Menü Kapat

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 9

G Gerekli Şeyler İçin G

En iyi hikayenizi en başta anlatın. En sert cigarınızı sabah uyanır uyanmaz ateşleyin. Ağır takılıyorsanız ağır takılın. Merhametten bahsediyorsanız merhametli olun. Geçip gittiğiniz hiçbir yere izinizi bulaştırmayın.

Güvercinlerin peygamberiyle beraberiz. Çoktan çatlamış yumurtalardan arda kalan çürük kabukların içinden geleceği okuyabildiğini iddia ediyor. Boğazını kesip kanını içecekmişim günün birinde. Takılmıyorum. Bağdaş kurmuş oturuyor, sırtımı duvara dayamış seyrediyorum ben de. Üç tarafımız duvarlarla kaplı. Dördüncü cephe açık. Örmemişler orayı henüz. Dalgaların sesini duyabiliyor, ikindi göğünde süzülen yağmur bulutlarını görebiliyoruz. Tombul. Karanlık.

Vaaz veriyor güvercinlerine. Günün birinde boğazını kesip kanını içeceğimi anlatıyor. Kıyamet. Kıyamet halinde neler yapmak gerekir? Ben nasıl cezalandırılmalıyım? Cebimdeki ifritleri susturmak için hangi dualar okunmalı? Yırtık pijaması, plastik terlikleri, düğmeleri kopmuş hırkasının içine giydiği Nirvana tişörtü ve güzelce tıraşlanmış kafası. Kafasını ben kazıyorum. On beş günde bir.  Omuzlarına konmuş güvercinlerini iç yağına bulanmış ekmek parçalarıyla besleye besleye gelir kapıya. Telefonu yok neticede. Köpeğimle sohbet eder, etrafa saçılmış yapraklara dokunur, ıslık çalar. Güzel ıslık çalar peygamber ama kötü kokar. Güvercin güvercin kokar daha doğrusu. Amonyak? Belki. Daha ziyade üstüne kurum bulaşmış kanat gibi kokar. Ben arkada o önde, tın tın gideriz sonra mağarasına.

Beş, altı, yedi güvercin. Onların da sırtı bana dönük. Dışlanıyorum galiba kutsal çemberden. Peygamberlerinin karşısında bir yarım ay oluşturacak biçimde dizilmişler. Kafaları sola eğik. Pürdikkat dinliyorlar. Ben de tıraş malzemelerini hazırlıyorum. Yer bezi, sabun, ustura, su. Mataradan. İşlem sonrası kolonyası. Cigaralığımız, kağıtlarımız, bir termos dolusu da kahvemiz var. Hava kararınca ateş yakacak, üşürsek birbirimize sokulacağız. Buradayız.

Terra incognita. Öyle anlatıyor ötesini. Öğütleri de hep bu yönde oluyor zaten, kırık. Bir güvercinin kaç hikayesi olabilir? Güvercinler sabah cigarası içer mi? Nasıl takılırlar ağır ya da gevşek? Güvercinin zalimi neye benzer? İz bulaştırmamaktan maksat sıçmamak olabilir mi mesela? En iyi hikayenizi en başta anlatın. En sert cigarınızı sabah uyanır uyanmaz ateşleyin. Ağır takılıyorsanız ağır takılın. Merhametten bahsediyorsanız merhametli olun. Geçip gittiğiniz hiçbir yere izinizi bulaştırmayın. Bunlar yer çekimini alt etmek için gerekli olan şeylerdir. Unutmayın.

Güvercinler gurulduyor. Ürperiyorum.

Buraya sürükleneceğimiz belli miydi?

Boynumdaki kravatı çıkarıp evrak çantamı bir kenara fırlatırken düşlediğim şey bu muydu? Paket programın dışında var olabilmek için kökten değişen kodlamanın rotamı böyle öngörülemez biçimde saptırması olasılık dahilinde midir? Hesabın neresinde yanlış yaptım? Müjdelenmiş yıkımın ortasına yuvarlanmama ne kadar kaldı? Bir şekilde bizimle aynı gerçekliğe saplanmış peygamberlere, ifritlere (ifritlerim buraya gelince seslerini kesip cebime saklanırlar) evliyalara ve gezginlere torba aça aça nereye varmayı planlıyorum? Ya da hayatımın herhangi bir aşamasında herhangi bir şeyi planlamayı başarabildim mi sahiden? Peygamber kıkırdıyor. Gün sonunda planını kuracaksın diye homurdanıyor.

Uzun uzun bir dua mırıldanıp üflüyor güvercinlerinin üzerine. Uçun! Bir anda toz duman oluyor ortalık. Havada süzülen tüyler. Minik feryatlar. Kanat hışırtıları. Ateş yakalım diye söylenip doğruluyor. Ateş çemberimiz hazır, odunlarımız. Suratında gevşek bir tebessüm, sağa sola yalpa vura vura çakmağını arıyor pijamasının ceplerinde. Güvercinlerin bu hastalıklı hallerine bayılıyorum G. Çakmağı buldu. Yani düşünsene, şehir hayatına adapte olmuş kuş nedir moruk? Kediyi, köpeği, fareyi, böceği anlarım da kuş? Neden yani. Neden siktir olup gitmiyorlar kanatlarını vura vura? İç yağına bulanmış ekmek parçalarıyla beslenmek ne demektir ayrıca? Salak ümmetim benim. Ateş canlanıyor. Halinden hoşnut, bir sigara yakıp ateşin başındaki yağ tenekesine oturuyor, berber koltuğu. Bana sordular biliyor musun diye devam ediyor. Güvercinleri mi istersin kartalları mı diye. Vallahi billahi. Rüyamda sordular bana. Ben aslında titrek burunlu farecikleri isterim ama kartalları da sikeyim yani dedim! Hıhım. Güvercinleri seçtim. Hastalıklı güvercinleri. Yoksa şehri terk etmem gerekirdi öyle değil mi? Kartalların peygamberi olsaydım yani. Dağ başlarında, ıssız bozkırlarda yaşamam gerekirdi Allah korusun.

On beş günde bir. Esrarını tedarik edip tıraşını yapıyorum peygamberin. Dalga ücrete tabi, tıraş ise bedavaya. Gönlümden kopuyor diyeyim. Ya da bir çeşit ilahi rüşvet. Hayatına giren insanlarla döngüsel süreçler başlatmaya bak. Beslen. Kim öğütlemişti bunu bana? Hava kararıyor. Peygamberin kafasını sabunlamaya başlıyorum. Kalın bir cigaralık bağlıyor o da o sırada. De temporum ratione. Bilir misin G? Hava karardıkça genişler evren. Ufuk çizgisi geriler, gök kubbe yükselir, kaldırımlar boyunca sıra sıra dizilmiş binaların arasında yeni yeni patikalar belirir. Her patika başka bir labirente açılır. Her labirentin dibinde ayrı bir canavar bekler.  Alemler iç içe geçmek üzereyken kanat çırpmak hayırlara vesiledir. Bu yüzden yola çıkmak için en iyi vakit ikindi vaktidir. İlk ustura darbesini vuruyorum, cigaralığı ateşliyor. Hava karardıkça evren genişler diye tekrarlıyor.

Benimkisi de genişler elbette. Herkesin evreni kendi meşrebince genişler. Duvarlarım genişler benim de. Paranoyam genişler. Öfkem genişler.  Usturayı hareket ettirdikçe rengarenk deri parçaları dökülüyor kafasından. Ölü deriler. Tenekenin etrafına serdiğim örtüde topluyorum onları. Gözden kaçırmak olanaksız. Işıl ışıllar zira. Görevi devraldıktan bu yana zihninde meydana gelen tüm acayipliklerin hikayesini görebilirsiniz burada. Deri parçalarında yani. Kabusları, kehanetleri, ne manaya geldiğini kestiremediği vizyonları ve mucizeleri. İlahi rüşveti bu deri parçalarına sahip olabilmek için ödüyorum. Onları biriktiriyorum.

Kasede kavrulmuş çekirdek biriktirir gibi. Bazen de dayanamayıp yiyorum elbette. Birikmesini beklemeden yani. Deri değiştiren yılanlar gibi yaşıyor peygamber. Ben de artıkları kovalayan bir tarla faresi. On beş günde bir güncelleme yükleniyor zihnine. Bunun için kazıyoruz zaten kafasını çünkü saçların vahye engel olduğuna inanıyor. Yeni sürüm yeni hikayeler getiriyor elbette. Ben de ne yapayım, ziyan olmasın diye topluyorum işte eskilerini. Parmak ucumda minik, turuncu bir pul mesela.  Dilimin üzerine bırakıp gözlerimi yummam yetecek. Sonra? Sonra kararacak hava, genişleyecek alem. Cigaralığı uzatıyor, işime ara verip sıramı savıyorum. Patır patır motor homurtularıyla balığa çıkıyor insanlar. Karanlığın içinde dalgalanan kılavuz fenerleri. Çıplak duvarlara vuran gölgemiz.

Fazlasını kovalamıyorum ama. Kimsesiz oyunumuzdaki tek bir sahne yetiyor bana. Tek bir sahneyi tamam eden tek bir nesne.  Gerekli nesne. Rab nasıl isimlendirecek peki son tablosunu? Tıraş olan peygamber mesela? Bilmem kaça bilmem kaç yağlı boya. Hülyalı hülyalı hareket ettiriyorum usturayı. Deniz seviyesinden otuz iki metre yukarıdayız. Üç tarafı duvarlarla çevrelenmiş bir apartman dairesi. Natamam. Son anda iptal edilen imar izinleriyle başlayıp Sarı Nebahat isimli şu ölümsüz konsomatriste duyduğu aşk yüzünden karısıyla çocukları uykudayken kendini asan müteahhitte dek uzanan olaylar silsilesi. Sebebiyle beraber yaratılmaz mı zaten tüm sahneler?

Yerden otuz iki metre yüksektedir şimdi gölgem. Gölgemin elinde ustura. Peygamberin kafasını vuruyor sıfıra. Güvercinlerin peygamberi. O da gölgeden mütevellittir. Ben ise, gölgenin sahibi olarak yani, toplamakla mükellefim yere süzülen deri parçalarını. Hoşumuza giden tüm sahneler. Senden daha görkemli bir şeylerin parçası olduğunu hissedebilmekle alakalıdır. Daha anlamlı değil, daha gerçek değil, daha keskin ya da daha neşeli değil. Sadece görkemli. İçinde ölmeyi beklemeniz için tasarlanmış sakat bir yapının duvarlarına yapışan görkem.

Deri parçalarını toplayıp plastik bir poşete koyarım. Minik. Ödemeyi de madeni parayla alırım. İrili ufaklı yüzlerce metal parçası. Yapış yapış. Hepsi tıraş bittikten, peygamberin kafası güzelce kolonyaladıktan, yanımda getirdiğim dalga titizlikle tartıldıktan sonra olur ama. Ticaretinizde adaletli davranın. Hıhım.

Eskiden, beni seven insanlar varken halen yani. Bir karım, arkadaşlarım falan. Topladığım her şeyi vakit kaybetmeden evime taşımaktan başka bir şey düşünmezdim.  Artık öyle değil ama. Elindekini kaybetmeden ulaşamaz çünkü insan sükûnet mertebesine. Gidecek bir yerin kalmamışsa geç kalma derdin de kalmamıştır artık. Gerekliliğini yitirmeden eşyalık sıfatından sıyrılamazsın. Peygamber kıkırdıyor. Düşüncelerini okuyabiliyorum moruk diyor. Hassiktir lan ordan. Vallahi billahi okuyabiliyorum. Tekrar kıkırdıyor. Sen sürüldün diyor. Rabbin oturup sahneler kurgulayabileceğini düşündün.  Kolundan tutup dışarı attılar seni. Halen anlamıyorsun değil mi? O yüzden toplamıyor musun kafa derimden arda kalan parçaları? Hı? Daha çok kıkırdıyor. Geriliyorum. Dikkatli ol diye tıslıyor bir yandan da. Kanımı dökersen, lanetlenirsin.

Lanetlenmek istemem.

Tıraşın sonuna doğru yeni yeni güvercinler geliyor yanımıza. Ben etrafı toplarken o da güvercinlerini selamlamak için hareketleniyor. Oturup kahve içmeyeceğiz bu akşam. Kolonya, tıraş köpüğü, kenevir ve yanmış limon kasası kokusu var etrafta. Ceketimi sırtıma alıp deri parçalarından birini ağzıma atıyorum. Yedi kat aşağıya ineceğim. En büyük günah korkaklıktır diye yankılanıyor peygamberin kelimeleri ardımdan. Hava karardı çoktan. Genişliyor evren. Ağzımda yılanın pulu.  Her katta dört daire. Her katta dört mağara ağzı. Ben ise bir sarhoş tarla faresiyim. Korkaklıktan sonraki en büyük günah ise merhametsizliktir! İç içe geçmeye başlıyor nesnelerle isimler. Geriliyorum. Cebimdeki usturanın sapını kavrıyorum sakinleşebilmek için. Peygamberden uzaklaştıkça cesaretleniyor cebime saklanmış ifritlerim.

Yanına her gidişimizde sinirimizi bozacak bir şeyler söylüyor mutlaka diye isyan ediyorlar. Pıt pıt pıt. Pulu yuttum kanıma karışıyor artık. Üst üste binmiş tüm sahneleri ayrı ayrı izlemeyi becerebilirim ben. On beş senedir tamamlanmayı bekleyen bilmemne konakları inşaatından çıkışımı görüyorum. Adım attıkça şıngır şıngır şıngırdaya şıngırdaya. Sol elim cebimde, usturamın ucu kumaşı delmiş miskin miskin ışıldıyor bu sırada. Sekiz kat yukarıdaki deliyi görebiliyorum. Kel kafasını sıvazlaya sıvazlaya volta atıyor. Bir şeyler anlatıyor güvercinlerine. Sebebiyle beraber yaratılan sahnelerden bahsediyor.  Bir dahaki sefere, peygamberin boğazını kesip kanını içelim diye haykırıyor ifritlerim. Nereye lanetlenecekmişiz görelim?

Güvercin miyiz lan biz! Güvercin miyiz de lanetlenelim!

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.

paylaşım