Menü Kapat

Kısalan ve Yok Olan Gölgenin Hikâyesi

Henüz neye benzediğini bilmediğim için bir isim veremediğim gizli kahramanım bu öyküde yalnızca ben, sen, o diye geçmekte ve her ikili, üçlü, beşli insan ilişkisinde farklı farklı sıfatlar almaktadır. Kim olduğunu soranlara söylemem istendi ki, üzerinize damla damla yağan yağmuru, aniden esen rüzgârı, nereye uçacağını hiç şaşırmadan bilen kuşları, çukurlarda toplanan su birikintisini, varlığı, hiçliği, eşsizliği, sesi, sessizliği ve şimdi sayamadığım diğer tüm yaratımlar bir araya gelince oluşan ahengi var eden tanrının gölgesidir. Bir vardır, bir yoktur. Bir kısalır, bir uzar. Namıdiğer herkes, namıdiğer hiç kimsedir. Rivayet olunur ki, gölgesiyle birlikte dolaşan peygamberlerin sonu kutsal kitapta biter. İlahi melodiler duymaya alışkın olmayanların kulakları sağır olmaktadır ve bir ömür bu ahengin ritmini tutturamayıp, işitemedikleri bu sesin peşinde bir o yana bir bu yana giderek ömür tüketirler. Ses, uzayan ve kıvrılıp yeni yeni şekiller alan zamanın içinde hapsoladursun, aynı zamanda da genişleyip duran bir evrenin hızına asla yetişemeyeceğinden giderek daha da cılızlaşıp, bir gün hiç duyulamayacak kadar yaşlanacak olmasının verdiği acıyla bulunmayı bekler ve aynı hikâyeyi anlatır durur. Unutmamak için yazılan tüm romanlar gibi, yaşamın hafızasına değil belki ama insanların, gölgelerin ve peygamberlerin hafızalarına hiç güvenmez. Unutulmasın diye… Her gün aynı ben, aynı sen ve aynı onun olduğu, kendi çevresinde dönüp duran hikâyeleri sarar parmaklarına, bileklerine, kollarına ve boynuna. İlk onu öldürmez ama en sona da beni saklar. Öyle ki ben bunları o seni öldürdükten çok sonra öğreniyorum, ne kadar da şaşılası bir tesadüf. İnanırsan diye, unutursan diye. Ben unutmuyorum, sen de hatırlarken zorlanma.

Evvel zaman içinde diye başlayamayacağım bu hikâyenin anlatıcısı da yaratıcısı kadar usanmış bir halde, sıradan bir Salı gününde -ki ne sonudur haftanın ne başı, bir ömür deneyimleyecektir arada kalışı- ağaç dalları ve yapraklardan derip çattığı evinin bahçesinde otururken birden aklında bir düşünce beliriverir. Bazen öyle anlar yaşamaktadır ki, zaman lastikten bir kalıp gibi yumuşayıp, belki de en zayıf yerinden kim bilir, geçmişteki, gelecekteki ya da tam da şu andaki başka bir kendisine dokunmaktadır. Artık bu derme çatma evi bırakıp gitme vaktinin geldiğini nicedir bilse de bugün daha fazla kalmaması gerektiğini ve yolculuk için beklenen zamanın erimeye başladığını hissetmektedir. Bunları bana göre uzun sana göre kısa sayılabilecek kadar bir zamanda düşünüp, kararını verir. Her şeyi geride bırakıp yanına bir tek yol boyunca ona yetecek kadar su alıp, bahçe kapısından çıkar ve ormana dalar. Daldığı orman kendisi midir? Sonunda öleceği için sonunu hiçbir zaman öğrenemeyeceği bir hikâyenin anlaşmasına varır kendisiyle ve gölgesine tembih eder, yaşayacakları her olayı tek bir detayını bile atlamadan kaydedecektir. Peygamberlerin sonu kutsal kitapta biter, peki ya gölgelerin? Yalnızlığın içinden geçerler birlikte, güneşin bile girmeye üşendiği ormanın en karanlık köşelerinde onu ararlar ki aranmayı ve bulunmayı bekleyen şeyler hiç bitmiyor şu hayatta diye düşündürür. Sonsuz kere sonsuzluyor gibidir sanki hayat beni, seni ve onu. Sonsuz kere bulunmaya çalışılıyor da sonsuzlukta tekrar tekrar kaybediliyor gibi. Kaybedilmesin diye… Sarıyorum aynı hikâyeleri parmaklarıma, bileklerime, kollarıma ve boynuma. Arayışın bundan sonrası gölgenin, peygamberin ve tüm olan biteni çok uzaktan, çok yakından izleyen tanrının hafızasında gizlidir. Sessizce büyüyen bir ağacın, anlatılacak her şeyi bir ufak hışırtıyla anlattığı şey rüzgâra duyduğu aşktır. Kutsal kitaptaki ilk emirde şöyle buyurmaktadır, Esiniz. Yaratan, dinleyen, gözleyen ve bağışlayan tanrının adıyla, gölgenin şahitliğiyle, benim, senin ve onun refakatiyle. Esiniz.

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.

paylaşım