S. Sultan için S.

Aracı dönüşmeli kullanırdık. Nöbetleşe. Öyle söylemişti. Aracı dönüşmeli kullanacağız canım kardeşim demişti. Nöbetleşe. Land Cruiser. Maviymiş bir zamanlar. Bu konuda çok netti Sultan. Buluşma noktalarında bizi bekleyen alıcıların da kendisi gibi davranmasını beklerdi. Mavi Toyota. Ne yaparsam yapayım vaz geçiremedim onu bu takıntısından. Zaten niye umursamıştım o kadar bilmiyorum. Paslı kaportamızın üzerinde tek bir mavi leke dahi olmamasına rağmen. Hep öyle tanımladık kendimizi. Mavi Toyota işte. Görmüyor musun?

Altı saat ben kullanırdım altı saat de o. Sınırı geçtikten sonra ilk molamızı Tikritde verir, Bağdat’a varana dek bir daha durmazdık. Güzel yerdi Tikrit. Halen öyle midir bilmiyorum. Neyi ne kadar bildiğimden de emin değilim zaten artık. Çoktan terk edilmiş bir odanın duvar diplerinde birikmiş toz zerreciklerinin stabilitesine ne kadar güvenebilirsem o kadar güvenebiliyorum onlara da. Anılarıma. Ufacık bir hava akımıyla havalanıp dört bir yana dağılan toz zerrecikleri. Uçuşurken eşsizler kabul. Hafif, zarif, büyülüler. Fakat yenilecekler de yer çekimine eninde sonunda. Bir duvar dibine çökecek, bir daha asla başladıkları noktaya dönemeyecek, kendi dizilimleriyle beraber benim gerçekliğimi de perişan edecekler. Odanın aynı oda olmasının bir önemi yoktur anlıyor musunuz? İzdüşümü yitirdikten sonra aynı düzlem üzerinde yürümeye devam etmeniz sizi kaybolmaktan kurtaramaz zira.

Keşke bu kadar kaygan olmasaydı elimde kalan sahneler. Çöl kumuna böyle bulanmış olmasaydı. Yüksek tavanlı odalarda rakı içip afyon tüttürdüğümüz mayıs gecelerinin gölgesi. Minderlere otururduk. Ardına kadar açık pencerelerden içeri dolan rüzgarın taşıdığı kızgın kum taneleri yapışırdı darbuka eşliğinde dans eden kadınların terli vücutlarına. Cız! Turunculu yeşilli dumanlar yükselirdi. Ter kokusu. Elden ele dolaşan çubuk. Parmak uçlarımdaki buzdan yangın.

Sabah ezanından sonra yola çıkar, gece boyunca üzerimize serilen tüm o büyünün etkisiyle iyiden iyiye bulanıklaşan manzaranın ortasında hedefini ıskalamış olmanın verdiği hafiflemeyle sarhoşa dönmüş piç mermiler gibi ilerlerdik. Nereye? O kısmını düşünmemem gerektiğini öğütlerdi sürekli Sultan. Motorun homurtusunu duyabiliyor, yolun sonunu göremiyorduk neticede. Gaza basıp direksiyonu tutmamız gerekiyordu sadece. Öyle de yapıyorduk. Gaza basıp direksiyonu tutuyorduk yani.

Ne kadar yorgun olursam olayım, yolcu koltuğuna geçtiğim gibi dağılıverirdi uykum. Kalın kalın cigaralıklar. Yolluk. Termos termos çay. Torpidoda captagon. Üzerine bumerang sembolü kazınmış olan hapları severdik ikimiz de. Vaadedilmiş yan etki. Mideden beyne. Sonra tekrar mideye ve tekrar beyne. Zaman zaman yanımızdan geçip giden askeri araçlar dışında tek bir canlılık belirtisine rastlamadan. Göz alabildiğine düzlük. Bir yerlerde paldır küldür devam eden savaşı ancak bir yerlerde bizi izleyen tanrıyı ciddiye aldığımız kadar ciddiye alabiliyorduk. Sarı, keskin, hastalıklı düzlük. Önce bakışlarımızı sonra da düşüncelerimizi yutardı.

Kişiselleştirebilmek için tanıdık yüzeylere ihtiyaç duyar zihin. Aşina. Üzerine varoluşunuzdan birkaç parça bulaştırmanıza olanak verecek yüzeyler. Annenizin suratını, babanızın tokadını, sevgilinizin kasıklarını kaybetmemek istiyorsanız eğer. O güne kadar biriktirdiğim ne varsa uçup gidiyordu pencereden dışarıya. Güneş yanıkları ve afyon alerjisinin vücudumda açtığı yaralardan başka bir gündemim olmadan. Kendimi kelimelerle ifade etmeye böylesine muhtaç olmasaydım bir şans yakalayabilirdim belki de.  Sesi yitirince anlamı muhafaza etmem de mümkün olmadı maalesef.

Puf.

Bir şekilde var olmaya devam etmek zorundayızdır ama. Yolculuk sürüyorsa sahiplenmiş bir tavra sahipsiniz demektir. Kimi tüm hikayelere aynı benliği sürükler kimi içine girdiği kabın şeklini almaya çalışır elinden geldiğince. Sultan hep aynı Sultan idi mesela. Azeri. Bakü doğumlu. Ankara’da büyümüş. Sultan. Boynundaki kesenin içinde karısının serçe parmağını taşırdı. Totem. Böyle böyle delirttiler beni.

Açık havada sabahladığımız gecelerden biriydi. Umutsuzca kendini soğutmaya çalışan motorumuzdan yükselen tıkırtılar Sultanın aksak kelimelerine karışıyordu. Kamp ateşi. Çölün üzerine serilmiş yıldız ışığı. Şiir. Kafana kafana çakılan şiir. Sahiden orada olabilmek için geçmiş hesaplaşmaları kapatmış olmak gerekir ama. Bilançonun verdiği bakiyeleri umursamamak. Borç mu? Alacak mı yoksa? Kimin sikinde? Kafamızda yankılanan bütün o zillerle teflerin gölgesi duyularımızı bulanıklaştırırken hem de. Birkaç gece önce beraber olduğumuz kadınların zehri kasıklarımızdayken. Herkes anı yaşamanın öneminden bahsederdi. Anımsıyorum. O nasihatleri sadece ben ciddiye almışım onca zaman. Yeni yeni uyanıyorum.

Kafasının kopmaya başladığından şüpheleniyordum uzun zamandır. Karısının parmağını boynundaki keseden çıkarıp dişlerinin arasına almış bir ileri bir geri sallana sallana homurdanıyordu. Eciş bücüş, rengi atmış, çakıl taşı büyüklüğünde bir şeydi.  Kadın hala hayatta mıydı? Parmağı ne zamandır yanında taşıyordu? Nasıl söküp almıştı sahibinden emin değilim. Gözlerini boşluğa dikmiş. Anlamsız. Azerbaycandan. Klimalı odalardan. Çöl cinlerinden ve çakallardan bahsediyordu. Yorulmuştu. Bırakmak istiyordu. Memlekete dönüp bir bar açacaktı. Sahiden orada olabilmek için geçmiş hesaplaşmaları kapatmak gerektiğinden bahsettim ona. Bilanço bakiyelerini umursamamak gerektiğinden. Dinlemedi. Bir ileri bir geri sallanmaya devam etti ağzında emziğiyle. Kendi kabusunu dağıtmak için kendi ninnisini mırıldanıyordu.

Uyandığımda gitmişti. Ateş sönmüş, ağzım, burnum, kulaklarım kumla dolmuştu. Kamp alanının gördüğüm an anladım gittiğini. Kese yerde duruyordu, parmak yoktu. Kahve yaptım, bir sigara yaktım. Ufak bir not karalayıp bırakmıştı çaydanlığın altına. Gidiyorum G. Adamlar birkaç günden önce gelmezler arabayı boşaltmak için. Güneye yürü, oradaki karakolda seninle ilgileneceklerdir. Hakkını helal et. Sultan. Geri gelmeyecekti yani. Yine de devam ettim ben beklemeye. Hiçbir şey almamıştı yanına giderken. Arabanın lastiklerini patlatmış, afyon torbasıyla hapları bana bırakmıştı. Birkaç gün yetecek kumanya ile içme suyu da vardı.

Kimisi böyledir. Son ana kadar kestiremezsiniz yani deliliğinin seviyesini. Dünyaya ne zaman teslim olacağını. Bir anda başlayıverirler homurdanmaya. Ne kadar sıkıldığından, yorulduğundan, acı çektiğinden falan. Durup dururken. Sonra da kaybolurlar ortalıktan. Çok yaşadım. Havaya karışan sigara dumanı gibi. Sultan nerede? Bilmiyorum. Sen ne yapıyorsun? Bekliyorum. Kimi? Onu da bilmiyorum. İçgüdüseldir bu. Kimi koşmaya başlar. Kimi savaş pozisyonu alır. Kimi de bekler. Öylece. Neyi beklediğini bilmeden bekler.

Boşluk. Boşluk yabani bir hayvan gibidir. Kıyısına oturup uslu uslu beklemeniz gerekir ki yutmasın sizi. Dalga dalga ilerler. Adım adım. Umursamayacaksınız. Ne kadar uzağa sürüklendiğinizi, ne kadar derine battığınızı, neden yapayalnız kaldığınızı kurcalamayacaksınız. Bırakacaksınız, akıp geçsin üzerinizden. Soğuk soğuk dokunsun vücudunuza. Ruhunuzu lekelesin, yoklasın zihninizi.

Afyonum tükenene kadar kıpırdamadım oturduğum yerden. Boşluğu bekledim. Güneş battı güneş doğdu. Çakallar işedi ateşime. Dudaklarımda, yanaklarımda, göz kapaklarımda yaralar açıldı. Kum karıştı kanıma. Pıtır pıtır döküldü dışarıya sahip olduğum ne varsa. Çöl cinleriyle beraber. Gece karanlığını yeşil yeşil delen mermi izlerinden kaderimi okumayı öğrettiler bana. Sultan’ın tüm ölümlerini gördüm. Hepsinde ağzındaydı karısının parmağı. Bağırsaklarına yumurtladı akbabalar. Rengini yitirdi. Alemlerdeki izlerini yitirdi. Kendi ölümlerimi gördüm. Dedelerimin ölümlerini gördüm. Torunlarımın ölümlerini gördüm. Hepsi birbirinden eğlenceliydi. Karanlıkta uzun uzun kıkırdadım. Ufaldım.

Bir noktada aracı yağmaladılar. Birkaç gün geçmiş, bahsettiği adamlar gelmişti anlaşılan. En başından beri plan buydu sanırım. İhanet? Benim durumumda çok iddialı bir kelime oluyor. Olsa olsa görmezden gelindim diyebilirim. Daha ışıltılı hedeflere ulaşmak isterken orada bulunduğumu, üzerime çöken gerçeklikle baş etmeye çalıştığımı, kendimi akışa bırakıp hikayenin buyurduğu biçimi almaktan başka gayem olmadığını biliyor olmanın verdiği rahatlıkla görmezden geldi beni. Tıpkı diğerleri gibi.

Nabzımı kontrol edip gözlerime ışıklar tuttular. Yüzümdeki yaralardan bahsettiler kirli Arapçalarıyla. Şeytan öpücüğü. Tabir hoşuma gitmişti. Kıyafetlerime, şişeme, çubuğuma, afyon torbama da o yüzden dokunmadılar. Yaralardan korkuyorlardı. Birkaç metre öteme yeni bir ateş yaktılar, çay içip sucuk yediler, gece boyunca fısır fısır bir şeyler konuştular kendi aralarında ve siktir olup gittiler.

Aynı anda bin farklı gözle görüp bin farklı kulakla duydum. Zamanım esnedi. Çatırdadı kafam. İnsan küçülmez, küçüktür insan. Belli şartlarda aşağılık hareketlerde bulunmaz, aşağılıktır zaten. Her zaman. Gittiği her yere beraberinde kendini götürmek zorunda kalmasındandır bu. Her zaman dönecek bir eve sahip olmasından. Hiçbir zaman tam manasıyla kaybolmamasından. Çaresiz kalmamasındandır.

Giderken beni öldürüp öldürmemek hususunda ufak bir münakaşa yaşadılar mesela. Öyle isterdim ki oracıkta aksın kanım kuma. Onca sene içime doldurduğum tüm zehri yayayım etrafa. Yapmadılar ama. Uğramadım ben de hayal kırıklığına. Ufalandım. Artık yürümeye başlaman gerekiyor dedi cinler. Doğrulup yürüdüm. Askerlere böyle böyle bir hikaye anlatman gerekiyor dediler, anlattım. Rüzgarın sırtında süzülerek geçtiğim sınırdan geriye asker minibüslerinin arkasında döndüm. Takır tukur. Biraz daha ufalandım.

Ne ateşime işeyen çakallar ne de yara izlerime yerleşen cinler. Orada olduklarını bilmek nasıl bir avuntu verebilir ki duvarın ötesine tekrar geçemedikten sonra? Mavi Toyota. Tikrit. Darbuka. Ya da dans eden kadınlardan tüten yeşilli turunculu dumanlar. Yol hikayeleri yarı profesyonel kameralar kullanan çok dilli maceraperestler içindir. Keşfetmenin keyfi. İyi niyetli köylüler. Streil mucizeler. Neşeli?

İç içe geçmiş anılarımızı cımbız yardımıyla ayıklamaktır bize kalan. Odamızın çıplak duvarları. Neyin ne kadar doğru olduğunu ölçmemize olanak veren tablolarımız cebimizde. Cinler bir kenara, çakallar bir kenara. Karısının kopmuş parmağını boynunda taşıyan Azeriler bir kenara, yara izlerimiz bir kenara. Alem anlamlı bir bütünlüğe kavuşmayacaktır hiçbir zaman. Unutma. Sen ayıklamaya çalıştıkça bulanacaktır manzara. Üfledikçe dumanlanacak. Seyrelttikçe ağırlaşacaktır.

Elhamdulüllah.