D Düşüş için D

M ve B burada. Beraber düşüyoruz. Beraber düşmenin de kendine has bir şekli vardır ama. Unutmayalım.

Soğuk. Dışarıda yağan yağmurun gürültüsünü duyabiliyor, sırtımdan aşağıya süzülen ter damlalarının iç çekişlerini hissedebiliyorum. Salonun ortasında dikiliyorum, ellerim ceplerimde. M kapüşonunu çekmiş. Altı gözü ve bir burnu var. B ise köpekle beraber.  Anlamını kendilerinden başka kimsenin kestiremeyeceği düşsel işaretleri takip eder gibiler. İzledikçe zonkluyor göz bebeklerim.

Salonun ortasında dikilmek. M’nin altı gözünde altı farklı güneş ışıldıyor. Madem beraber düşüyoruz. Madem her nefesimizle bir parça daha genişletiyoruz eşyanın etrafındaki koruyucu çeperi. Birbirimizin yıldız ışığı altında yol almayı da öğrenmeliyiz. Huysuzlanıyorum belli belirsiz. Huysuzlanmamalıyım. Dizlerimizin üzerinde yaylanıyoruz. Müziğin sesi rüzgarın uğultusunu bastırıyor. Ne kadar uzatabiliriz?

İstasyona ulaşmak için arabaya bindiğimde yağmur yeni başlamıştı. Gri. Avludaki ağaçların sağa sola savrulurken etrafa yaydığı hışırtı. Kapının dibindeki kırık vazoya dökülen damlalar. Canlı. Olabildiğince. Lacivert yağmurluk, kazak. Temiz pantolon, temiz ayakkabılar, evden çıkmadan evvel dişlerini fırçalayıp saçlarını toparla. Gündelik koşuşturmacaya dalmadan önce tamamlanması gereken açma germe hareketleri. Yoksa çok yanar insanın canı.

M ve B gelecek. Trenle. Gidip karşılamalıyım çocukları. Organizasyon beyanı. Operasyon duyurusu olarak da isimlendirilebilir ama. Gün içinde uğranacak durakları uğrama vesilelerini de dahil ederek yüksek sesle beyan etme hali. Kişisel motivasyona olumlu etkisi göz ardı edilemeyecek düzeyde.

Ne zamandır bu tempodayız? Nasıl bir eğri üzerinde hareket ediyoruz? Kalorifer. Müzik. Yoğun trafik. Üzerinden yağmur damlalarının süzüldüğü camlara vuran stop lambası yansımaları. Sarılı kırmızılı. Her sabah biraz daha güç dönüyorum vücuduma. Bacaklarım, parmaklarım, kulaklarım.

Dura kalka ilerliyordum. Dura kalka ilerlemenin şanı üzerine uzun bir söylev vermiştim zamanında. Kafamda evden istasyona kadar uzanan bir harita, ışıl ışıl. Kendimi yanıp sönen sarı bir  noktacık olarak düşlüyorum. İzdüşümsel  kararsızlık. Geçip gittiğim bulvarlar ise ardımdan kararmakla yazgılılar.

The American frontier began after the Civil War diye bir cümle dolanıyor aklımda. Neden orada anımsayamıyorum. Belediye otobüsleriyle minibüslerin arasından kıvrıla büküle. Yanından geçip gittiğim Suriye lokantalarının görüntüsüyle de iyiden iyiye yapış yapış oluyor işte cümle. Kafamı salladıkça içerde takır tukur gürültü çıkartacak sahipsiz raptiyelerden biri daha. Kim bilir nasıl bir sahneye sabitlensin maksadıyla bırakmıştım onu oraya? The American frontier began after the Civil War?

Yıl boyunca kafama kazınan sahnelerden bahsetmekti niyetim. Hava karardıktan sonra.

Bahçede karşılaştığım turuncu tohumlar. Altı taneydiler. Altısı da bahçenin altı tarafına savrulmuş altı minik kertenkele cesedinin ortasına yuvalanmış tohumlar. Çatırdarken etrafa yaydıkları gürültü yüzünden uykumdan olmuştum kaç gece. Durup dinlenmeden, içten içe titreşe titreşe çatlamaya çalışan tohumlar. Nerede başlayıp nerede neticeleneceğini kestiremediğim türden bir var olma savaşı. Turuncu turuncu ışıldıyordu kabukları.

İkinci olarak yaz sonunda parmaklarıma bulaşan şu tuhaf sıvıdan bahsederdim. Kıvamlı. Gergin. Hani köpeğin ağzından kurtardığım kirpinin iğnelerinden bulaşmıştı bana da. Pembe pembe ışıldıyor, baş ve işaret parmağımın arasında uzayıp kısalıyor, yüzeyine hapsettiği güneş ışınlarının da yardımıyla sıralı vizyonlar inşa ediyordu. Kimsesiz sahiller, terk edilmiş villalar, ıssız sokaklar. Parmaklarımı açıp kapattıkça değişen vizyonlar. Nice kıyamete şahit oldum oracıkta.

Sahildeki yürüyüş yolu boyunca sıralanmış rögar kapaklarının kenarlarından boy veren yeşilliklerin etrafına çöreklenip sabahlara kadar çeşit çeşit tekerleme söyleye söyleye eğlenen cinlerin nefeslerinden yayılan buhar. Yüksekten bırakılırsa aşağıya düşer. Bazen serbest düşer. Bazen şartlı düşer. Her düşüşün sonu çakılmaya varır. Çakılana çivi denir. Çiviye çekiç gerekir. Beş çekiç bir araya gelirse bir kemik zar çevirir. Kemik zarlar altı yüzlüdür. Altı da üstü de düzdür. Rabbim sen dedemin gemilerini yüzdür. Amin, amin, amin.

Amin!

Şimdi duralım. M ve B geldiğinde yıl boyunca kafama kazınan sahneleri anlatmaya başladığımda yani, o sahnelerle gelen hikayelerin etkisinden çıkmış olmam gerekiyordu. Buraya dönmüş olmalı, vücudumu kazanmalıydım. Geriye. Burnumu, dilimi, kulaklarımı. Takıldığım her sahne başka bir parçamı alıkoyuyorken dostlarımı nasıl tek parça halinde karşılayabilirdim?

Çevremizdeki hayat bunca canlılığıyla ve durup dinlenmeden biçim değiştirmeye devam ederken belirlenen sürede A noktasından B noktasına seyahat edebileceklerinden nasıl emin olabilirim? Kırmızı ışıkta yanıma yanaşan tüm araçlardan ayrı bir çağrı alırken? Her suret ayrı bir aleme açılan ayrı bir kapı iken?

İki yanımda sıralanan palmiye ağaçlarına baş aşağı asılmış falcılar vardı mesela. Yüzlercesi. Takım elbiseli falcılar. Şakaklarındaki damarlar kabarmış, kıpkırmızı olmuş suratları ve yere sürten kravatlarıyla meraklı kalabalığın sorularına kimseyi incitmeyecek cevaplar veriyorlardı. Hepsini gördüm.

Limana yanaşmış gemilerden boşaltılan koca koca konteynerlerden yayılan uğultuyu duydum. Farklı farklı ülkelerden ithal edilmiş çeşit çeşit hastalık. Gıcır gıcır cinnet senaryoları. Hiçbir yerde denenmemiş tükenme formülleri, daha önce hiçbir gözün görmediği yaratıklar. Kafanız kırıldıkça bağlantıları tespit etme yetiniz de keskinleşir neticede.

Güç bela birkaç adım atabiliyorum.

Bahçeye çıksam? Merdivenleri tırmanıp odaları dolaşsam? Burada benden önce yaşamış kim var kim yoksa dişlerimi gıcırdata gıcırdata ansam. B halen köpekle vakit geçiriyor. M’nin altı gözünün altısı da yerinde duruyor. Ayaklarımı sürüye sürüye ilerliyorum. Bir noktadan sonra herkes kendi dalgasına bakmaya başlar, biliyorum. Biliyorum da bana ne yani? M ve B’yi tren garından almayı başardığım an nihayete erdi zira günle olan münasebetim.

Rahatım yani. Herkesin keyfi yerinde.  Pencereden bakarsam, güvercinlerin peygamberinin birkaç yüz metre ötemdeki inşaatın sekizinci katında yaktığı ateşin yansımasını görebilirim. Avuçlarımı açarsam şimdiye kadar bir vesileyle dokunduğum herkesin ve her şeyin lekesini tespit edebilirim, tenimde. Geri dönüp M’nin gözlerinde yanıp sönen mucizelerle ruhumu ısıtabilirim. Ama maruz kaldığı hiçbir büyü buradalığın küf kokusunu insanın üzerinden söküp alabilecek kadar kuvvetli değildir maalesef. Hazır beton, maaş bordroları ve bireysel tüketim endeksleriyle kirlenmiş algıyı rehabilite etmeyi başarabilecek bir öykü söyleyebilseydik keşke.

Oturup bir sigara yakıyorum. Etrafta dolanmak manasız. Attığın her adım seni daha görünür kılar ayrıca. Ekşi ekşi hayal kırıklığı kokmaya başlayacak birazdan etraf. Düşüş.  Tüm keskinliğiyle duruyor ortamızda kelime.  Zamanının geleceğinden emin, zamanının geleceğinden emin olmanın verdiği cenabet küstahlıkla silahlanmış halde.  Müzik değişiyor. Adamın biri kadınlarımızı ve çocuklarımızı kölesi edeceğinden bahsediyor. Fraktal geometri.  Midemdeki son variller de havaya uçtu bi yarım saat önce. Şakaklarımdaki zonklama adamın şarkısına ayak uydurmaya çalışıyor. Kertenkele cesetlerinin içinde patlayan tohumlar, parmaklarımın arasında alevlenip sönen kıyametler, palmiye ağaçlarına asılmış falcılar ve limana yanaşmış nakledilmeyi bekleyen canavarlarla çevrelenmiş vaziyette. Ağzımda sakızım, cebimde sigara paketim paldır küldür yol almaya çalışıyorum beyin kıvrımlarımın arasında.

Çıkış? Çıkışı boş verelim şimdi. The American frontier began after the Civil War? Kapının dibindeki kırık testiye dökülen damlalar. M’nin boyu ne kadar uzun. B köpekle ne iyi anlaştı. Bize mi sesleniyor bu şarkıdaki adam? Kuruluyorum.  Ayağa kalkıp silahlanmalıyım belki de.  Çekiç? Daha keskin bir şeyler ya da. Bir sigara yakmalı, şu şarkıyı söyleyen pezevengi bulana kadar da durmamalıyım. M’ye yanaşıp fısıldıyorum, bize mi söylüyor moruk bu adam? Neyi abi? Bilmiyorum. B’nin avucunda kertenkele cesetlerinde saklanan tohumlara benzer tohumlar var.  Kafamda çatlaklar.

Düşüş. Öyle süzüle süzüle değil ama. Ayaklarınızın dibinden başlayıp metrelerce aşağınızdaki kanalizasyon yataklarına dek uzanan karanlık çukurlardan aşağıya bıraktığınız taşların düşüşü gibi bir düşüş. Cup diye bir gürültü kalacak en fazla geriye. Birkaç damla su saçılacak etrafa, bir kararsız kurbağayı ürkütecek en fazla. Boka bulanıp denize kadar sürüklenme sürecimiz.  Nokta. Ne dura kalka ilerlemenin şanı ne de karılarımızla çocuklarımızın istikbali.

Sigaram bitiyor, B avucuma yeni bir bomba bırakıyor. Genişlesin evren. Mutlu mutlu tekerleme söylemeye başlıyorum ben de mecburen.  İçten.

Yüksekten bırakılırsa aşağıya düşer. Bazen serbest düşer. Bazen şartlı düşer. Her düşüşün sonu çakılmaya varır. Çakılana çivi denir. Çiviye çekiç gerekir. Beş çekiç bir araya gelirse bir kemik zar çevirir. Kemik zarlar altı yüzlüdür. Altı da üstü de düzdür. Rabbim sen dedemin gemilerini yüzdür. Amin, amin, amin