kitap nedir?

“Kitap”, eski Yunancada “byblos” nedir? Söylemek gerekirse kitap, ille de Gutenberg’in icadına ve onun tarihsel yayılmaz sürecine doğrudan başvurmasak bile, modern çağın bir olgusudur. Gılgameş destanı da, Hesiodos’un “İşler ve Günler”i de kitap değildi. Ne de Rigveda, Upanişadlar kitaptılar. Eflatun da Aristoteles de “kitap” yazmadı. Kutsal metinler ise salt “kutsal” olmalarından, yani Tanrı kelamını temsil etmelerinden ötürü kitap değildirler… Bu iddia belki aşırı görünebilir: En azından birtakım metinlerin tarih boyunca her zaman şu ya da bu materyal üstüne yazıldıklarını biliyoruz. İskenderiye’deki dev kütüphanenin yandığını biliyoruz. Kitabın modernliğe ait bir şey olduğunu gösterebilmek için iddiamızı hatırı sayılır ölçüde inceltmemiz gerekecek gibi görünüyor.

Upanişadların kelime anlamı “birinin dizucunda oturarak feyz almak” gibisinden bir şeydir. Propedeutike ise Aristotelesçi anlamında öğrencileriyle birlikte turlayarak konuşan ve aktaran bir düşünce ve bilgi sevdalısı (philo-sophos) işidir. İyonyalılardan feyz almak için Herakleitos’u inzivaya çekildiği yerlerde ziyaret etmek, Phythagoras’ın okuluna inisiye olmak gerekiyordu. Antikçağ toplumlarının ağırlıkla “söz” kültürüne dayandıkları iyi biliniyor. Bunun adına Derrida’ya naziren bir “sözmerkezcilik” diyebilirsiniz. Ama söz ile yazının rejimi ağırlıkla işte böyle bir şeydi ve bunun için bir “sözmerkezciliği” savunmamıza gerek bile yok. Sonuçta felsefe kendini sözlerle, kıssadan hisselerle ya da ustanın kişiliğine de gönderen anekdotlarla oluşturmuştu.

Sorun esas olarak bir “sözmerkezcilik/metinsellik” tartışması depil, malzeme olarak kitabın altı bin yıldır var olmasına rağmen “yazarak düşünmenin” yeni bir olgu olmasıdır. Sokrates ve diyaloğa girdiği partnerleri, özellikle de Sofistler için besbelli olan bu “yazısızlık” aslında Sokrates’i tuhaf bir şekilde “yazdığı” söylenen Eflatun için de geçerlidir. Yazarak düşünme terimiyle yazma sürecinin doğrudan doğruya düşünme süreciyle iç içe geçmesini, ondan zamansal bakımdan ayrılmaz hale gelişini kastediyorum. Yoksa Eflatun’un, Aristoteles’in elbette “kitapları” vardı ve bunlar uzun bir tarihsel seyahat yaptılar, Suriye ve Arap uygarlıklarından, ortaçağ Yahudi düşünürlerinin kalemlerinden tekrar tekrar geçtiler, Latin-Hıristiyan Avrupa’ya kadar eriştiler… Kitap her zaman bir öğretim ve öğrenme aracı olarak varlığını elbette sürdürdü. Ancak devletler açısından arşivin, filozoflar açısından ise genel bir iletim-aktarım mekanizmasının bir parçası olarak.

Michel Foucault’nun ünlü “Yazar Nedir?” metninde yürüttüğü tartışmayı ilerletmek gerekiyor. Orada dikkatimiz “bilimsel-felsefî” literatür ile “edebî” literatürün konumlarının Batı modernitesinde nasıl değiş tokuş edildiğine çekiliyor: Felsefe ve bilim “yazarın mührünü” ve otoritesini taşımalıydı, çünkü ortaçağlardan geç Rönesansa dek esas “tehlikeli metinler” bunlardı ve otoriteye dayalı kanıtlamalar birincil bir öenm taşıyorlardı. “Edebî” metinlerin ise genel olarak anonim yığınların eseri olarak kabul edilebilecekleri ve Bakhtin’in dikkat çektiği “popüler kültür” ürünleri olmayı epeyce sürdürdükleri anlaşılıyor. Modernlik “yazarlık” işlevinde ve sorumluluğunda bir değiş tokuş gerçekleştirdi. Artık öncelikle “edebî” bir metin yazar imzasını taşıyacaktı, bilimsel metinler ise yazarın kaybolduğu bir sürece açılacaklardı. Bunun hayli “genel” bir düzlemde doğruluk payı taşıdığı hissedilebilir: Bilimsel literatür ile edebî literatür arasında ara konumlar, mesela filozofun mührünü taşımaya devam eden felsefi metinler çeşitliliği bulunuyor.

Felsefî kitapların söz konusu dönüşümde son derecede öenmli bir rolü olduğunu düşünmek gerekir. Felsefî yazma stratejileri edebiyata göre çok zengindir ve farklı tarzlar üretmiştir: ikili veya çoklu diyalog (Eflatun), münazara, nutuk (discours), deneme (éssai), anekdot, çalışma (tratité, treatise), mesel, parodi, compenditom, komanter, tez… ve bunların muhtelif alaşımları. Büyük otoriteler “corpus” ya da “lexicon”larla işlerlerdi: Mesela Corpus Aristotelicum. XVII. Yüzyılda bile felsefenin bu çeşitliliği ne kadar yoğun bir biçimde barındırdığını hatırlamak gerekir: Descartes “soba başındaki” düşüncelerini disipline etme aracı olarak genellikle “nutun” tarzını seçmişti. Konikler üstüne çalışmaları bile bu tarzın egemenliği altındaydı. Kitap olarak yayımlanmış olmaları henüz çok şey ifade etmiyordu, çünkü “kitabî” bütünlük ile düşünme sürecinin bütünlüğü bire bir çakışıyor değildi. Dikkat edilirse göndermeler ve aktarmalar disiplini XVII. yüzyıl felsefî metinlerinde dipnot veya komanterlere kaymaya başlar.

Felsefenin yaratıcılığı genel olarak fikirlerin seyahatiyle gerçekleşiyordu. Spinoza-Leibniz buluşması gibi “fizikî” karşılaşma ve konuşmaları da gerektiren bir seyahatti bu. Descartes metinlerinin Kartezyen düşüncenin “süratine” pek uymadıklarını “descartes’ın düşüncesinden sonuçlar çıkarırken pek aceleci olduğunu “ iddia eden Leibniz sezmişti. Ve Spinoza gibi çağında çok önemli olan ve düşünceleri merak edilen, fikirleri sürekli seyahat eden bir filozof, bir iki kısa metin dışında tek bir kitabını yaşarken yayımlamamıştı. Descartes ya da öncesinde Bacon kendisinden önceki otoriteleri, yani skolastiğin tümünü çöp sepetine atarken Spinoza’nın kütüphanesinde bulunan kitapların sayısının iki yüzü aşmadığı da biliniyor. Felsefe ve bilim o asırlarda kitapların çok ötesinde verimli olabilecek yayılma tarzlarına henüz sahipti herhalde.

Birazdan tartışacağımız Spinoza’nın Ethica’sını dışarıda bırakırsak, felsefeye “kitabın” dahil olması esas olarak Kant’ın işidir. Spinoza’nın felsefesini yalnızca Ethica’sından ve diğer eserlerinden değil, eş dost çevresiyle paylaştığı mektuplarından da anlayabilirsiniz. Leibniz’in eserinin ise üç dört “entelektüel” düzeyi ya da katmanı vardır: “Herkesin anlayabileceği dilden” yazılan katman, bir “üst” katmanla çoğu zaman çelişebilir. Fikrî bütünlüğü kapsamaya yönelen Spinoza’nın Ethica’sı ile Leibniz’in Monadoloji’si bile bu katmanları değişik oranlarda barındırır. Kant ile birlikte yepyeni bir durum ortaya çıkar: Felsefe şu ya da bu biçimde “sunulmalıdır” – devlete, halka, belli bir sınıfa ya da salt “filozoflara” … Erken dönem çalışmalarından “Evrensel Doğa Tarihi ve Gökler Teorisi”, bu muazzam başlığı taşıyan bir kitaptır ve “sunuşunda” bu kâinat ölçekli eserin Prusya İmparatoru Majestelerinin “ayaklarının dibine öyle naçizane bırakılmasının” affedileceği umuluyordur… Bu muhteşem ironi felsefeye “sunuş” ve “kitap” karakteri dayatan yeni bir bakış açısıdır. Kant, “kitap gibi kitap olan”, başka bir deyişle kendi sistemlerini yazı ile düşüncenin eşgüdümüyle oluşturan iki dev “eleştiri”sinin ardından ancak yaşlılık döneminde “açılır”: “Yargı Gücünün Eleştirisi” … Kritik der Urteilskraft… Bu tarihin ilk “başarısız”, ama o ölçüde güzel kitabıdır. Temel “eleştiri” programı orada artık işlemektedir ama bu başarısızlık bir sürü düşünceyi ateşlemektedir. Kitap taşmakta, savrulmakta, titreyip durmaktadır.

Nedense tarihin en sistemli filozoflarından olan Hegel’i bile kitaplarından çok “dönemlerinden” (jena felsefesi ve benzeri” ya da kitaplarına henüz oransız büyüklükteki komanterlerinden, Görüngübilim’ine yazdığı o çok uzun önsözden, felsefe tarihi ve tarih felsefesi derslerinden okuyoruz… Ve sonuçta Marx’ın Das Kapital’i nedir? Kitap halinde cisimleşen tarafı yalnızca ilk cildiydi, Engels’in derlediği üçüncü cildi tam da “sınıflar”dan bahsetmeye başladığı anda yarım kalmıştı ve arada üç dört cilde ancak sığabilecekken Engels tarafından ikinci cilde tıkıştırılan koskoca bir “Artı Değer Teorileri” alanı bulunuyordu. Kitaplar halinde basılsalar da felsefî sistemler hiçbir zaman “bireysel” kitaplarla açılmadılar.

“Edebî” literatüre baktığımızda bile “kitabın aşıldığını” hissedebiliyoruz – hem de “roman” adını verdiğimiz ve bütünlüklü olduğunu sandığımız türün yaratıcısı olan Romantik edebiyat döneminde bile… “Büyük” diye adlandıracağım Alman Romantizmi temel ifade aracını “şiirde” bulmuştu – Lessing, Faust meselesini ortaya koyabilmek için en az iki üç kitap yazmaya mecbur kalan Goethe… Bir şiirin neden boyutlarına asla uymayan bir “kitapta” bulunması gerektiği pek anlaşılabilir bir şey değildir. Manzum edebiyatın büyük eserlerini veren Milton ve Byron çözümü uzun-öyküsel manzumelerde buldular. Deleuze’ün deyişini ödünç alırsak “küçük”, “minör” romantizm ise İngiltere’de, tam manasıyla “roman türünü” icat eden ev-içi gözlemevlerinde, yani Austen’lerin, Brontë’lerin, yani “minör” kadınların dünyasında yeşermişti. Peki “kitap” yazarken bu “küçük kadınların”ın kabul etmek zorunda kaldıkları dünya nasıl işliyordu? Bunu “kitap” dediğimiz şeyin “sunuş karakterleriyle açıklamak gerekiyor galiba.

Kant ve Hegel, düşüncelerini belli bir noktada “durdurarak”, “derleyip toparlayarak” bir kitap içine hapsettiği anda aslında o dönemin “Aydınlanma” gereklerine uyuyordu. Buna göre kitap bir iktidarın-egemenin ayakucuna (şimdi onların “başucu” kitapları da var) bırakılacak bir sunudur… Tıpkı bugün en kolay Sevgililer Günü hediyesinin hâlâ bir kitap olması gibi… Ve oraya bırakılabilmek için yazının düşünceyle bir koşutluğu, aynı andalığı nolması, aynı sürattte işlenmesi gerekir… Eserin kendini anlatması tamamlanmış, bitmiş, sonlandırılmış olmasıyla artık eşanlamlıdır. Böylece kitap bir “bireydir”. Akademik dünyada da bir tezden ya da bir kitaptan beklenen şey belli bir “kapsama alanını” tüketmiş olmasıdır.

Bu “bitirme” işi temel bir estetik gereksinime cevap veriyor gibi görünür: Gittiğiniz bir tiyatro eseri ya da film bitmezse işler kötüdür. Oysa mesela televizyon ya da internet “bitmez” … Bu disiplin eski literatür alanında yalnızca tiyatro tarafından sağlanırdı. Bakhtin’in gösterdiği gibi tiyatro türü bir tür “sahte diyaloğa” ya da diyalojik açıklığa dayanır. Oysa Montaigne’in kendi kendiyle sohbeti henüz “bitimsizdi”. Rabealis Tiers Livre’den sonra yaşasaydı Quart Livre’i de bitirecekti belki. Bitirme kaygısını dayatan üç otorite bulunuyor bildiğimiz: Felsfenin Kant’tan itibaren cevap vermek zorunda olduğu “egemen iktidar” ya da “devlet” veya muhalif bir toplumsal hareket… Michael Foucaul’nun Söylemin Düzeni’nde işaret ettiği bilimsel “söylem içerme-dışlama” aygıtı: “Araştımalar ancak bitince araştırılmış olurlar.” Kültürel Hayatın kapitalizme ayak uyduruş biçimi olarak “telif” haklarına ve yayınevleri kapitalizmine zemin teşkil edebilecek meta-kitap zorunluluğu…

Bu noktada “kitap-ötesi”ne dair konuşmaya başlamak gerekiyor: Ben bu kitap-ötesini Spinoza’da keşfettim, başkaları başka yerlerde keşfedebilir… Ethica yazarının sağlığında yayımlanmamış ama bütün Avrupa’yı dolaşmış bir “kitaptır”. Her cümlesi başka bütün cümlelerle ve “dışarısıyla” iletişim-etkileşim halindedir. Deleuze bu kitaba “organsız beden” diyordu. Doğrusu, Ethica kitap-öncesiyle kitabın kesiştiği düğüm noktasıdır. Attığı her adımda bir “kanaat” bir “fikre” dönüşür. Yazıyla düşüncenin ya da fikirler akışının esanlılığı hiçbir yerde bu kadar yetkin bir şekilde örgütlenmiş değidlir. Yani Ethica’ya “kitapların kitabı” diyebiliriz rahatlıkla…

Yazma hızıyla düşünme ve hissetme hızının çakıştığı metin türünü bir de “modern” edebiyatta buluyoruz – Dostoyevski, Virginia Woolf, Kafka… “Yazarın eserinin ardında kendini kaybedişi” denen şey daha çok “yazarken düşünüyor olmak” diyebileceğimiz bir süreçtir. Oysa bir kitabı “bitmiş”, dolayısıyla “yayınevine götürülebilir”, “satılabilir” kılan şey bambaşka bir zorunluluklar dünyasına aittir: Düşüncenin ve hissedişin kendini yazıyla sınırlandırması… Osmanlı edebiyatı kendini geçen yüzyılda Avrupaî yazma türlerinin biçimselliğiyle sınırlamıştı… Namık Kemal tiyatronun en üstün edebiyat türü olduğunu kanıtlamak için piyesler yazmıştı. Bu deney asla hor görülebilecek bir şey değildir – çünkü sonuçta bir deney, bir deneyim, bir yaşantıdır. Dostoyevski’nin para kazanmak için “yazmak” zorunda olduğunu ve en önemli birkaç eserinin böyle ortaya çıktığını biliyoruz.

Postmodern bir edebiyat var mı? Bu türden bir soruya cevap vermeye çalışmakla yükümlü değiliz burada… Okuduktan sonra rahatlıkla çekip gideceğimiz bir metnin bugün zorunlu olarak satın aldığımız bir “kitap” biçimini taşıdığını herkes bilir. Tıpkı sinema, müzik gibi: Sinema karşılığını ödediğimiz süreyi doyurmalı, geriye de unutulmaya mahkûm bir lezzet veya anı bırakmalıdır. Büyük “olaylar” halinde sunulan konserler de aynı muhtevayı taşırlar… Derrida’nın söylediği gibi yalnızca edebiyat alanı değildir “her şeyin yazılabildiği yer”. Artık müzik, sinema ve bütün kültür ürünleri dolaşımı aynı “liberalliğe” sahip… Ama bütün bu “liberallik” ultra-kapitalizmin gölgesinden ibarettir.

Kitap dergileri (bu arada elinizde tuttuğunuz dergi de) bir paradoksu işaretler. Bu Jean-François Lyotard’ın alay ettiği “yayıncı paradoksuyla” aynı anda değil, ama eşdeğerdir (bu paradoks şöyle anlatılabilir: Bir yayıncı yayımlamadığı eserler konusunda kendini şöyle savunur: “Bana tek bir ünlü eser gösteremezsiniz ki birileri tarafından yayımlanmamış olsun…”). Kitaplar günümüzde artık sahaflarda peşine düştüğümüz, televizyonda yazarlarıyla yapılan söyleşileri seyrettiğimiz, gazetelerde ilanlarını, tartışmalarını okuduğumuz, kitabevlerinde hiyerarşik sıralamalarla sergilenen ya da Heidegger’in dediği gibi “askerin sırt çantasında diş fırçasıyla yan yana duran” “şeylerdir”… Ama bu şeyler en az virüsler kadar “bulaşıcıdırlar”… Çünkü materyal bireyliklerinin ötesine taşan iletişim yollarına sahiptirler, başkalarına bulaşırlar ve oralarda yeniden oluşarak yayılmalarını para dolaşımlarının yayılma yollarından farklı yollardan da sağlayabilirler. Kitap dergileri bu farklı yollardan biri olarak varlar. Ancak ne yazık ki çoğu zaman bir nevi “best-seller” kriterinin tespitinde de önemli bir rol oynuyorlar. “Düşünce toplumlarından” çok “kanaat toplumlarının” hizmetindeler…

Yüz yıl kadar önce sosyolojinin kurucularından Gabriel Tarde ekonomi-politikçilerin hep “bir iğne nasıl üretilir ve tüketilir” (Adam Smith) örneğini model olarak aldıklarından yakınıyordu. Bir kitabın nasıl üretildiğini sormuş olsalardı (ya da bugün bir film, bir müziğin vesaire) bütün sistemleri değişik olacaktı. Kitabınızı metalaştırmaktan kaçınamadığınız bir dünyada yaşadığınız zaten malum. Ancak kitap okundukça yayılır, ona bir şeyler eklenir, ve matalarda söz konusu olan “katma-değerden” nitelik açısından çok farklı bir katma-değer yaratır. Buna zihinsel-entelektüel-estetik değerler adını verebilirsiniz.

Dar anlamda “maddî olmayan” (geniş anlamda her şey “maddîdir”) bir emeğin ürünü olan kültürel ürünlerin, kitapların, müziğin vesaire kendilerini kapitalist meta ilişkilerinden soyutlaması gerektiğini öne süren bakış tarzı bambaşka bir açıdan, yine yüz yıl kadar önce Alman sosyoloğu Georg Simmel tarafından da eleştirilmişti: Kültüren alan bir otonomi umuduyla davranmaşansına bugün artık zaten sahip değildir; yapılabilecek tek şey bu kültürel alanın, farklı “verimlilik” kriterlerine zaten sahip olmasından hareket eden bir direnci ayakta tutabilmesidir.

Günümüzde “yaratıcılık”, edebiyatta olsun, sinemada olsun, müzikte olsun, resimde olsun, heykelde olsun… hemen her alanda, içinden doğduğu “ortam”a ya da malzemeye direnişle, o malzemeyi “aldatarak” işliyor. Belki her zaman böyle oldu… diyebiliriz ki heykel taşı aldatarak yapılır. Resim boyayı aldatır, sinema ise insan gözünü; edebiyat da kitabı aldatacaktır…

Ulus Baker
Virgül dergisi, sayı 42, Temmuz/Ağustos 2001
* metni ulaştıran okuyucuya çok teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir