Ş Şam Kerhanesi için Ş

Şamda kerhaneye gitmiştim diye başlıyorum anlatmaya. Bir anda. Durup dururken. Arabadayız. Şirket arabası. Öğlen sonu. Gömleğimin kolları sıvalı, düğmelerim açık, sağ elim vitesin üzerinde, sol elimle hem cigalarığımızı hem de direksiyonu tutuyorum. Köpek arkada, götünü bize dönmüş öğürüyor. Kusacak.

Devasa bir sıcak su torbasının içinde dalgalanıyormuşum gibi hissediyorum anlatmaya başladığım andan itibaren. Şamda gerçekten bir kerhane var mıdır ondan bile emin değilim. Söylediğim hiçbir şeye de zerre kadar inanmadığının farkındayım bu arada. Ayıkmıyormuşum gibi yapıyorum sadece. Şama gittiğim doğrudur. Fakat gerçekten iyi bir hikayenin içinde en fazla kaç doğru bulunabilir?

Puf.

10 Riyal giriş ücreti. Şehrin hemen dışında, omuz omuza vermiş bembeyaz binalardan oluşmuş bir mahalle. Issız, yozlaşmış, küflü bir vaha düşle. Vaha deyince çölü, palmiyeleri falan da düşleyeceksin kabul ama o hiçliğin ortasına gidip bizim Yenidoğandan ya da Yayla Mahallesinden bir sokak da yerleştirmek zorundaymışsın gibi düşle. Mavi, sarı ve gri. Sokak köpekleri geziniyordu ortalıkta. Çocuklar koşuşuyordu. Bakkalları, manavları, tatlıcıları falan vardı. Öyle dışarı itilmişti ki mahalle, her türlü kültürel alışverişten izole kendi kronolojik gelişim sürecini türetmişti. Jargonları, ahlak anlayışları, kahramanları ve efsaneleri vardı. Kendi sebep sonuç zincirlerine göre değerlendiriyorlardı alemi. Oraya yalnızca sikişmek maksadıyla gelen adamlardan topladıklarıyla kendi kültürlerini inşa etmişlerdi. İstediğiniz çocuğun ailesine evlatlarını kiralamak için para teklif edebilirdiniz mesela. Rıza zorunluydu ama, koparırlardı taşaklarınızı yoksa. Hastalıklı. Bırakalım ama gerçekten arapça konuşup konuşamadığımı. Ona bakarsan Şam da gerçek Şam değildi belki? Ankara da gerçek Ankara değil artık mesela. Mersin de gerçek  Mersin değil.  Takılmamalıyız hakikate.

Öyle mi?

Sorun da burada başlamıyor mu zaten? Şama gittiğimi bilmeni istiyorum. Sen arabada beklerken girdiğim evin salonunda gördüklerimi unutmak istiyorum. Dönüştürüyorum. Hem Şama gittiğimi bilmen beni daha havalı göstermeyecek mi? Banditi. Ama dokuz beş ekmeğini de çıkarıyor iyi kötü. Olabildiğince serbest. Önce yaşamış, anlatıyor sonra. Hayali bile klişe. Renksiz arabesk. Sadece namuslu ailelerden oluşmuş mahallerde geçen sımsıcak komşuluk dizileri kadar sıkıcı eski okul. Fakat model ne kadar sade olursa o kadar çabuk istila eder varlığını. Biliyorsun? Yüksek standartları olan hiçbir istilacı göremezsin. İşkenceci olabilirsiniz. Tanrı, katil, zorba olabilirsiniz. Rollenebilir, yükselebilir, ışıldayabilirsiniz fakat istilacı olamazsınız. İstilacı ortalamadır çünkü. Klişedir. Sıkıcıdır. Tozludur.

Ben de ortalamayım o yüzden. Renksiz. Klişe. Sıkıcı, tozluyum. Bu sebeple olmasa da hep istilacı olarak tanımlanmadım mı zaten? Payıma düşeni yapabilmek için onca çabalamama rağmen hem de. son tahlilde herkesin hedefi de yaşam kaynağına olabildiğince yakın kalmaya çalışmak değil midir ama? Zaman zaman aynadaki yansımasının sürüngenliğiyle göz göze gelip kendi sürüngenliğinden ölesiye utanan şu ihtiyar sürüngen gibi. Sürüngenlik kötüdür, burada okeyiz okey olmasına da sürüngenim lan ben neticede der sakinleşince. Kaplana dönüşemem ki bu saatten sonra amına koyayım! Var olmaya devam etmek istiyorsam eğer ve dönüşemiyorsam bir başkasına,  unutmalıyım o zaman sürüngen gerçekliğimi. Takılmamalıyım. Böyledir ama. Kaplan kaplandığından utandığı  için kaplanlığını görmezden gelir, kuzu kuzuluğundan utandığı için kuzuluğunu. Parça parça kaybolur gideriz. Tek geçerli formüldür bu.

O yüzden dinle. 10 Riyal verip evlerden birine girdiğimizi dinle. Kimlerle beraberdim çıkaramıyorum fakat yüksek tavanlı bir salonda yapış yapış vantilatör uğultularını dinleye dinleye sigara içtiğimizi anımsıyorum.  Duvarlarda dolanan sinekleri. Ensemden yukarıya yürüyen karıncalanmayı. Bizi bir sedire oturttular. Başkaları da vardı içeride. Nargile içenler, fısır fısır sohbet edenler. Ellerinde alış veriş poşetleriyle salona girip çıkan çocuklar, gözlerini yerden kaldırmadan. Sekiz dokuz tane kız oturuyordu karşımızda. Salonun öte tarafında, pencerenin dibinde. Birini seçmem gerekecekti. Birini seçtim.

En irisini elbette. Yine aynı istilacı mantığıyla. Nasıl olsa mukavemet gösteremeyecek. O zaman istediğim gibi meydan okuyabilirim. Okuyabilir miyim? Ne kadar ileri gidebilir insan? Dinleyecek kimsem kalmadığından bu yana kendi kendime anlatıyorum. Eskiden başka insanlar otururdu yolcu koltuğuna. Başka kadınlar, başka adamlar. Beni sevenler ve sevmeyenler. Sevdiklerim ve sevmediklerim. Şimdi yalnızca yansımalarım ve ifritlerim var. Bütünü parçalara ayırdım elhamdülillah. Fakat bir araya getirmeyi beceremiyorum yeniden.

Avucuma üflüyorum avucuma. Kadın sürekli aynı tuhaf şarkıyı mırıldandı durdu işimi bitirene kadar. Avucuma üflüyorum avucuma. Avucumda ne var? Avucuma üflüyorum avucuma. Zaman şakaklarımızdan dudaklarımıza akar. Avucuma üflüyorum avucuma. Tavandan aşağıya pıtır pıtır dökülüyormuşsun gibi hissetmek neye benzer? Pıtır pıtır. Pıtır. Ne güzel sesler yayarım etrafa, pıtır.

Cigaralığı uzatıyorum. Araladığım hiçbir kapının istediğim salona açılmadığı bir modelin içindeysem kaybolduğumu düşünüp kederlenmek niye? Zemin kaygan adımlarım çabuk. Sıkı sıkıya çekilmiş perdelerin arasından süzülen güneş ışığı karyolanın pirinç topuzunun üzerinden etrafa dağılıyordu. Aşağıda tartışmalar. Nargile içen adamların vanilyalı yumrukları. Birer ikişer unutuyorum ezberlediğim rotaları.

Şimdi buradayım. Mantram.

Tekrarlayalım. Şimdi buradayım. Sen de buradasın. Köpek de arkada. Sonunda başardı kusmayı. Koltuktan inip uzanıyor zemine. Boydan boya. Duman altı. Nereye gidiyoruz? Tavandan aşağıya pıtır pıtır dökülüyormuşsun gibi hissetmenin neye benzediğini biliyorum. Günün birinde yolun hepimizi yutacağını biliyorum. Doksan dokuz adın tamamını, Şama bir kamyon kasasında titreye titreye girdiğimi, beyin kıvrımlarımın arasında yaşayan mavi cinlerin ben uyurken kulaklarımdan dışarıya işediğini, ikindinin dördüncü saatinin nereye saplandığını biliyorum.

Aynadaki yansımasına gider yapan sürüngenin bildiği gibi biliyorum. İstilacının ilmi. Topularımda kırk farklı alemden kırk farklı hac yolunun tozu var. Kırk farklı peygamberin kırk farklı ilah için yazdığı labirentlerdir bunlar. Duvarların inşa edildiği taşların hakikatini başlamışsan hikayeyi dinlemekten sıkılmışsın demektir ama. Bunu da biliyorum. Sorsam hepinizin bir tecavüzcüsü var lan diye haykırıyor sürüngen. Biraz cesur olun!

Olalım.

Sonunda hep kendini siker insan. Kadın öyle dememiş miydi odadan çıkarken? Ben burada yokum oğlum. Ben ben değilim, kendini yatırıyorsun altına. Sırf bunun için onca yol tepmeye değer miydi yani? Arkanızı döndüğünüz an çözülür tüm manzaralar. Onun için söylenir bütün o yalanlar. Onun için dokunur şarkılar. Büyüler o yüzden damıtılır. O yüzden sulanır kafamız. O yüzden yaralar birbirini karanlık bakışlı delikanlılar. Bıçak. O yüzden gömerim yumruklarımı gerilmiş suratlara. Yapayalnız kaldığımızda kopyalarımızla ifritlerimize anlatacak hikayeler biriktirmek için katlanırız onca acıya.

Uyandım.

Arabanın direksiyonundaydım. Silifkeden dönüyorduk. Öfkeliydin. Başarısız alışveriş. Peynir ararken cehenneme açılan bir kapak bulmuştum. Mahallenin sonundaki yıkık dökük evin salonunda. Köşedeki pencerenin dibine serilmiş yatakta uyuklayan ihtiyarın sakallarında gezinen kurtçukları topluyordu peynir sorduğum eleman. Sen arabadaydın, köpekle beraber. Birileri girip çıkıyordu sürekli ve endişeleniyordum. Sorular soruyorlardı. Subokson da mı yok abi? Eczane mi lan burası pezevenk!

On beş, on altı, on yedi kurtçuk saydı eleman elime. Parasının ödeyip hepsini yuttum. Bir yandan gülümseyip bir yandan salonun tam ortasına ilerledi. Halıyı kaldırdı, zeminde kocaman tahta bir kapak. Burası da cehenneme açılıyor abi istersen. Kafan bozuldukça gel, iner takılırsın aşağıda. Ben de seni beklerim burada, seslenirsin, çıkartırım dışarıya. Kapağı açtı. Orada gördüm sürüngeni işte. Burnunun dibine bir ayna tutmuş, sövüp duruyordu nefes almadan. Homur homur çıktım dışarıya, Allaha emanet ol abi diye sesledi arkamdan.

Şamda kerhaneye gitmiştim diye anlatmaya başladım işte ben de sonra. Elemanda dalga yokmuş, boşuna geldik buraya.  Bir anda. Durup dururken. Gerçekliğimin feci biçimde dalgalandığını, en basit matematik problemlerinin bile içinden çıkamadığımı, istila etmeye çalıştığım tüm benliklerde bir parçamı bıraka bıraka ufalandığımı ufalandığımı ufalandığımı itiraf etmekten daha kolaydır çünkü böylesi. Cehenneme açılan kapaklardan biri Silifkedeki şu yıkık evin salonundaymış , halının altına gizlemiş ibneler demekten. Unutmak istiyorsan dönüştürmek zorundasın. Dönüştürmeliyim. Sürekli aynı şarkıyı mırıldanan kadının gacır gucur karyolasının pirinç topuzundan yayılan güneş ışınlarına yüklemeliyim.

Yükledim.

Tüm rengimi böyle yitirdim. Baktığım her vücutta kendi suretimi görmeye başlamışsam sonunda. Eğer? Ben varsam. Buradaysam. Yavaş yavaş zehirleyebilmek için işgal ediyorsam kusurlu formüllerinizi ve sizle beraber ben de hastalanıyorsam? Avuçlarıma üflemekten başka ne kalır geriye? Avuçlarıma? Kıkırdaya kıkırdaya. Ne var avuçlarımda?