Y. Yarasalar için Y.

Sanırım hepsinin temelinde aynı olay yatıyor. İmamın oğlunun elinde patlayan terk edilmiş mayının kulaklarımda bıraktığı çınlama ve etrafa yayılan koku. Yanmış etle barut karışımı bir şeydi.

Bunun konumuzla alakası yok ama. Temelinde neyin yattığını önemsemiyorum artık zaten. Hiç önemsememeliydim.

Zaman zaman teyit etmeniz gerekir. Varlığınızı. Buradalığınızı. Sağ elinizin işaret parmağını duvara dayayın. Bir şeyler hissedeceksiniz. İmamın oğlu bağıra bağıra gözlerini yuvalarından fırlatıp gırtlağını yırtmaya çalışırken yaptığım gibi. Çömelip sağ elimin işaret parmağını toprağa dayamıştım. Çocuk bağırmakta haklıydı ama. Can çok acımıştır, eminim.

Yapıştırıcı toplayıp kasabanın dışındaki hurdalığa girerdik gizli gizli. Ben, imamın oğlu, Cem bir de. Cem annesiyle beraber düğün salonu işletiyor şu sıralar ayrıca. Sırf yapacak daha iyi bir şey bulamadığımız için giderdik oraya. Öyle gezinirdik ortalıkta. Bir bekçisi vardı. Çocukluktan yeni çıkmış Gürcü kızları kulübesine çağırır üç kuruş para verip saatlerce sikerdi. İçeri girdiğimizi hep bilirdi bilmesine ya yalnızca ara sıra bizi yakalamaya çalışır, eline geçirdiği seferlerde de evire çevire döverdi. Yapıştırıcılarımızı almaya çalışmazdı ama.

O gün yardımımıza ilk koşup gelen de o bekçi olmuştu. Hatırlıyorum. Ayaklarında terlikler, pantolonunun paçaları dizlerine kadar sıyrık, üzerinde terden sırılsıklam olmuş bir atlet ve fermuarını patlatıp dışarı fırlamaya çalışan ereksiyonuyla. Cem’in yerden topladığı şeylerin imamın oğlunun kopmuş parmakları olduğunu anladığı gibi bir bağırtı koyuverip o da bir şeyler toplamaya başlamıştı şokun etkisiyle. Ben hep aynı çömelmiş pozisyonda zeminden destek almaya çalışırken bekçiyle Cem zavallının etrafa saçılan organlarını bir araya getiriyorlardı.

Hakikatle olan münasebetinizi etrafınızı çevreleyen sahneler belirler. Ortam ne kadar hastalıklıysa zihin o denli kaypak olacaktır. Sonunda imamın oğlunu bir poşete doldurup götürdüklerinde anne babama neden toprağa dokunmaya devam etmek zorunda kaldığımı anlatabilmek için epey çabalamıştım. Toprak orada değil miydi her zaman? Her zaman orada olan şeylere sıkı sıkı sarılarak kurtulamaz mıydık kimsesiz boşluğa savrulmaktan?

Hava kapalıydı o gün. Bundan eminim.

Kahverengi pantolon, yırtık spor ayakkabıları ve annemin ördüğü hırkam. Yaz sonu. Birkaç gün sonra terk edecektik orayı. Poşetim cebimde, kıkırdaya kıkırdaya geziniyordum paslı çamaşır makinesi cesetlerinin arasında. Her sene biraz daha genişliyordu hurdalık. Bayılıyordum.

Yarasa yuvasını görmeye gidiyorduk. Daha önce hiç yarasa yuvası görmemiştim. İmamın oğlu da görmemişti Cem de. Orada, araba iskeletlerinin arka tarafındaki penceresiz kulübenin içine yuvalanmıştı yarasalar. Cem’in dayısından duymuştuk. Yanımızda kocaman bir gaz lambası vardı, gizlice kulübeye girecek, lambayı tam orta yerde yakacaktık. Yarasalar deliye dönecek ve bir o duvara bir bu duvara çarpa çarpa geberip gideceklerdi. İyi zaman geçirecektik. Kertenkeleler vardı, gördüm. Oracıkta çürümeye terk edilmiş tonlarca hurdanın etrafını saran otları, sağda solda uçuşan kelebekleri, etrafa saçılmış bira şişelerini, ayakkabı teklerini, sararmış sigara paketlerini ve kurumuş prezervatifleri gördüğüm gibi gördüm. Ayrıca bir anne tilki ve altı yavrusunu da gördüm. Yavrulardan birinin sol kulağı yemyeşildi.

Isırganlar vardı, eğreltiotları vardı, bize ait olamayacak kadar ruhsuz ayak izleri vardı. Poşetimden çektiğim her nefes kafatasımı biraz daha uyuşturuyordu. Cem en öndeydi. Kapşonlu ceketinin sırtında bir maymun resmi vardı. Kahverengi kahverengi sırıtıyordu benden tarafa.

Hayatta kalma içgüdüsü falan yalandır bence. Zihin bir boku filtreden geçiremez. En şiddetli titreşimi nereden alırsa onu kazır anı diye duvarına. Eminim. Felaket anları yükseltici görevi görür. Kusursuz ışık, kusursuz ses, kusursuz doku, kusursuz koku, kusursuz tat. Sıralı patlamalar yaşanır felaket anlarında. Kavrayış artar. Nadidedir. Ve kristal.

Sırasıyla kayıp giden sahnelerim var. Yavru tilkinin yemyeşil kulağı. Geçiyor, kelebekler. Geçiyor, morarmış parmaklarım. Geçiyor, metrelerce yüksekliğindeki hurda duvarlarının arasında kıvrılıp bükülen patika. Geçiyor, ceketteki kahverengi maymun. Geçiyor, imamın oğlunun çığlığı.

Sonra bum! Trajedi elinin tersiyle kenara itti zihnimi işgal eden tüm çeri çöpü. Sonra da geniş geniş kuruldu. Onun izin verdiği kadar anımsayacak, onun izin verdiği kadar unutacak, onun izin verdiği biçimde var olacaktım. Kutsanmak. Seçilmek. Tecavüze uğramak. Çeşitli biçimlerde isimlendirilebilir. Ben en çok, şahit olmak, tabirini seviyorum.

Devam edebilmek için ihtiyaç duyduğunuz bahanelerin miktarıyla ölçülecektir bir süre sonra.

Parmak ucumda duvarın kirli temasını hissedebilmek yetiyor bana. Sırt üstü uzanıp tavanı seyretmek ya da. Olaydan sonra Cem’i de imamın oğlunu da görmedim bir daha. Apar topar terk ettik orayı zira. Hayal meyal yolculuk. Sürekli aynı sahneler dönüp durdu gözlerimin önünde yol boyunca. Yavru tilkinin yemyeşil kulağı. Geçiyor, kelebekler. Geçiyor, morarmış parmaklarım. Geçiyor, metrelerce yüksekliğindeki hurda duvarlarının arasında kıvrılıp bükülen patika. Geçiyor, ceketteki kahverengi maymun. Geçiyor, imamın oğlunun çığlığı.

Peki nerede durmalıyız? Sürekli aynı kronolojik çizgi üzerinde kalmaya çalışarak kimin zincirinin dağılmasını engelliyoruz? Kafamızda bunca hikaye dolanırken tek bir benliğin içine nasıl sığacağız?

Ya çatlayacaktır öyleyse zihin, kendi haline bırakacaksınız ya da. Ne zaman isterse o zaman, ne kadar isterse o kadar çekip verecektir size. Kendi bağlantılarını kurup kendi kurallarını dayatacaktır. Neden her gece aynı rüyayı gördüğünüzün, neden güvercinlerle konuştuğunuzun, neden bazı kelimeleri unuttuğunuzun önemi kalmaz. Sürece müdahil olma şansımız yoksa yapabileceğimiz en sağlam hamle bize sunulan rollerin içinde erimeye çalışmaktır. Tamamının. Elimizden geldiğince.

Kendi kendini makineleştirmek?

Böyle söyleyince havalı oluyor elbette fakat bazı günler yapman gereken tek şey kalkıp kahve için su kaynatmak olur. Tüm olası senaryoları aynı karanlık sonuca ulaştırmak için kodlayan, kodlayan, kodlayan ve kodlayan bir mekanizmanın kontrolündeki zihin dolduracaktır yani tüm boşlukları. Yersizdir aramak fakat başka aktivite de bahşedilmemiştir işte bize.

Hastalanmak gibidir belki de? Bir çeşit kanser. Kozmik virüslerin yol açtığı kozmik kanser. Hastalık uçsuz bucaksız evreni bir uçtan bir uca kat etmekte, yerleştiği organizmayı tamamen etkisi altına alabileceği an gelene dek sabırla beklemektedir. Zihninizin kıyısına çömelmiş ellerini ovuştura ovuştura sigara içen bir zorba düşleyin. İri yarı, bıyıklı, kel kafalı. İzmarit yığınlarından minik minik tepecikler inşa etmiş bu istilacı göt ne mi bekliyor? Yaşadığımız travmaların beyin zarımızda sığabileceği kadar büyük bir delik açmasını elbette. Sonra kendini aşağıya bırakıp vakit kaybetmeden başlayacaktır. Talan etmeye.

Kaçabildiğiniz kadar uzağa kaçın. Kazabildiğiniz kadar derin kazın. Kalabildiğiniz kadar sakin kalın. Parça parça ateşe verecektir zihninizi. Yoktur geri dönüşü. Temel direkleri birer ikişer çöktükçe ait olduğunuz sınıfa ait değer yargılarını anlaşılır kılan sebep sonuç zincirlerini yitireceksiniz. Yanan evini karşı kaldırımdan küskün küskün seyreden çırılçıplak bir felaketzedeye döneceksiniz.

Daha önceden merak etmediğiniz şeyleri merak etmeye başlayacak, daha önceden girmediğiniz kadar küçük hesapların içine gireceksiniz. Kısalacak var oluşunuz. Ama son ana kadar, ev tamamen yanıp kül olana kadar da kurtulamayacaksınız insanlığınızdan.

Bir kavanoz dolusu sigara nasıl bu kadar erken tükenir? Kaç parça kağıt yemiştim ben dün gece? Bugün olduğum insan olmamı sağlayan her şeyi tükettikten sonra? Veri, depolama alanıyla beraber yok oluyorsa yani? Bir yandan onarıp bir yandan yeniden biriktirebileceğime nasıl inanabilirim ki?

Bir zamanlar ben de zaferler kazanmıştım mı diyeceğim? Öyle mi? Kazanmış mıydım sahiden? Yeniden yazabilmek için galip gelmek gerekmez mi? Kazananlar yazar falan ya hani? İnebildiğim kadar derine inmiş, elimde tuttuğum birkaç bayatlamış sahne dışında hiçbir şey anımsayamaz vaziyette tir tir titrerken korkudan. Yavru tilkinin yemyeşil kulağı. Geçiyor, kelebekler. Geçiyor, morarmış parmaklarım. Geçiyor, metrelerce yüksekliğindeki hurda duvarlarının arasında kıvrılıp bükülen patika. Geçiyor, ceketteki kahverengi maymun. Geçiyor, imamın oğlunun çığlığı.

İstilacının senden daha kuvvetli olduğunu bilmek ise tutunabileceğin son avuntudur. Görkemli final sahnelerini falan boş vereceksin. Kimse sürekli dayak yiyeceğini bile bile ringe çıkmak istemez. Doğru zamanda savurabileceğin o tek doğru yumruğun milyonda bir ihtimalini kovalamak hikayeni daraltmaktan başka bir sikime yaramaz çünkü.

Beklemek en güzelidir yani. Kemirilecek hiçbir şey kalmayınca seni terk edeceğini bile bile beklemek. İnce ince duman tütecek kulaklarından. Gözlerin ışıldayacak. Küllenecek parmakların. Bir parça toprak ya da bir kirli duvar yetecek o zaman sana. Çürümüş bir kabuktan ibaret olarak doya doya var oluşunun sağlamasını yapacaksın.