B Boşluk İçin B

Vaktinden önce uyanan insan boğazından içeri tıkılan hiçbir veriye mukavemet gösteremez. Göz açık, kulak duymaktadır. Fakat güçsüzdür kolları. Ne yeterince uzağa koşabilir, ne de yeterince korkutucu sesler çıkarabilir. Ona düşen tek şey karın boşluğunda biriktirdiği imajların tamamını dışarı atmanın bir yolunu bulmaktır. Dünyevi ya da ilahi. Aydınlık ya da karanlık. Vaktinden önce uyanan insanın tek yardımcısı şakacı sustalıların kıkırdamasına başvurmaktır. Ki hafifleyebilsin. Ulaşabilsin boşluğun koynuna.

Atmosfer aldatıcıdır. Sahneyi tamamlamak maksadıyla kurgulanmış sesler. Havada süzülen kelimeler. Yüzler. Yüzeyler. Dünya bir oyun bahçesidir madem? Hı? Arkada kalan bütün o çöpü toplamak için birilerinin görevlendirilmesi gerekirdi öyle değil mi?

Çocukluk evimizin karanlık kömürlüğünde oturur, sol avucumda çevirip durduğum kürenin üzerine üflerdim nefesimi. Rus pazarından alınma oyuncak dünya. Alem. Alemler. Kendi canavarları ve efsaneleriyle. Arkamda bir yerlerde pıtır pıtır gezinen fareciklerin alemi. Şirin. Tepemden geçen boruların içinde yuvarlanan beşeri atıkların alemi. Duvarda tefekküre dalmış mütebessim örümceklerin alemi. Ankebut. Kendi küçük kıyametlerini omuzlarında gezdiren alemler. Ufacık bir titremeyle patlak vermek üzerine yazgılanmış kıyametler. Yapışkan.

Adımlarımızı kısaltıp nefesimizi seyreltmekten ibarettir. Farzdır üzerimize. Gözlerini kapat, görüşünü genişlet. Boşluk hep orada titreşecektir. Kısmetin. Varlığı dışlayıp fokur fokurdayan boşluk. İçine kabul etmeyecektir seni. Kozmik çöpçü boşluğun kıyısına bağdaş kurup beklemek zorundadır. Sonsuza kadar.

Yumurta poşetlerine yapıştırıcı doldurup büyük büyük nefeslenirdik. Mahalleden çocuklarla. Terk edilmiş Tekel fabrikasının arkasında. Sırtımızı duvara yaslar, ayaklarımızı ileri uzatır, birkaç metre ötemizde çürümeye terk edilmiş dev reklam tabelasını izleye izleye rüyaya dalardık. Paslı. Büyütülmüş siyah beyaz fotoğraf. Siyah beyaz bir kamyon. Siyah beyaz şarap fıçıları. Siyah beyaz fabrika. Siyah beyaz ağaçlar. Siyah beyaz avlu. Siyah beyaz takım elbiseleri içinde siyah beyaz adamlar. Kafam sulandıkça sahne gevşer, ağır ağır hareket etmeye başlardı siyah beyaz levhaya mühürlenmiş biçareler. Hep aynı düzlem üzerinde ama. Bir ileri bir geri. Bİr ileri bir geri. Bir ileri bir geri. Aynı fıçıları aynı sırayla yükleye boşalta. Kafam açılana kadar.

Planlanmış hareketin, ki sonlu alemde herkesin ve her şeyin hareketi planlanmıştır, son bulduğu nokta kıyametin kopacağı noktadır. Surun sesini yükselteceği an. Kıyametin ardından düzlem çöker ve boşluk ele geçirir sahneyi. Siyah beyaz adamlardan biri söylemişti bana. Kamyonun kasasındaki kasketli tip. Ya da sol ayağını şişelerin üzerine koyup poz veren şu takım elbiseli. Emin değilim. Teyakkuzda olmalısın genç adam. Teyakkuz? Döngünün doğasını kavramalı, hareketin sona ereceğini müjdeleyen ufak tefek aksaklıkları gözden kaçırmamalısın. Zamanımız dönüp dolaştı. Bizi yuttuktan sonra bir kenara çekilmeyecektir boşluk, anlıyor musun? O sürekli takip etmek ister.

Hastalığın ilerlediğini de buradan anlayacaksın. Boşluğu sürekli yanında taşıyacaksın. Uyandırılmakla alakalıdır bu durum. Vaktinden önce uyandırılmakla.

Kendi hareketini analiz etmekle başla işe. Uyan. Okula git. Öğlen vakti eve dön. Fabrikanın arkasında yapıştırıcıya asıl. Siyah beyaz adamlarla konuş. Kömürlüğe in. Eve dön. Bababndan dayak ye. Uyu. Uyan. Okula git. Öğlen vakti eve dön… Hareketin yakın zamanda sona ereceğini müjdeleyen küçük aksilikler. Oksitlenme. Gerçekliğin üzerini kaplayan minik kahverengi lekeler.

Hissettirmeden.

Aslında tek yapmak istediğim diğerleri gibi yok olabilmekti. Sonsuza kadar bir kenarda oturup boşluğu seyretmek zorunda kalmamak. Kozmik çöpçüye dönüşmekten kurtulmak. Levhadaki adamların uyarılarını dikkate alarak. Sınıf arkadaşım Keremle beraberdik. Gri gökyüzü. Sonbahar soğuğu. Tepemizde uçuşan kuzgunların gürültüsü kulaklarımda, levhanın üzerini kaplayan pas yığınının son günlerde ne kadar hızlı yayılmaya başladığını anlatmaya çalışıyordum. Gözlerimi kısmış, parmaklarımla ölçe ölçe. Oturduğum yerden.

Kıyamet yaklaşıyor Kerem demiştim. Yanıp kül olacak alemleri. Kamyonları. Takım elbiseleri. Siyah beyaz gülümsemeleri ve kelimeleri. Sümüğünü çekiyor, hart hurt kaşınıyor, zaman zaman da anlamsız bir şeyler mırıldanıyordu. O kadar ama. Alem, kıyamet, boşluk. Sikinde değildi hiç bir şey. Eve dönmeden önce Keremi bir güzel dövmüştüm. İyi hissettirmişti.

Var oluşumuz aleleade bir çürüme sürecinden ibaret değil midir zaten? Vücudumuz çürür. Sesimiz çürür. Düşüncelerimiz çürür. Oksitleniriz. Havayla bunca yoğun temas etmeye uygun değildir aslında fiziksel gerçekliğimiz. Yer çekimi. Rüzgar. Sürtünme. Hiçbir faktör lehimize işlemez. Orada, terk edilmiş Tekel fabrikasının arkasında yapıştırıcı çeke çeke izledim, dinledim. Mikro modelimin yok oluşunu. Önce ağaçlar yok oldu. Sonra şarap fıçıları. Sonra ağaçlar. Sonra insanlar. Sonra binalar ve kaldırım taşları. En sonunda da kamyon. Parça parça terk ettiler sahneyi. Amacını yitirmiş bir mekanizmadan yayılan hüzünle doldu içim. Suskun motor, dönmeyi bırakmış tekerlekler. Pas her şeyi yuttu gözlerimin önünde.

Kaybolup gitmeden evvel de bana aktardılar işte tüm anılarını. Kozmik çöpçülerine. Çünkü anılarından kurtulmadan boşluğa karışamaz hiçkimse. Hiçbir şey. Beceremezler. Zehir atılmalıdır dışarıya. Hepsini aldım. Fotoğraf 1934 yılında çekilmişti mesela. Adamlardan biri istiklal savaşında mücadele etmiş diğeri de karısı tarafından terk edilmişti. Pıt pıt pıt. İstilacı sahneler. Sesler. Yüzler. Şarap fıçılarının, ağaçların ve kamyonun anıları sonra. Makine yağıyla üzüm posası. Mahşer meydanı boşaldıktan sonra etrafa saçılan onca bilgiyi kim depıolayacaktır sizce?

Başka başka seslerle aynı nasihatleri tekrarlayıp durdular bana.

Adımlarını kısalt. Seyrelt nefesinii. Kış olanca ağırlıyla üzerimize çökünce fabrikanın oraya gitmeyi de bıraktık. Kar altında kaldı şehir. Sesler yumuşadı. Efsunlandı hareketler. Burnumuzdan çıkan buhar bulutlarının anlattığı hikayeleri okumaya çalışarak eğlendim bir müddet. Boşluk karnını doyurmuş, yeniden harekete geçene dek de rahat bırakmıştı işte beni.

Sonra kömürlükteki fare cesetleriyle karşılaşmaya başladım.

Her zaman oturduğum mutfak tüpünün etrafına sıralanmış irili ufaklı onlarca farecik. Sol avucumun içinde dönüp duran kürenin üzerine nefesimi üflerken tıkırtılarıyla bana eşlik eden farecikler. Teyakkuzda olmalısın genç adam. Haereketin yakın zamanda sona ereceğini müjdeleyen ufak tefek aksilikleri gözden kaçırmamalısın.

Kaçırmıyordum zaten.

Ayığım lan ben. Ayığım. Ayığım. Durup dururken çalışmaz oluyordu mesela apartman otomatı. Korkuluklar paslanıyor, mermer basamaklar çatlıyor, televizyon yayını karıncalanıyordu. Eskisi gibi dövmüyordu ya da babam. Ve zaman döndü dolaştı. Ve zaman döndü dolaştı. Kimse umursamıyordu anlıyor musunuz? Ben her gece bir başkasının rüyasını görüyor her rüyada aynı sesleri duyuyordum. Ve zaman döndü dolaştı. Ve zaman döndü dolaştı.

Odamın tavanında beliren lekeler. Akvaryumdaki balıklarımın birer ikişer ölüşü. Babamın gidişi. Temelli? Hepsi arka arkaya. Hepsi karşı koyamayacağım kadar keskin. Ve durup dinlenmeden yağmaya devam ediyordu kar. Annemle beraber uyuyorduk. Kardeşimin beşiği de yatağımıza bitişik. Keremlerin binasının altındaki boş dükkanda takılıyorduk artık. Dükkan Keremin hacı dedesinindi. Kiracısız. Soğuk. Rahat ama. Tek mesele sessiz kalmak zorunda oluşumuzdu ve ben sessizliğe tahammül edemiyordum.

Annemin ve kardeşimin anılarını da devralmaya başlamıştım o günlerde. Uykularında. Bilinçsizce aktarıyorlardı bana. Zehirlerini. Bazen damla damla bazen kucak kucak. Rahimdeki kardeşimin kulaklarıyla duydum annemin kalp atışlarını. Annemin burnuyla kokladım babamın çıplak boynunu. Kaldıramıyordum. Doğru kelimelere sahip olsaydım eğer, bununla baş edebilmek için bir panzehir dokuyabilirdim belki. Öyle söylüyordu sesler. Ve zaman döndü dolaştı. Hastalık ilerliyor G. Doğru kelimelere sahip değilsen eğer, kesip atmalısın hastalıklı dokuyu. Tamamen kuşatılmamak için.

Hacı dedenin dükkanındaki sessizlik.

Kapıcı Mustafa amca nasıl yakmıştı fare cesetlerini?

Annemin rüyasında gördüğüm şu adamların hiç biri neden babama benzemiyordu?

Boşluk görüş alanıma girmişti artık. Önüne kattığı kıyametle beraber. Ancak göz ucuyla seçilebilen bir titreşim gibi. Oradaydı. Vardı. Genişliyordu. Böyle böyle yok olacaktı alem. Herkesin ve her şeyin anılarını yüklenmek zorunda kalacaktım. Annem. Kardeşim. Babam. Akrabalarım, arkadaşlarım, tanıdığıım ve tanımadığım onca insan. Onca eşya. Onca ağaç. Onca bina. Dağlar, nehirler, çöller. Yıldızlar sonra. İblisler, ifritler, melekler. Putlar ve peygamberleri. Hepsini. Sevmeye devam edebilmek için yabancı kalmak zorundadır zihin. Tanıdığımız hiç bir şeyi sevemeyiz çünkü. Tanıdıkça büyür öfke, nefret, mide bulantısı. Zehri devredebileceğim kimse kalmayacak, sonsuza kadar hatırlayacak, hatırlayacak, hatırlayacaktım. Yabancı gerçekliklerin içine serilmiş karanlık yataklara uzanıp başkalarının rüyalarına dalacaktım. Yapıştırıcıyı fazla kaçırdığım zamanlarda olduğu gibi. Vücudum hareketsiz kalacak, katafasım çatırdayacak, beynime saplanan alevden mızrakları saya saya sonsuz bir katatoniye hapsolacaktım.

Yapamazdım. Bir anda fark eder insan yapamayacağını. Benim jetonum hacı dedenin dükkanında düştü. Tık. Sağ elimle yapıştırıcı poşedimi ağzıma dayamışken sol elime cebimdeki sustalıyı çıkarıp açtım. Nefesimi seyrelttim, gözlerimi kapattım vurmaya başladım. Karnıma. Anılarımı biriktirdiğim yere. Acımadı. Acımadıkça daha çok vurduğumu anımsıyorum. Kerem’in çığlığını, karnımdan dışarıya süzülen emanet anıları. Minik maketlere benziyorlardı. Annemi gördüm. Kardeşimi. Babamı. Akrabalarımı, arkadaşlarımı, tanıdığım ve tanımadığım onca insanı. Onca eşyayı. Ağaçları. Binaları. Dağları, nehirleri, çölleri. Yıldızları sonra. İblisleri, ifritleri, melekleri. Putları ve peygamberlerini. Hepsini. Boşaldı içimde biriktirdiğim ne varsa. Rahatladım.