H Hicret için H

Göçebe işaretleri okumakta ustadır. Bulutları tanır, toprağın nemini. Dalgaların melodisini. Akarsuyun kenarında zikre oturmuş ifritlerin etrafa yaydığı titreşimi tanır. Daha fazlası yok burada benim için der. Gırtlağını temizleyip eşikten öteye tükürür. Ateşine işer. Yürür.

Muhacirin durumu daha yapışkandır ama. Unutma. Daha fazlası yok burada senin için derler muhacire. Öyle alıştıra alıştıra da değil ayrıca. Bir anda. Deniz kenarındaki banklardan birine yerleşmiş cigara bağlarken mesela. Sokak lambalarının önünde sürüklenen poşetlerden alır tebliği. Karanlığın ötesine yuvalanmış sahipsiz ayak seslerinden. Ekşi ekşi saçlarına dolanan kokulardan. Dezenfektan. Çakmak gazı. Odun kömürü.

İşaretleri okumayı becerebilmek hayati önem taşır. Bahşedilmiş gerçekliğin sınırı. Hamur sertleşmeye başlamıştır artık. Parmaklarının arasında evirip çevirdiğin kelimeler eskisi kadar sıcak, sabah ezanına dek üzerinden geçen rüyalar eskisi kadar uçucu değildir. Kıyamet alametleri belirecektir birer ikişer. Fiziksel çöküş. Ruhi deformasyon. Kısa devre. Göz bebeklerinin arkasında cızır cızır etmeye başlar algoritma diyagramların. Mavi mavi tükürür, dokunduğun her yerde belli belirsiz bir yanık izi bırakırsın.

Hep böyle oldu. Rahmetli dedemle camın dibindeki masaya oturup durmaksızın yağan yağan ve yağan karı izlemekten başka bir bok yapamadığımız o uzun kışın sonunda. Ahmet’in cesedini tavandan indirip babasını aramak zorunda kaldığımız öğrencilik zamanlarımda. Eşyanın isimlerini ezberleyebilmek maksadıyla kapandığım dergahta. Arka arkaya eklenmiş küçük kıyametler. Düzenli aralıklarla parmak uçlarımızı rendeleyen ilahi eksperlerin gözetiminde. Kimin için biriktiriyoruz ki onca hikayeyi neticede?

Ham. Teknotik hareketin son bulmasıyla tüm mucizeler söner. Yer kabuğundaki çatlakları takip etmekle yazgılandıysan tek bir duvara tek bir çivi çakmana dahi müsaade edilmez. Darılma. Darılmıyorum zaten. Öyle mi? Öyle mi derken sol kaşını havaya kaldırmıştı. Darılmıyordum elbette. Darılmıyordum yani. Kime darılacaktım ki zaten? İstanbulun Dudullusuna sıkışmış bir tampon döküm atölyesinin üstünde yaşıyordum o zamanlar. Dört Bulgar ve yedi kediyle beraber. Polyester tenekelerini açıyor, boya tabancasını temizliyor, öğlen yemeklerinde pilav üstü tavuk döner yiyordum. Akşama kadar kıyafetlerimden içeri dolan elyaf parçalarının etkisiyle hart hurt kaşınıyor, Bulgarların pet şişelerde getirdiği içkilerin yanında kalın kalın cigaralıklar tüttürüyordum. Kime nasıl darılacaktım ben?

Gerçek isimlerini bile öğrenemedim Bulgarların. Patronun bile bildiğini sanmıyorum ya neyse. Lakapları vardı. Atatürk. Ecevit. Baykal ve İnönü. Köpek gibi çalışıyorduk. Haftanın yedi günü. Sabahtan akşama kadar durup dinlenmeden bir yerlere bir şeyler yetiştirme uğraşında. Tıkır tıkır. Sarhoş karıncalar misali.

Fal bakmayı İnönüden öğrendim. Ufak tefek, simsiyah saçlı, köse bir herifti. Olur olmaz vakitlerde kaymakam geldi kaymakam diye bağıra çağıra ayağa fırlamaktan ibaretti tüm numarası. Gülerdik. Kırk yılda yirmiden fazla şehir değiştirmiş, gittiği her yerde vücudundan birkaç parça bırakmıştı. Dişler. Birkaç parmak. Sol kulağının yarısı. Böbreklerinden biri hatta. Hepsini kaydetmişti. İnönünün define haritası. Yastığının altında sakladığı defterine kaydetmişti kargacık burgacık yazısıyla. Şehirler, mahalleler, binalar, parklar, istasyonlar. Birkaç mezarlık. Bir hastane hatta.

Yapış yapış bir ağustos akşamındaydık. Benim falımda kendi ölümünü gördükten sonra defterini bana emanet etmeye karar verdi. Dükkanın önüne attığımız taburelere kurulmuş çay içiyorduk. Atatürk, Ecevit ve Baykal kol kola verip haftalıklarını ezmek maksadıyla Üsküdar yoluna koyulmuşlardı. Sokak köpekleriyle tinerciler. Çöp kamyonları. Bir yerlerde patlayan bira şişeleri. Ortamızdaki masaya saçtığı kenevir tohumlarına dikmişti gözlerini. Tepemizde cızırdayan sokak lambası. Şakaklarımdaki uyuşma.

Sana muhacirlik düştü G. Avuçlarımın arasında evirip çevirdiğim çay bardağım. Sırtımı duvara yaslamış, çıplak ayaklarımı ileri uzatmıştım. Ben öldükten sonra, ki çok yakında öleceğim, defterimi alıp git. Parçalarımın peşine düş. Göbeğimi kaşıya kaşıya dinliyordum manyağı. Defterimi alıp git. Ne makara olurdu ama. İçi Bulgarca karalamalarla dolu defter elimde, İnönünün daha evvelden ziyaret ettiği tüm o hastaneleri, mezarlıkları, istasyonları, parkları, binaları, mahalleleri ve şehirleri ziyaret etmek. Başladığı noktaya dönmek. Define avı. Oturup kendi kafamı kazımak zorunda kalmazdım belki de o zaman.

Ama olmadı. Defteri kaybettim çünkü. İnönünün benim falımda kendi ölümünü okuduğu o akşamdan tamı tamına yirmi yedi gün sonra. Gömleğimin içine doldurduğum kedilerle beraber paldır küldür dışarı atmıştım kendimi. Diğerleri içerde kalmıştı. Yangının kucağında. Defter elimdeydi, anımsıyorum. Sonrası karanlık ancak. Haberi alır almaz itfaiyeden önce atölyeye ulaşmayı başaran patron siktir etti beni oracıkta. Kaybol lan kaybol. Türkçe anlıyor musun kaybol! Arkasında eniştesi, avuçlarını ova ova kaçak işçi kaçak işçi kaçak işçi diye sayıklayıp duruyordu. Bir şey diyemedim. Belli ki onca zaman benim de onlar gibi Bulgar olduğumu düşünmüştü. Kaybol. Senin için daha fazlası kalmadı burada.

Pıt pıt pıt.

Daha fazlası yok benim için burada. Bahşedilmiş gerçekliğin sınırındayız. Ben, köpeğim, ifritlerim ve Zorba. Duvarlar sadece duvar, apartman boşlukları sadece apartman boşluğu, salyangoz kabukları sadece salyangoz kabuğu olacak yakında. Sertleşecek. Kararacak. Oturacak. Saklanacak yer kalmayacak işte o zaman bizim için. Yolun ortasına bırakılmış paslı bir pala kadar büyümüz olmayacak. Kimler tuttu bizi sapımızdan? Kimlerin kemiklerini parçaladık? Kimlerin etini yarıp kimlerin kanına bulaştık hepsinin tek tek hesabı sorulacak. Toz çöktükten sonra meydana çıkan ilk şeyler darağaçlarıdır zira.

Öyle buyurmuştu rahmetli. Darağaçları meydana çıkmadan evvel yola koyul. Göz gözü görmezken. Nefes alıp vermek imkansızken. Çevrendekiler halen bir şeylerden korkabilir, bir şeyler düşleyebilir, bir şeyler dileyebilirken. İlerle. Öyle yapacağız. Dudulluyu nasıl terk ettiysek öyle terk edeceğiz burayı da. Pıtır pıtır hırsız adımlarıyla. Bir şeyler arayabilecek durumda değiliz çünkü artık. Ne define haritamız var ne maksadımız. Başka bir organizmaya denk gelene kadar sürüklenecek, bir sonraki kaotik dönemin olabildiğince uzun sürmesini umut edeceğiz. Hiçbir zaman yetmeyecek.

İnşallah.

Huzursuzlanıyorlar. Farkındayım. İfritlerim yani. Ben ne rüya görürsem onunla yetinmek zorundalar uzun zamandır. Yosun tutmuş kayaların üzerinde dolanan dalgalar. Rüzgarın etkisiyle eğilip bükülen okaliptüs dalları. Güvercinlerin peygamberinin kahkahaları. Sıkışıyoruz. Ceplerimizin bomboş olduğunu fark ediyoruz mesela ne zaman sonra ilk defa. Üst kata çıkan merdivenin kaç basamaktan oluştuğunu. Evin etrafında kaç bakkal bulunduğunu.

Mide bulandırıcı aşinalık. Yapış yapış. Tıpkı o ağustos akşamında olduğu gibi. Falı kapatıp hiçbir şey konuşmadan dumanlanmıştık. Hava birazcık serinleyene dek. Gözlerimi yolun karşısındaki arsada çürümeye terk edilmiş kamyon kasasına dikmiş vaziyette. Tohumlar cebimde. Ki halen cebimde gezdiririm onları. On yedi minik kenevir tohumu. Ekmek parası için. Hı? Geleceği okumayı öğren G. Herkes geleceğinde ne olduğunu öğrenmek ister. Bi mesleğin olur elinde. İnönü nasıl seriyorsa öyle seriyorum tohumları masaya. Onun karıştırdığı gibi karıştırıyorum parmak uçlarımla. Onun konuştuğu gibi konuşmaya çalışıyor, onun soluğunu üflüyorum dışarıya.

Şimdi toplanalım. Lütfen diyor karşımdaki herif. Neredeyiz? Geçici ikametgahımızın terasında diye bağırıyor hep bir ağızdan ifritlerim. Bağdaş kurmuş oturuyorum. Kül tablası, tütünlük, esrar kesem. Karıştırıp duruyorum tohumları parmak uçlarımla. Her şeyden biraz biraz. Göçebe işaretleri okumakta ustadır. Bulutları tanır, toprağın nemini. Dalgaların melodisini. Akarsuyun kenarında zikre oturmuş ifritlerin etrafa yaydığı titreşimi tanır. Daha fazlası yok burada benim için der. Gırtlağını temizleyip eşikten öteye tükürür. Ateşine işer. Yürür. Doğrudur. Ben yapamıyorum ama. Senin için bir şey kalmadı burada diyor tohumlar. Haklılar.