Z Zorba için Z

Tütünlük. Bir poşet dolusu filtre. Arap kağıtları. Kül tablası, birkaç izmarit dışında temiz. Üç, dört, beş adet fincan. Küflenmiş kahve, kuruyup kalmış çay poşetleri, çatlaklar. Köpeğin yemek kabı ve suluğu. Halı. Halının üzerinde yarısı kemirilmiş uzaktan kumanda. İki kanepe, birine yatak açılmış. Çarşaf, yorgan, yastık. Yastığın üzerinde kan lekeleri var, bana ait değil. Bahçeye açılan kapı yarı aralık. Perdeler dalgalanıyor. Ötesinde ne var ötesinde? Duvarlarda delikler, tavanda rutubet lekeleri, ayağımda çoraplar. Kalın.

Burada duruyoruz. Ne zamandır? Ensemizden aşağıya pıtır pıtır koşturan cinler. Omuzlarımızda, sırtımızda, kuyruk sokumumuzda ve kasıklarımızda. Kaşımamalıyım. Bir başlarsam kaşımaya, durduramayacağım. Kabul. Omuz omuza vermiş diğer kabulleri kabullenir gibi kabul. Böylesi en kolayı. Ellerin olayı ayrıdır ama. Parmakların. Bir sigara sarmalı. Bir tane daha. Sırf halen yapabiliyor olduğunu gösterebilmek için. Kime? Kendi kendine mırıldanıp gülümse. Çakmak tütünlüğün dibinde.

Yalnızlığın kademeleri vardır. İnsansızlık yalnızlıktan farklıdır. Sonsuzlukla sınırsızlık. Boşlukla hiçlik. Vidayla çivi. Cigarayla bonzai. Façayla kesik. Gündelik hayat tasnif edilmesi gereken kavramların yarattığı baskıyla şişmiş mesanenizi boşaltabilecek temiz bir köşe arayışıyla paldır küldür tamamlamak zorunda bırakıldığınız çorak bir parkurdur. Kahramanın çürümüş yolculuğu. Sergüzeşt. Ama her an altınıza işeyebilirsiniz. Öyle değil mi?

Ben şimdi nereye giderim yalnızlığındayız uzun zamandır. Bunu biz istedik. Tık tık. Parmak uçlarında. Üşümeye mi başladık? Ufak ufak kıpırdandıkça tatlı tatlı vücuda yayılan acı. Dalgalar halinde. Ben patlamış kaşından gelen sinyalim. Ben diz kapağındaki çatlak. Ben ayak baş parmağındaki kırık. Sigarayı yakıyorum. Burnumun direği sızlıyor. Envanter çıkarmaya devam. Kot pantolon, füme, üzerimde, sol dizinde lekeler. Sol elimin üst tarafında yanık izleri var. Ceketim yerde, gömleğimde delikler. Yanık?

Başlangıçta hep çok güzeldir ama. Ne kademe kademe derinleşen yalnızlığını umursarsın ne de kutup yıldızını kaybetmeyi. Alemlerin fısıltısını ilk duymaya başladığım zamanlarda. Derinden. Eşyanın zikri? Bütün o kornaların, motor homurtularının, nümerik notaların, kahkahaların, küfürlerin, tuk tuk topukluların arasından süzülüp gelen nefes. Turuncudur rengi. Kulaklarıyla görüp düşlerine dokunan insanın ritmi, süzülürmüş gibi. Ne duvar sadece duvardır artık ne masa sadece masa. Baktığın her şeyin bir hikayesi vardır şimdi. Hayret. Durup dinlenmeden revizyona uğrar kodlar. Dalından kopan yaprağın denklemi, rüzgara kapılan sigara dumanının analitik düzlemdeki yeri.

Mana arayışı dünya dillendiği an nihayete erer. Ne kadar dayanabileceğiniz test edilecektir ondan sonra. Duvardaki çatlağın büyüme hızı. Gıcırdayan dişleriniz, bulantı. Bir kere meydana çıkmasın duyabildiğiniz, arkası kesilmeyecektir ondan sonra sinyallerin. Çubuk kraker vere vere bahçeye alıştırdığınız kargalar, kutulardan birinde unutulmaya terk edilmiş şu paslı mızıka, güvercin yumurtaları, iç içe geçmiş çoraplar. Dokuz karga. Dördü ihtiyar anladığım kadarıyla. Beşi daha genç. Beşinden biri daha da genç. Duruşlarından anlıyorum, hepsini tanıyorum. Hepsi aynı konudan bahsediyor ama. Uzun zamandır. Stabil.

Zorba. Her zaman zora başvuran, zor kullanan kimse anlamında. Cümle içinde kullanalım; dün gece yine zorbayla beraberdim. Kıkırda. Sigaram bitiyor. Zorbanın omuzunda kahverengi deri bir çanta. Nereye gitsek beraberinde götürür, unutma. Unutmamalıyım. Dişlerim o çantada zira. Çocukluk anılarım. Yara izlerim. Şimdiki zamanın efendisidir Zorba. Sizin duyduğunuz kadarını duyar, sizin gördüğünüz kadarını görür. Sizin dokunduğunuzla dokunur, sizin tattığınızla tadar. Yapışkan. Perdenin ötesindeki ilk avcı. Yetmiş kere yetmiş bir alemin tamamından haberdar ama tek bir yaprağı bile yerinden oynatamaz nefesiyle tek başına.

Beraberiz. O öğretiyor ben yaşıyorum. Ben yaşadıkça o biriktiriyor. Minik mucizeler yaratıyoruz. Kaşla göz arasında çakıp sönen kıvılcımlar. Üç kat battaniyenin altında titreye titreye dokunan büyüler, mehanika. Yemek yemek zorundasın diyor, karnımı doyuruyorum. Hafifle diyor, takılıyorum. Sıkıldım diyor, yürümeye başlıyorum. Anlatıyor, aralık rüzgarının dalgalandırdığı okaliptüs dallarından bahsediyor. Bastonlar, sapanlar, mızraklar. Terk edilmiş beton santrallerinden, izolasyon mekanizmalarından, sırayla çatlayan güvercin yumurtalarından yayılan çatırtılardan bahsediyor. Burnunu beynime daldırmış, bugüne kadar öğrendiğim her şeyi kendi hastalıklı ilmine bulayıp öğütüyor.

Neredeyim?

Salondaki kanepede. Günlük uykusundan bile bir anda uyanamıyorken insan? Bana kırmızı bir elma getir Ludwig. Bir. Kırmızı. Elma. Karşınızdaki çakmağı görmenizle onu bir çakmak olarak etiketlemeniz arasında geçen sürede kaç kıyamet kopar? Kaç sefer yanar kafanız? Vidaların kaçı yerinden oynar? Perdeler dalgalanıyor, kabul. Fakat ötesinde ne olduğunu bilmiyorum artık. Hiçbir eşiği aşmak, hiçbir tokmağı yuvarlamak istemiyorum. Benimle beraber uyanıyor ifritlerim. Şöminede, küllerin arasındadır birkaç tanesi. Homurtularını duyabiliyorum. Üst kattan gelen ayak seslerini, botlarımın içinde sızanların gülümsemelerini. Lavaboma işiyor, yorganın altında geziniyorlar. Kaşınmamalıyım.

Zorba diyor ki bizi koza biçiminde bir tabuta kapatıp okyanusa bırakacaklar. Polietilen. Ama şeffaf da bir yandan. Batacak, batacak, batacağız. Nereye? 11’’ 21’ Kuzey. 142’’ 12’ Doğu. Ağır ağır.

Ama halen buradayız?

Eşya eşyalığını yitirmiş. Kelam kelamlığını. Bundan başka dünyalar da var! Ama ilgilenmiyorum artık. Zorbayı eğlendirmekle meşgulüm zira. Birazdan çıkıp gelecek, perdenin arkasından. Ayaklarını sürüye sürüye. Gözlerinde hep aynı yangın, dudaklarında hep aynı şehvetli gülümsemeyle. Anlatacak. Dün gece otoyoldaydık diyecek belki. Tekerleklerimizin arasından kayıp giden şeritler, farlarımızla aydınlanan trafik levhaları, motor homurtusu. Kahverengi çantasında da sabaha kadar topladığımız türlü ıvır zıvır olacak. Ganimet. Salyangoz kabuklarından, yara bantlarından, çakıl taşlarından, mermi kovanlarından, kullanılmış prezervatiflerden mütevellit hazine.

Kahve pişirip kanepeme geri dönüyorum. Şimdiki zamanın tasarrufunu elden çıkarmanın da kendince artıları vardır ama. Sigara ayıklamaktan, nerede uyandığını kestirmeye çalışmaktan, belirleniş rotaları belirlenmiş zamanlarda kat etmekten başka bir önceliğin olmadan. Nefes al nefes ver. Demek bizi koza biçiminde bir tabuta kapatıp okyanusa bırakacaklar? İdeal. Suyun altında zamanının gelmesini bekleyen bir mayına dönüşme fikri kimi heyecanlandırmaz ki? Veba tohumu. Şakacı virüs.

Kaç noktaya bölünmüştü yolumuz? Bakışım buğulanıyor. Ağzım kuruyor. Burnumda kavrulmuş soğan kokusu. Zorba burada. Perdenin arkasında. Dün gece neredeydik G? Çeçenin yanına gittik? Galiba? Çeçen eski rus pazarının oraya çöreklenmiş torbacımızdır. Öyleydi ya da. Ufak tefek, kel kafalı, çirkin. Paslı minibüsünde yaşar, hemen aracın dibine attığı iskemlede otururdu gün boyu. Çok takılırdık beraber. Tenekede gürül gürül ateş. Dişlerimizi gıcırdata gıcırdata.

Soğumaya bırakılmış AK47 namlularından yükselen kokuyu, donmuş molozların arasında çatır çutur yürürken kulaklarını kavuran bozkır rüzgarını, ladin ağaçlarına saplanmış kara saplı kasaturaları anlatır dururdu. Gariban. Zorbanın üzerinde Çeçenin parkası var. Bacaklarında Çeçenin pantolonu, ayaklarında Çeçenin postalları. Kahvemden büyük büyük yudumlar alıyorum. Midem bulanıyor. Sormak istediklerim var fakat soramıyorum.

Yalnızlığın kademeleri vardır G diye anlatmaya başlıyor karşıma bağdaş kurarken. İnsansızlık yalnızlıktan farklıdır. Sonsuzlukla sınırsızlık. Boşlukla hiçlik. Vidayla çivi. Cigarayla bonzai. Façayla kesik. Gündelik hayat tasnif edilmesi gereken kavramların yarattığı baskıyla şişmiş mesanenizi boşaltabilecek temiz bir köşe arayışıyla paldır küldür tamamlamak zorunda bırakıldığınız çorak bir parkurdur. Kahramanın çürümüş yolculuğu. Sergüzeşt. Ama her an altınıza işeyebilirsiniz. Öyle değil mi? Nasıl tanımlamalı Zorbayı size? Sürekli biçim değiştiren suratını, bir daralıp bir genişleyen omuzlarını, tizden basa dalgalanan kelimelerini ya da. Akışkan. İnsan suretinde bir kaba doldurulmuş likit deliliktir Zorba. Bizim nefes alıp vermemize eşdeğerdir devinimi. Akış. Fakat en kaba haliyle. Yankı fakat en anlaşılmaz formatta. İstediği an süzülebilir bağdaş kurduğu yerden. Üzerime kapanabilir. Sızabilir içime. Gözeneklerimden.

Dün gece Çeçenin derisini yüzdük. Çantasından dışarıya kırmızı kırmızı bir şeyler taşıyor, görebiliyorum. Bizi koza biçiminde bir tabuta koyup okyanusa bırakcaklar. Kaşıntım artıyor, ne kadarını anımsıyorum? Ateşin başında oturuyorduk. Pazar alanında sokak köpekleri dolanıyor, oracıkta çürümeye terk edilmiş paslı tezgahların arasında dolanan rüzgar etrafa saçılmış mukavva parçalarını bir oraya bir buraya savuruyordu. Savaşı ne kadar özlediğinden falan bahsediyordu yine. Minibüsün arkasında uyuyup uyanmak zorunda kalmanın yıldırıcılığından. Bütün bunların ötesine geçme isteğinden?

Her şeyin durması gerektiği yerde durduğu düzlemlere tebelleş olmayı sever Zorba. Çeçenin derisini çantadan çıkarıp üzerine geçiriyor. Gitmeliyiz diyor. Çatır çutur doğruluyorum. Bugün günlerden Salı, Salı günleri güvercin yumurtalarını kontrol etmeye gideriz diye mırıldanıyor. Limanın ordaki gökdelen inşaatının tepesine sakladığımız güvercin yumurtalarını. Ceketimi üzerime geçirip ifritlerimi ceplerime dolduruyorum. Tütünlüğüm, cigara kesem, çarşaflarım. Zorba önde ben arkada çıkacağız dışarı birazdan. Tın tın yürüyeceğiz. Gece boyunca kimlerin kabuslarına ortak olduğunu, hangi ağacın hangi kovuğuna kıvrılıp hangi kedilerle muhabbet koyduğunu, kimleri korkutup kimlerle eğlendiğini anlatacak.

O anlattıkça ben gerileceğim. O bizim dünyamıza yaklaştıkça ben yükseleceğim. Önlü arkalı pozisyon almış iki yılan gibiyiz. Birbirimizin kuyruğunu ısırmış ağır ağır sindirmeye çalışıyoruz gördüklerimizi. Parça parça. Gökdelen inşaatının tepesindeki güvercin yumurtalarını verip sönmüş yıldızlardan yayılan uğultuyu alıyorum. Çeçenin derisini verip ceketimin cebinde gezdirdiğim ifritleri alıyorum. Yara izlerimin karşılığında yeni yeni geçitler açılıyor. Kırılan dişlerimin karanlığından türlü türlü define haritası dökülüyor. Sahiden kapatacaklar bizi koza biçiminde bir tabuta. Sahiden bırakacaklar okyanusa. Yanından geçip gittiğim balıkları izlerken kasıklarımı tuta tuta kıkırdayacağım ben de o zaman. Elhamdülillah.