A Ahmet İçin A

Bugün içimizdeki öfkeyi besleyen kaynaklardan bir tanesinin dibine uzanıyoruz. Uzanıyor muyuz?

Amca Ahmet kendini asmış. Konuşmanın evveli de vardı muhakkak. Fakat zihnimin anlamlı bir bütün halinde algılamayı becerebildiği yegane kelimeler bunlardı o geceye dair.

Salonda oturuyordum. Pencerenin kenarına yerleştirdiğimiz yeşil koltukta. Kocaman. Kumaşı yırtılmış. Kollarından fırlayan süngerleri ve kıpırdadıkça kıçınıza batan asırlık tahtalarıyla rahatsız, suratsız, kaba bir şey. Eskişehir’e dair tüm gerçekliğimi özetleyen yeşil koltuğum. Rahatsız, suratsız, kaba. Suratsız, rahatsız, kaba. Hemen sokağın karşısındaki Ticaret Lisesi Mezunları Derneği lokalinin kocaman tabelasından dökülen ışıklar buz tutmuş kaldırımları aydınlatıyor, pencere camına vuran yansımamı daha berrak bir hale sokuyordu.

Amca Ahmet kendini asmış. Ben de cigara yuvarlıyordum o sırada. Çıplak ayaklarımı altıma toplamış, hırkamın düğmelerini sonuna kadar iliklemiştim. Amca Ahmet kendini asmış ve yanında tüm dünyevi sıcaklığı götürmüş. Kimsesiz sokak, sararmış parmaklarım, masadaki kül tablası. Duvarlardaki çatlaklar. C elini kolunu sallaya sallaya bir şeyler anlatmaya çalışıyordu telefonun öbür ucundaki adama. Amca? Ahmet’in babası işte. Buraya kadar tamamdı. Denklemin başat eklemine kadar sürüklenmeyi başarmıştı zihnim sonra da bırakmıştı kovalamayı.

Birinci cigaralığı tamamladıktan sonra ikincisini hazırlamaya başladım. Dalgayı ayıkla, zıvanayı ayarla, tütünle karıştır. Kafamı yaptığım işten kaldırmadan, birkaç metre ötemdeki koridorun sonunda, en dipte bulunan odanın tavanından sallanan şeyi düşünmemeye çalışarak. Kendi kendime mırıldana homurdana yaladım kağıtları. Birer birer.

Amca Ahmet üzerimize serilmiş kadife örtüyü çekip alıverdi. Sis dağıldı senin oğlun yüzünden. Yandı ışıklar. Tükendi eşyanın tüm şiiri. Etrafımıza ördüğümüz duvar ağır ağır fakat büyük bir kararlılıkla çöküyor işte. Çuha kaplı kare masamızdaki tüm sigara deliklerini, tüm yemek lekelerini, tüm tütün kırıntılarını görebiliyordum. Karşımdaki otuz yedi ekran televizyonun üzerini kaplayan toz zerreciklerinin tamamını, plastik sandalyemizin üzerindeki çatlakları, eve yerleştiğimiz günden bu yana temizlemeyi akıl edemediğimiz halımızın sertleşmiş tüyleri arasında dolanan mikroskobik ifritleri, tavandan sarkan örümcek ağlarını, karşı duvara dayanmış kahverengi kanepenin muhtelif bölgelerini kaplayan kan ve sprem lekelerini de.

Ayrıntıların arasında kaybolup büyük resmin sorumluluğundan kurtulabilmekti tüm niyetim. Kısa devre durumunda ortaya çıkması muhtemel olumsuzlukları bertaraf etmek maksadıyla düzenlenmiş sigorta tertibatları. Hepimizin kafasında aynı görünmez şarteller vardır. Mekanizma ne kadar alengirli ise sigorta panosu da o kadar büyük olacaktır. Kurgulanmış refleks. Koşullu karartma. İptal protokolü.

Aynı anda o kadar çok şey düşünürsünüz ve hepsi de öyle uzağındadır ki esas meselenin. Kalkıp otuz bir mi çeksem acaba? Kazım İran’a ne zaman gidecekti? Torbacıya ne kadar borcumuz kaldı? Sivrisinekler kışın da yaşar mı? Yaşamıyorlarsa suratımı ne ısırıyor her gece? Sabahki derse gidemem herhalde, vardiyayı ıskalamamam lazım ama. Bir cigara daha sarayım. Sonra bir tane daha. Sonra bir tane daha. Odadaki fili sikeyim. Esas zor olan gece yarısından sonra kendini asmaya karar veren ev arkadaşınızın morarmış suratını görmezden gelmeye çalışmaktır. Zeminden en fazla on beş yirmi santimetre yukarıda dalgalanan ayaklarını. Sağ ayağındaki kalın çorabı ya da çıplak olan sol ayağını. Diğer çorap nerde acaba diye sormuştu C.

Bir ölünün ardından anlatılan hiçbir hikaye tam anlamıyla o ölünün hikayesi değildir. Ölü size kendi gerçekliğini dayatır zira. Soğuk vücudu ve donuk bakışlarıyla kurduğu sahnenin içinde bir şeyler yapmaya, bir şeyler konuşmaya, bir şeyler yaşamaya zorlanırsınız. Zorbadır ölü, buzdan parmaklarından kaçamazsınız. Ama kahraman değildir daha fazla. Olsa olsa üzerinde var olmaya çalıştığınız platformdur bundan sonra. Biz de kaçamadık. Nokta.

Kapıyı kapatıp salona sürüklenmiştik. C ile beraber. Ben koltuğa kuruldum o da karşımdaki plastik sandalyeye çöktü. Fon müziği yoktu. Sahneyi yumuşatacak kamera filtreleri ya da ölüyü daha canlı gösterecek fırça darbeleri. Takır tukur çalışan asansörümüzle koşar adım evlerine dönmeye çalışan birkaç garibanın buz tutmuş ayak sesleri sadece. Oturduğum yerden hissedebiliyordum ne kadar üşüdüklerini. İlk cigaralığı C istediği için sardım. Net. Anımsıyorum yani. Bir şeyler yapmak gerekiyor diye tekrarlayıp duruyordu eleman. Bir şeyler yapmak gerekiyor. Bir şeyler. Canım Ahmet. Suratına sıçayım Ahmet. Bir şeyler yapmak gerekiyor. Dumanlandık. Sonra da C telefonu alıp ayağa kalktı.

Amca Ahmet kendini asmış.

Cenazede konuşmuş insanlar. Ahmet sürekli on sekiz yaşında kalacakmış.

Duyduk. Bizi sokmadılar tarihi Cebeci camisinin avlusuna zira. Dört abisi vardı Ahmetin. Bizi beklermiş meğer pezevenkler. Dönüp kaçmak zorunda kaldık daha fazla dayak yememek için. Benim suratıma tükürmeyi C’nin de burnunu kanatmayı başardılar ama yaşanan arbedede. Yokuş aşağı koşarken boğazımdan aşağıya doğru akan tükürük parçalarının içimi nasıl ürperttiğini bugün bile anımsarım. En ince ayrıntısına kadar.

Ahmet sürekli on sekiz yaşında kalacakmış. Götümün kenarı. Kocatepe’nin avlusuna çıkıp yatsı ezanına kadar durup dinlenmeden patladık. Ceplerimiz rengarenk haplarla doluydu anlıyor musunuz? Salak salak laflar etmektense cenazeye katılmış arkadaşlara dağıtmayı planlıyorduk. Hep beraber, dişlerimizi gıcırdata gıcırdata hakkımızı helal edecektik. Çok severdi rahmetli diyecektik. Onun sistemiyle yiyecektik şekerleri. Önce birer tane, tam patlamaya yakın ikişer tane daha. Vücut alev aldıktan sonra da nabzımıza göre. Ama müsaade etmediler.

Yatsı cemaati dağılırken paldır küldür iniyorduk biz de merdivenleri. Biz şimdi koyunlarla dolu bir ahıra kabul edilen kurtlar gibiyiz diye bağırdığımı anımsıyorum. Keşke Almancasını söyleyebilseydim. Biz şimdi ümmetini yitirmiş peygamberler kadar çok seviyoruz hepinizi. Sabrımız sonsuz fakat kim iman edecek lan bize! Puf. Ahtapot kollarımızla saracaktık çirkin baba ocağını. Cenaze için trenle geldik abi. Yan Ankara yan. C herkese aynı beyanda bulunuyordu. Cenaze için trenle geldik abi. Ama cesedi bulamıyoruz.

Neticede standart zaman çizgisinin ötesine geçmek için ölmüyor muyuz? Eşiği aştıktan sonra zaman duruyorsa eğer, bunca mevsim üzerimizden geçen bütün o dakikaların hesabını kimden soracağız? Gıcır gıcır asit sabahlarının damağımızda bıraktığı metalik tatla mı gömüleceğiz? Siz pişirin biz yiyelim. Bum bum. Niye büyütüyoruz madem göz bebeklerimizi? Dokunma, basınç, vibrasyon. Mekanik değişim ve termoreseptif duyular. Ağrı, dokulardaki hasar ile tetiklenen bir etkileşim midir sadece? Eksteroreseptif. Propiyoseptif. Yudum yudum soma. Tik. O zaman sokak köpeklerini kısırlaştırmak için kullanılsın yalnızca anahtar. Niye öğüttük neden kokluyoruz?

Bugün içimizdeki öfkeyi besleyen kaynaklardan bir tanesinin dibine uzanıyoruz. Uzanıyor muyuz?

Sürekli on sekiz yaşında kalmak isteyen insan neden geçirsin yapı market etiketli halatı boynuna? İsveç malı? Tek yapması gereken sizin gibi takılmak olurdu o zaman. Koyuverin, genişlemesin an. Durgun su kokar. Zamanı durdurmayı hedefleyen tüm temsiller radyoaktiftir. Sizin olsun mizansen. Güm güm yürüyen orduların etrafa yaydığı kokudan bahseden şiirler verin ölüye. İki bezgin polisle götten bacak acil servisçiler eve gelene dek durup dinlenmeden yapıştırmaya yapıştırmaya yapıştırmaya ve yapıştırmaya devam ettiğim cigaralıklardan yayılan titreşimi verin. Kim neresine soksun cesedin görkemli hikayesini, sinekli nefeslerinizi geri çekin.

Ahmet’in babasının suratımın ortasına gömdüğü yumruktan bahsedelim. O çürüsün ben ışıldayayım, keskin. Dişlerimin dökülmesine vesile olan ayakkabının kokusundan. Pahalı. Kırılan parmaklarımdan, patlayan kaşlarımdan, inleye oflaya işemeye çalışırken porselene yapışan kırmızı damlalardan bahsedelim. Amca Ahmet kendini asmış. Artık üç kuruşluk bir kafa yaşamak için bütün o basit, karmaşık, kimyasal, mekanik, termo ve foto reseptörlere ihtiyacı yok. Peki bizim ruhumuz kimin cebinde amca? Her nefis sonsuzlukla sınırsızlık arasında bir seçim yapmak zorunda kalmayacak mıdır günün birinde? Sorgu melekleri ilahi hortumlarıyla midenizi yıkamadan önce kaç farklı gerçekliği hazmetmiş olacaksınız? Ne kadar genişletilebilir benlik? Bekleyip görmeyelim mi tüm hikayeler iç içe geçince neye dönüşeceğimizi? Yoksa siz gerçeğin hizmetkarı olmayı mı seçersiniz? Peh.

Tık tık tık.

Ahmet sürekli aynı yaşta kalırsa ben de sürekli aynı koltukta oturup aynı donmuş kaldırımları izlerken C’yi dinlemek zorunda kalmaz mıyım ayrıca? En karmaşık büyüler buna benzer tören alanlarında dokunur ayık olun. Bir avlu dolusu adam aynı anda hep bir ağızdan bir şeyler tekrarladıkça ruhunuz parça parça solar. Solmayın.

Duyduk ve itaat ettik. O gecenin sonunu getirebilsek, Ahmet ‘in mezarını ziyaret edecektik fakat beceremedik. Kuzuların arasında boğulmamak için ölü adamın reçetesini uygulamaya devam ettik. Önce birer tane, tam patlamaya yakın ikişer tane daha. Vücut alev aldıktan sonra da nabzımıza göre.