E Enfeksiyon İçin E

Sonunda ihtiyarlardan biri uykudan uyanıp depoda olan biteni anlamak için aşağıya inmemiş olsa oracıkta öldürebilirdi B beni. Net. O gün anladım ki savrulma menzilimiz soyutlama becerimizin kalibresiyle doğru orantılıdır. Soyutladığını soyutlanmış haliyle kullanıp bir kenara mı kaldırıyorsun yoksa istediğin an diğer değişkenlerin tamamını sabitleyebileceğine inanacak kadar yandı mı kafan? Her yükselişin bir düşüşü var mıdır sahiden? Her uykunun bir uyanışı? Her labirentin bir çözümü?

Princess and Monster Game. Kareli defterimden bir sayfa koparıp köşelere turuncu ve mavi noktalar yerleştirirdim. Turuncu ve mavi. Turuncu ve mavi. Turuncu ve mavi. Denklemimi var etmeme olanak sağlayacak düzlemi usulca aşırabilmekti tüm çabam ve dileğim. Dış uzaydan. Kompleks fonksiyonlar teorisi? Muhtemelen. Uygun ortamı bulduğumda bırakabilir miydim kendimi boşluğa?

Ya da bütün mesele torba torba dalgayla B’nin köyüne saplanmış olmamız mıydı? Samsın. Taş kırak mı kardeş? Köy evi diyorum, iki katlı çirkin bir yerdi. Etrafında ağaçlar, bahçesinde çiçekler, damında baykuşlar falan. Dişlerimizi nemli toprağa geçirip bütün köyü ters yüz edene kadar çiğnemek, çiğnemek, çiğnemek gelirdi içimizden. Gergin. Sıkılıyorduk işte.

Durup durup prensesle canavarın hadisesini anlatırdım B’ye. Zifiri karanlık kare odadan, odanın mutlak sessizliğinden, tüm kokuları nasıl emdiğinden, prensesin prensesliğinden ve canavarın canavarlığından bahsederdim kaşına kaşına. Saatlerce. Gacır gucur takılır, paslı paslı kıkırdardık. Aynı karanlık odada hiçbir şey görmeden, tek bir soluk dahi duymadan koşmak koşmak ve koşmakla yazgılanmış biçareleri düşündükçe keyiften kasıklarım karıncalanırdı. Yakalarsa şişler moruk canavar. Ama prenses de, göt korkusuyla nasıl ama? Pire gibi olurdu dimi?

Ben, B, dedesi ve anneannesi. TRT Televizyonu, kuzineli soba, yağmur bulutları, bardak bardak çay. Ne yemeğe ne uykuya ihtiyaç duyuyorduk. Şaşkın şaşkın bizi izliyordu ihtiyarlar. Gözlerimizdeki ışıltı arttıkça keskinleşiyordu hareketlerimiz. Nefes almadan takılıyorduk. Tilki yuvalarını, yaban domuzu sürülerinin kullandığı geçitleri, yıkılmış değirmenleri ziyaret ediyorduk. Tek bir tilki yavrusu ya da yaban domuzu göremedik ama. Salyangozlar, kertenkele kuyrukları, kuruyup kalmış bok öbekleri yalnızca. Değirmenler güzeldi fakat. İçeri sinmiş mısır unu kokuları, insanlar çekilip gittikten sonra mekanı iyiden iyiye ele geçiren cinlerin fısıltıları…

Nefes alıp verdikçe ciğerlerimize dolan zehir. Yabancı atmosfer iyi gelmez insana, farkında değildim o sıralar. Yeni yerler görüp yeni insanlarla tanışmak meselesi güçsüz düşürür metabolizmayı. Enfeksiyonun yayılma hızı artar. Birikiyordu işte bizim de içimizde. Ufak ufak.

Biriktikçe kuruluyordum ben de.

B’ye, dedesine, kuzineli sobaya, yağmur bulutlarına, salyangoz kabuklarına. Öfke. Böyle mesnetsiz öfke ama. Kafamıza serptiğimiz kristal parçalarının yarattığı acıyla karışmış öfke. Neden B’nin istediği dozlarda takılıyoruz? Neden hiç çarşıya inmiyoruz? Neden derenin kenarında gecelemiyoruz? Neden prenses ve canavarın oyununu canlandırmıyoruz?

Haftalar öncesinden zihninize sızan uğultunun ufak ufak şiddetlenişine hiçbir şey yapamadan katlanmak zorunda kalmanın neye benzediğini bilir misiniz? Birer ikişer devrilen sağduyu bariyerlerinin doğurduğu boşluğun yarattığı hastalıklı ferahlamayı? Parmak uçlarınızdaki karıncalanmayı, gözlerinizdeki kamaşmayı, derin derin nefesler ala ala ortalıkta dolaşmayı? Otur, kalk, on beş yirmi adım at, bir sigara yak. Otur, kalk, on beş yirmi adım at, sigaranı söndür, bir şeyler mırıldan, saçlarını karıştır. Otur, kalk. Biraz daha dolan, biraz öteye otur şimdi. Bir sigara daha yak. Tekrar kalk.

Karanlık odalarında koşturup duran şu biçareler gibi.

Flow. Ama o manada değil. Birkaç sefer B’ye uğultudan bahsetmeye çalışsam da durumun ciddiyetini kavrayamadı dangalak. İnsan olmanın getirdiği sıkıntıdan, fazla takılmanın doğurduğu yan etkilerden, köy hayatının bir şeylerinden yakınıp durdu. Kafam uğulduyor moruk dedikçe derin derin gülümsemekle yetiniyordu sadece. Farkındayım, her şeyin farkındayım hesabı. Bi sikimi fark edebilmiş değildi oysa.

Öyle olsa kabul etmezdi planımı. Bu kadar kolay gelmezdi oltaya. Sözümü bitirmemi bile beklemez, kalan dalgayı ortadan ikiye böler, çantamı hazırlar, bir taksi çağırıp mümkün olduğunca hızlı bir şekilde Ankara’ya postalardı beni. Ne de iyi olurdu. Gecekondumuzun merdivenlerine oturur, kafamı duvara yaslar, kendime gelene kadar da kıpırdamazdım yerimden. Ama yapamadım.

Derenin kenarında oturmuş kafamızı soğutuyorduk. Etrafımızda arılar uçuşuyor, uzaklardan ezan sesi duyuluyordu. İlk faresini köşeye sıkıştırmış bir acemi yılan kadar heyecanlıydım. Bir yandan sigara sarıyor, bir yandan tekrar tekrar üzerinden geçiyordum planın. Kabul etmişti B. Kendi oyunumuzu oynayacaktık. İhtiyarlar uyuduktan sonra dedenin bıçaklarından dört tane (ikişer ikişer) seçip aşağıya inecektik. Depoya. Tülbentler ve bir paket de pamuk. Princess and Monster Game. Deponun kapısını güzelce kapatacak, kulaklarımıza pamuk tıkayacak, kafamızın etrafına da kat kat tülbent dolayacaktık. Beton zemin, yalın ayak. Zaten yeterince karanlık oluyordu içerisi. Pamuklar, tülbentler ve yalın ayaklık sayesinde ses de çıkmayacaktı. Okey mi? Okey. Sonra seçtiğimiz bıçakları elimize alıp karanlığın içinde kimin prenses kimin canavar olduğunu anlayacaktık.

Saplamak yok kardeş ama. Sadece savuracaz.

Bana uyar. Uyardı tabii. Bir an önce bir şeyler yapmaya başlamazsam kafam çatlayacaktı çünkü. Uğultu işgal etmişti dört bir yanı. Günlerdir düşmüyordu ateşim. Kaslarım ağrıyordu, halsizdim. Derim pul pul dökülüyor, zaman zaman dakikalar boyunca süren kaşıntı ataklarıyla boğuşmak zorunda kalıyordum. Oynamaya başlamadan evvel üçer hit alacaktık. Pıtır pıtır tırmanıyordum merdivenleri. Kendimizi kurtarmak zorundayız B. Bütün o bakteriler, virüsler, mantarlar ve parazitler. Anlıyor musun?

Saplamak yok kardeş sadece savuracaz. Deponun karşılıklı köşelerine geçip başladık oynamaya. Kareli defterimden bir sayfa koparıp köşelere turuncu ve mavi noktalar yerleştirmek gibiydi. Serin. Karanlık. Sessiz. Depoyu çapraz çapraz kat etmek niyetindeydim. Boydan boya. Sol alttan sağ üste, sol üstten sağ alta. Kendimi acıya hazırlıyordum. İlk darbeyi yediğim anda hareketlerimi yavaşlatacak, B’nin yaşayacağı o birkaç saniyelik duraklamayı da sonuna kadar kullanacaktım. Sonrası kolaydı. Canavarıma olabildiğince yakın kalıp ne kadar dayanabileceğimi görmekti bütün planım.

Nasıl anlatılır?

Karanlıkta süzülen bir bakteriye dönüşecektim işte belki de. Denklemimi var etmeme olanak sağlayacak düzlemi usulca çekip alacaktım. Dış uzaydan. Yapmam gereken tek şey, birileri bana çarpana kadar süzülmeye devam etmekti sadece. Hikmeti bende saklı rotamı takip etmek, hazır kalmak. Bütün var oluşumu tek bir noktaya indirgemek. Olasılık kütle fonksiyonundan haberdar mıydı peki B? Ya da oynamaya başlar başlamaz mecburen sabitlediğimiz değişkenlerin aslında o kadar da sabit kalamayacaklarından?

Tüm topluluklar aynı formülü kullanır, benzer kabullerin üzerine inşa ederler altında toplandıkları çatıları. Teorem 1, X bilmemne ise. İnsani aksiyonun tetikleyicisi bu kabullerdir. Saplamak yok kardeş, sadece savuracaz. G’yi onca zamandır tanırım ben nasıl sakınıyorsam bıçaktan, o da öyle sakınacaktır. Genel kabullerin üzerine kendi alternatif denklemlerini yerleştiren bakterileri kimse hesaba katmaz ama diye düşünüyordum. Düşündükçe neşeleniyor, neşelendikçe sabırsızlanıyordum. Var olabilmem keşfedilmeme bağlıydı. Nasip? Ama o manada değil.

İnsan bu aleme yabancıdır. Bu ağaçların, bu ırmakların, bu bulutların arasında yerimiz yok bizim. O yüzden hastayız sürekli. O yüzden kurutamıyoruz bir türlü içimizdeki ilahi enfeksiyonu. O yüzden inşa etmiyor muyuz hem o koca koca şehirleri? Karanlık odalarda el yordamıyla kaçmaya çalıştığımız canavarları o yüzden kurgulamıyor muyuz? Çevresi operasyonel işlem talimatlarıyla sıkı sıkıya belirlenmiş çemberler lazım bize. İnsan olmayı bırakmalı, hastalığımızı bulaştıracak daha kuvvetli organizmalar bulmalıyız. İçinde eriyip gidebileceğimiz üstün canlılar. Makinede bir dişli, meleğin bağırsağında bir kurtçuk. Düşlemek zorundayız. Çünkü uykudayız. Hı? Peki ne zaman uyanacağız?

İlk darbeyi karnıma yedim. Hiç unutmam. Boydan boya kesik. Gayriihtiyari arkaya doğru savrulmamla ikinci kesik de yanağıma yerleşti. Dudaklarıma süzüldü kanım. Suratıma sardığım tülbente rağmen alabiliyordum B’den yayılan heyecanın kokusunu. Yer çekimsiz ortam. Ne kadar uzağa sürüklenebilirdim? Üzerime yapışan tüm o sıfatların ne kadarını bir kenara kaldırabilirdim? Dizlerim titriyordu heyecandan. Kafamdaki uğultu biçim değiştirmiş, derinlerde bir yerlerde pıt pıt atan kırmızı bir noktacığa dönüşmüştü şimdi. Sonunda sakinleşebilecektim.

Hayal edin. Ben öyle yapıyordum. İyiden iyiye kayganlaşmıştı zemin. Vücudumun her yerinden dalga dalga acı yayılıyor, çıplak topuklarıma bir şeyler batıyordu. Nefes nefes kalmıştım, terliyordum. Arka arkaya indiriyordu darbeleri B. Neden karşılık vermediğimi merak etmiyordu. Karanlıktaydık. Birbirimizi görmüyorduk. Sesimi çıkarmıyor, onu engellemek için bir şey yapmıyordum. Tamamdı yani ortam. Ufak adımlar atıyor, menzilinden çıkmamaya özen gösteriyordum.

Heyecandan bağırmaya başlamış olmalıyız. Sonunda ihtiyarlardan biri uykudan uyanıp depoda olan biteni anlamak için aşağıya inmemiş olsa oracıkta öldürebilirdi B beni. Net. Gözlerimi açtığımda yerde yatıyordum. Kendi kanımın ortasında. Sol kulak memem bakır bir tabağın içinde olduğu halde. Kafamın altına bir yastık, üzerime ise kalın bir battaniye örtmüşlerdi. B piyasada yoktu. Babamı çağırmaktan, jandarma çağırmaktan, ambulans çağırmaktan bahseden birileri vardı depoda. Adamın biri içinde dalgamızın olduğu poşeti inceliyordu merakla. Huzurla doldu içim. Bir süreliğine de olsa, enfeksiyonun hızını kesmeyi başarmıştım işte. Bir gün gerçek bir bakteriye dönüşecek, bir başkasının bedenini ele geçirecek, hastalıklı vücudumu da buna benzer depolardan birinde çürümeye terk edecektim. Dedenin elini sıkı sıkı tutup yeniden yumdum gözlerimi.

Yaklaşık kırk gün boyunca her gece rüyamda kopmuş kulak mememi gördüm. Bu iyiye işaretti.