Menü Kapat

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 13

J Japon Balıkları için J

On dört balık saydım. On dört minik japon balığı. Elimdeki sopayı bir kenara bıraktım, olduğum yere çömeldim ve parmak uçlarımla dürte dürte saydım. Yüksek sesle. On bir, on iki, on üç ve on dört.

Çoraplarım ıslanıyordu. Ayakkabılarımı çıkarmışım demek ki. Ayakkabılarımı hangi ara çıkardım lan diye düşünüp kıkırdadığımı anımsıyorum. Şimdi bile hoşuma gider düşünmesi. Merdivenleri çıkışımı, kapıyı çalışımı. Sopamı savura savura içeri daldıktan sonra yaptığım işe (karşıma çıkan herkesin kafasını çatlatmak) ara vermeden ayakkabılarımı çıkarışımı.

Ayakkabılarımı bulamadım.

Doğrulup bir sigara yaktım. Halen çalışıyordu televizyon. Az evvel olan bitenlerin hiçbirini umursamadan. Bir masanın etrafına toplanmış bir şeylerden bahsediyordu uzmanlar. Biliyorum, biliyorum çünkü televizyonun altında uzmanlar açıklıyor yazıyordu. Uzmanlar açıklıyor. Açıklasınlardı.

Perdeler sıkı sıkıya çekili. İyi aydınlanıyor etraf, sıcacık. Yemek masası, iki kanepe, kitaplık ve sandalyeler. Duvar dibine sıralanmış saksılarda çiçekler. Epey büyük bir akvaryumdu. Arbede esnasında kaymış olmalı sehpanın üzerinden. Bir ucu yerde. Çarpmanın etkisiyle parçalanmış o kısmı. On dört japon balığı dökülmüştü dışarı. Halının üzerine.

Zihin hep parçaları birleştirmeye meyilli değil midir zaten? Kulağımdaki uğultu. Birkaç adım ötemden başlayıp evin derinliklerine doğru ilerleyen kan damlaları. Şurada parçalanmış bir vazo, burada yırtık bir gömlek. Belli ki geçmişiz daha önce buradan.

Geri dönsem? Sopamı alıp salona açılan kapıları teker teker kontrol etsem? Üç taneydiler. Birinin arkasına yığmış olmalıydım ev sakinlerini. Zaten başıma ne geldiyse bu üç oda bir salon evrenlerin hastalıklı gerçekliğinde nefes almaya çalışırken gelmedi mi? Ayda birkaç sefer sürüklenirim aynı anının kucağına. Elektrikli ısıtıcımın karşına uzanmış tavanı seyrederken mesela. Gazetedeki kayıp ilanlarını gözden geçirirken. Yara izlerimi sayarken ya da. Çıt çıt derinleşir vizyon. Orada durmuş salına açılan kapıları seyreden kendimi seyrederim. Hep aynı muamma.  Geri dönsem? Sopamı alıp salona açılan kapıları teker teker kontrol etsem?

Ama yapamam.

Mağduru oynamak hep daha caziptir zira. Yaptım, çünkü haklıydım. Siktir lan oradan.

Onun yerine japon balıklarını kanepelerden birinin üzerinden aldığım beyaz bir poşete doldurup evden çıktım. Bilmem ne kitap evi yazıyordu poşedin üzerinde. Bir elimde balıklar, bir elimde ıslak çoraplarım ve sopam.

Dört katlı binanın dördüncü katı. Ayağımda ev ahalisinden birilerine ait terlikler. Otomatik aydınlatma. Her katta iki daire ve kapı önlerinde çöp kovaları. Mavili grili. Paspaslar. Eşiklerde terlikler. Apartman boşluğuna dökülen gürültüler. Şehrin mucizeleri albümüne yapıştırılacak bir fotoğraf daha. Bir sağa bir sola yalpalaya yalpalaya indim merdivenleri. Ölü balıklarım, ıslak çoraplarım ve sopamla beraber. Bu sırada bulaşık yıkıyordu insanlar. Kocalarına bağırıyor, sıcak suyun altında otuz bir çekiyor, radyodan maç dinliyorlardı.

Nereye gideceğiz? Fısıltıların bir daha geri dönmemek üzere kafama yerleşmeleri de o akşama rastlar galiba. Nereye gideceğiz? Nereye gideceğiz, nereye gideceğiz? Boğazından aşağıya dökülür ya hani kelimeler insanın. Soğuk soğuk. Takır tukur. Midene, bağırsaklarına oradan da.

Bir noktaya kadar iyidir de ama. Yabancı seslerle düşünmek. Yabancı seslerin yönlendirmesiyle endişelenmek. Benim için öyleydi en azından. Seslerin nereden geldiğinin önemi yoktu. Kime ait olduklarının. Kafatasımın altına pıt pıt batarak ne kazanmaya çalıştıklarının. Omuzlarımı silkip devam ettim kaçışıma.

Binayı terk etmeden evvel de uzun uzun kustum. Kahvaltıda yediğim zeytinli poğaçalarla beraber midemi kavuran pek çok sıkıntıyı da dışarı attım. Dolandırılmış olmanın verdiği utancı. Günler süren arayışımı mümkün kılan enerjiyi kaslarıma pompalayan kapsülleri. Hayal kırıklığımı, öfkemi, nezaketimi. Poşedi tuttuğum elimi duvara yaslayıp titreye titreye kustum. Rahatladım.

Dışarıda yağmur yağıyordu. Ekşi ekşi kokuyordu ortalık. Yukarıda bir yerlerde açılıp kapanan kapılar, pıtır pıtır ayak sesleri, endişeli fısıltılar vardı. Polisten bahsediyordu insanlar. Haneye tecavüzden. Ambulanstan ve dehşetten. Nereye gideceğiz, nereye gideceğiz? Bir an önce binayı terk etmeliyiz.

Yağmurlu günler falcısına gidecektik elbette. Yağmurlu günler falcısı, adından da anlaşılacağı üzere yalnızca yağmurlu günlerde kehanette bulunan ve yalnızca yağmurlu günlerle alakalı kehanetlerde bulunan dişsiz bir adamdı. İstasyonun karşısındaki börekçide çalışırdı.

Çok şey bulmuştuk sayesinde. Alışveriş merkezi otoparklarına gömülmüş ejderha yumurtaları, binaların arasında kaybolmuş evliya mezarları, ceplerinde rengarenk pullar saklayan isimsiz cesetler. Arkamızdan iş çeviren orospu çocuklarının saklandığı apartman daireleri. Olaydan bir gece önce beraberdik. Karşılıklı oturup mercimekli börek yemiş, sonra da mutfağa geçip cigaralık içmiştik.

Yağmurlu günler falcısına gidecektik. Payına düşeni yapmış, adresi elde etmemi sağlamıştı neticede. Bana düşen de balıkları teslim etmekti işte. Balıkları getirmeyi unutma diye seslenmişti arkamdan. On dört tane olacaklar, evlerinden dışarı dökülecek, işinin bitmesini beklerken ölecekler. Kafana takma.

Hepsi kabul edilebilir. Acıdan nefessiz kalabileceğiniz, kalp kırıklığından ölebileceğiniz, merhametten kör olabileceğiniz bir alemde yaşamıyor musunuz neticede? Yok mudur varoluşun çeşitli evreleri? Seslerin ve dokuların bükülmesi? Öyleyse hepsi kabul edilebilir işte. Ben ettim. Börekçide çalışan dişsiz falcıların ödemesini japon balıklarıyla (ölü, takılma) yapabilirdim yani.

Söve homurdana yürüdüm börekçiye kadar. Ensemden içeri dolan damlalar içimi ürpertiyor, çalıntı terliklerim dışında çırılçıplak olan ayaklarımdan yayılan sızı nefesimi buğulandırıyordu. Binadan uzaklaştıkça öfkem kabarıyordu.  Yeniden. Ki hiçbir zaman tam manasıyla kurtulamazsınız ondan, bilirsiniz. Çeşitli vesilelerle patlar, kırar, döker, dindirebilirsiniz ama yok etmek imkansızdır.

Yürüdükçe üşüdüm. Üşüdükçe kuruldum. Az evvel üzerinden geçtiğim şerefsizlere kaptırdığım parayı toparlamak için attığım taklalara kuruldum. Yüzüme bakıp ellerini kaldırmalarına kuruldum. Ben mercimekli börek yiyip TRT radyosu dinlerken onların sıcacık evlerinde akvaryumun motorundan yayılan uğultuları dinleye dinleye hallerinden hoşnut takılmalarına (hem de benim paramla) kuruldum. Hiçbir şey olmamış, hiçbir şey olmayacakmış gibi kendi kısıtlı gerçekliklerinin incecik gölgesine sığınarak görünmez olabileceklerine inanmalarına kuruldum. Kendime kuruldum.

On dört ölü japon balığı verip karşılığında bir temiz kazak, bir çift temiz bot ve çorap, bir de şemsiye aldım. Mor.

Falcı mutluydu. Büyük bir bardak süt koydu önüme. Karşıma oturdu. Balıkları poşetten çıkarıp dikkatle dizdi önüne. Renklerine göre, koyudan açığa doğru. Soldan sağa ilerleyecek şekilde. Akış. Fonda her zamanki gibi TRT radyosu. Sırtım kapıya dönük, temiz kıyafetlerim üzerimde oturuyor, camekanı döven yağmur damlalarını dinliyordum.

Zaruret. Bir yerlere sığınma zaruretinden bahsediyorum. Biz şimdi nereye gideceğiz sorusuna bir cevap bulabilmekten. Bu geceyi burada geçirirsin, arkada, un çuvallarının orada. Sıcak da olur hem. Gözlerini balıklarından ayırmadan söylemişti bunları. Teşekkür ederim. Sütümü içip birkaç şarkı daha dinledikten sonra uyumaya gittim. Arkaya, un çuvallarının oraya. Sıcak da olurdu hem.

Rüyamda yağmurlu günler falcısıyla beraberdik. Sağlı sollu ıhlamur ağaçlarıyla gölgelenen dümdüz bir patika boyunca ilerledik. Bir kişinin ancak sığabileceği genişlikteydi. O önde ben arkada. Yolun sonundaki değirmene ulaşana dek hiç konuşmadan, kertenkeleler ve ağustos böceklerinin refakatinde.

Değirmenin ahşap kapısına kazınmış selamlama cümlesi. Şarkı söyleyip dans etmeyi halen öğrenemedin. İçeri girdik, suyun yardımıyla gümbür gümbür dönen değirmen taşının uğultusu kulaklarımızda. Falcı taşın üzerindeki delikten içeriye japon balıklarını birer birer bırakırken kapıdaki cümleyi tekrarlıyordu. Şarkı söyleyip dans etmeyi halen öğrenemedin, kim neden tapacakmış bu saatten sonra sana? Her balık için yeniden. Şarkı söyleyip dans etmeyi halen öğrenemedin, kim neden tapacakmış bu saatten sonra sana? Şarkı söyleyip dans etmeyi halen öğrenemedin. Şarkı söyleyip dans etmeyi halen öğrenemedin. Şarkı söyleyip dans etmeyi halen öğrenemedin. On dört balık için on dört tekrar.

Sonra uyandım. Mor şemsiyem kucağımda, temiz kıyafetlerim üzerimde uyandım. Değirmenin kapısında. Şarkı söyleyip dans etmeyi halen öğrenememiştim neticede. Başka nerede uyanacaktım?

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.

paylaşım