınlarla olan konuşmalarına bakıyoruz. Sarışın bir kadına bu cumartesi ne yaptığını sormuş iki gün önce. Kadından cevap yok. Kadın ise çok da güzel bir kadın değil, kültürlü de değil, bir özelliği de yok diğer kadınlardan ayıran. Niye seçtiğini anlamıyorum.

“O tarz kadınları seçtiği için bugün kendi evinde parasetamol zehirlenmesinden öldü”

Parasetamol be doktor! Basit bir ağrı kesici ama sen ona dahi dayanamıyorsun! Sen ona bile dayanamazken ben nasıl psikoz tedavisinde kullanılan bir ilaç kullanabilirdim? Düşünebiliyor musun? Yiğithan doktorun kafasına tekme vurdu ve boğazındaki kesik biraz daha açıldı.

“Hayır düşünemiyorsun.”

Konuşsana dok, 3 gram ketiapini süt ile beraber yutarken niye bu kadar memnundun? Tamam Yiğithan parmaklarını ağzına sokup gülücük işareti yapıyordu ama sen de hiç ses çıkarmıyordun! Evet dok, buna cevabın nedir? Neyse ki yemek borunu kesmiştik de haplar midene ulaşmadan ahşap kahverengi zemine düşmüştü yoksa kalp krizi geçirebilirdin. Bir doktor bile olsan aşırı dozdan ölebilirsin, bunu sakın unutma olur mu yakışıklım, olur mu tatlım?

Ekin birden kolumu çimdikledi ve gerçekliğe, ikimizin aynı uzay-zaman çizelgesinde yer aldığı gerçekliğe geri döndüm.

“Niye daldın bu kadar, beni dinlemiyor musun yoksa?”

Ardından dudağını büzüştürdü tıpkı 6 yaşındaki anaokulu çocukları gibi. En son bir anaokulu çocuğu gördüğümde 6 yaşımdaydım.

İyi de be kuzum ben seni hiçbir zaman dinlemedim ki.

“Hayır sadece dün gece geç uyudum Ekinciğim.”

“Hep böyle yapıyorsun farkında mısın?”

Yine aynı şeylerden şikayet etmeye başladı…Bazen Ekin’in de Mammillaria caespitosa’dan hoşlanmadığını düşünüyorum. O yüzden bu kadar afra tafra yapıyor.

Ekin beni sevdiğini düşünüyor. Ama beni tanımak istemiyor, o, benim ona gösterdiğim katmanımı seviyor, benim hakkımda bilgisi benim onun bilmesini istediğim kadarıyla sınırlı. Ekin Yiğithan’ı dahi tanımıyor, gerçi Yiğithan da Ekin’den nefret ediyor ve tanışmak istemediğini 10 üzeri 286 kez söyledi. Ayrıca benim vaktimi çaldığını da düşünüyor. Ekin ile kısa süren tartışmamızdan sonra onun gönlünü alıyorum ve her şey tıpkı İstiklal Caddesi’nin yoğunluğuna denk duygusal bakışmalarımız ile 2. Dünya Savaşı’nın bittiğini duyuran Daily Mirror gazetesine atılan başlık kadar heyecanlı:

“Japonlar teslim oldu.”

Ekin’in evine gitmesi gerekiyor, dışarı çıkmasak da en azından bana karşı dargın değil, ona kendi yaptığım biber gazını hediye ediyorum, içerisinde sadece saf alkol, pul ve karabiber (posaları atılmış elbette) ve yemek yağı bulunuyor. Ekin garip bulsa da alıyor. Giderken Ekin’in dirseğinin arkasındaki doğum izini görüyorum, aynı doğum izi aynı konumda, şekilde ve tonda ben de var. Ancak Ekin’e bunu söylemiyorum, kendisinin gözlemlemesi lazım. Dikkatimi çeken konu, Ekin’in dikkatsizliği oldu. Oturduğu koltuğun altındaki doktoru fark etmedi. Hem de hiç. Peki ya o doktor yerinde ben olsaydım? Fark etmeliydin onu Ekin…

Yiğithan ile Ekin için metilfenidat tedavisi düşünüyoruz.

Ekin’in kapıyı kapatmasıyla Yiğithan elinde bir poşet ile beliriyor odanın diğer tarafında. Ben ise o esnada koltuğun bazasını yukarı kaldırıp doktorumun suratına bakıyorum. 3 gündür ölü gibi uyuyor bizim hekim. Kulakları tuvalet kağıtlarıyla kapanmış olduğu için hiçbir şey de duyamıyor, nitroselüloz yapabileceğim tüm peçeteleri kullanmışım doktor için ama o değerini bilmiyor, masamın üzerindeki su ile suratını yıkıyorum ama hala kan kokuyor. Yıkanmasını söylesem de dinlemiyor, doktorun bir an önce içinde bulunduğu psikozdan kurtulması gerek. Bunun için 5 mglık aripiprazolu yemek borusunun içine atıyoruz Yiğithan ile. O, poşedinden çıkardığı 10 litre sodyum hidroksit ile doktorun koltuğumun altında bıraktığı kanlarını temizlemeye başlıyor ancak etrafa yayılan devasa iğrenç koku yüzünden Yiğithan bana bedeni banyoya götürmemi söylüyor ve ben de dediğini yapıyorum. Bazen “h” sesini söylemeyerek Yiğithan’a sadece Yiğitan diyorum, hiç aldırış etmiyor.

Banyoda iken uyuyan doktoru küvete koyuyoruz ve üzerine tekrardan sodyum hidroksit döküyoruz, ancak bu sefer su da ekliyoruz ki tepkime sıcaklığı yükselsin. Tepkimenin ortasında doktor oyun hamuruna dönüyor ve Yiğithan eline kağıt kalemi alıp dalgasını geçmeye başlıyor:

“Şikayetiniz neydi doktor bey?”

Elindeki sopa ile doktorun kafatasını kaldırıyor, bir aşağı bir yukarı hareket ettirerek doktoru konuşturmaya çalıştırıyor.

 “(Boğuk bir ses ile) Tüm hayatım elimden gitmiş gibi hissediyorum. Sanki… Sa-aa-nki ölü gibiyim.”

 “Hmm demek öyle doktor bey. Bu depresif haliniz ne zamandan beri başladı?”

  “3 gündür, ne yemek yiyebiliyorum ne de uyuyabiliyorum.”

  “Anladım, bana biraz geçmişinizden bahseder misiniz?”

Doktorun o esnada bir gözü küvetin içine düşüyor ve ben “astigmat galiba” diyerek Yiğithan’ı ve sodyum hidroksitli bidonu güldürmeyi başarıyorum.

Yiğithan güldükten sonra gözlerini ovup doktoru konuşturmaya başlıyor. Bidon ise sessizce hala gülüyor.

“Geçmişte kaktüsleri sevmezdim. Lakin şimdi…”

Doktor cevap vermiyor, elimi sirkeli suya batırıp ona iyi bir tokat atıyorum, dili sol zigomasından sarkmaya başlıyor, benim ise elim yanıyor ve elimi sirkeli suda bekletiyorum biraz.

Doktor afallayarak, “Şimdi ise çok seviyorum.”

Evet bunu doktor söylüyor ve ekliyor da. Yiğithan ve ben suratlarımızı şaşırırmış gibi yapıyoruz.

“San pedro, Hint inciri, saguaro, austrocephalocereus. İnanır mısınız yılbaşında sevgilime aztekium ve yanında potasyum nitratlı gübre almıştım.”

Doktor’un bu sözleri Yiğithan’ın pek hoşuna gitmedi. Potasyum nitrat hem pahalıydı hem de bir kaktüs için alakasızdı.

Yiğithan “Sen tam bir gerizekalısın” diyerek oyuna son verdi ve doktoru NaOH ile dolu küvete geri gönderdi. Sabah kalktığımızda sadece kemikleri görünecekti doktorun, kemikleri de sirkeli kavanozun içinde 1 ay bekletmeyi düşünüyoruz. Özellikle kafatasının yumuşamasıyla futbol oynayabiliriz Yiğithan ile, geriye kalan et parçaları da Yiğithan’ın tıpayı açmasıyla birlikte belediye kanalizasyonlarından Sarıyer’e doğru kapsamlı bir tatile çıkacak, bir Karadeniz tatili, Rusların sıcak denizlere inme hayalinden daha çabuk gerçekleşecek bir tatil. Ancak oraya gidene kadar trişinler tarafından yok edilmesi muhtemeldi. 3 gündür yemek yemediği için anoreksiya nervoza tanısı koyuyorum doktora ama Hz. İsa’nın 30 günlük oruç rekorunu kırmak istiyor olabilir, bilemiyorum. Zira kendisi hırslı birine benziyor.

Odama çekilip yatağımın üzerinde düşünüyorum, bir insan nasıl kaktüs için potasyum nitrat alabilir? Havalandırma için kaktüsün dibine ponza taşı koymalısın, zira havalandırma çok önemli, yine aynı öneme sahip olan başka bir konu, kaktüs harcının asidik olmasını önlemek, bunun içinde saksı kırığı veya tuğla çıkıntıları kullanabilirsin. Veya odun kömürü parçaları. Kaktüsün yapısına bağlı yani. Ama domates yetiştirir gibi potasyum nitratlı gübre alırsanız kendinizi iki deli tarafından sodyum hidroksit banyosu yaptırılırken bulabilirsiniz.

Yiğithan ile aldığımız bu ortak tavır ve işlediğimiz cinayetin tek nedeni psikiyatristimizin beni bir insan etinden ibaret görmesinden kaynaklanıyordu. Zira sadece beş dakikalık bir konuşmadan itibaren doktor biri antidepresan diğeri antipsikotik olmak üzere iki tane şekerleme ile evime yollamıştı ama ortada ne bir bilimsel, ne bir görsel test vardı, beynimin yapısı bile incelenmemişti. Yani ben kısaca varsayımlar üzerine kurulu bir deney faresiydim doktorun gözünde, ancak ben bu sıfatı reddettim. Ben her şeyden önce bir insanım ve insan gibi tedavi olmak istiyorum. Ancak bu bile çok görülmüştü. İçimde oluşan bu öfkenin tek nedeni işte budur, insanca yaşama hakkımın elimden alınmasıdır.

Yiğithan doktorun kafatasının içinde bulunduğu kavanozu duvara atarak “Biz senin  varsayımlarının ötesindeyiz!” diyerek bağırdı.

Yiğithan ile küvetin başında oturmuş birbirimize soruyoruz sıra ile.

“Sence biz kötü biri miyiz? Bir insan öldürdük. İyi veya kötü, bir insan.”

İstifini hiç bozmadan konuya girdi. Sanki tüm gün bunu düşünmüş gibiydi.

“Biz kötü değiliz, kötülüğe kötülük ile karşılık verdik sadece. Herkes doğuştan kötü değildir, bir nedeni vardır kötü olmasının. Doktoru bir düşün. Sence bu adam hastalarını nasıl bu kadar umursamaz oldu? Lise boyunca eminim ki aşık bile olmamış ve bir mutfak robotu gibi ders çalışmıştır. Peki ya üniversiteye geçişi? Yine çalışma. Belki bu sefer biraz esnetmiştir. Şimdiki tıp öğrencileri şu an İnstagram hesabına kafein bağımlısı falan yazıyor.”

Yine de tatmin olmamıştım ve içimdeki bu anksiyeteden dolayı karnım ağrıyordu. Yiğithan “Sen zayıf bir insansın!” diyerek karnıma tekme attı. “Belki de şu ilaçları kullanmalısın ha?”

“Ne dersin”

“Birazcık sertralin hidroklorür, yanında bir tutam venlafaksin”

“Söylesene ne dersin?”

 Yiğithan oldukça sinirli şekilde doktordan geriye kalan karaciğer parçalarını bir insana yedirmek için sakladı. İnsan karaciğeri içerisinde barındırdığı yüksek miktarda protein yüzünden zehirlenmeye sebep olur. Ben ise tüm bu yaptığımız eylemin sonucunu daha derinden düşünmek için doktorun küvetin içine sıkışmış birkaç deste kemiklerine bakmaya çalıştım.

Yiğithan kemikleri de toplayarak “Buna değmez.” dedi.

Buna değmezdi onun gözünde.

İnsan hayatı söz konusu olduğunda değersizdi, tıpkı doktorun düşüncesi gibi.

Bana kalırsa Yiğithan’ın da tedavi edilmesi gerekiyordu. Başarılı bir ameliyat ile düzeltilebilir bir kişiliğe sahip olabilirdi bence, bir kalp ameliyatı ile…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir