ilginç insanların sayısı neden bu kadar az? milyonlarca insanın içinde neden sadece birkaç kişi? bu kasvet verici ve cansız türlü yaşamaktan başka çare yok mu? tek bildikleri şiddet sanki. uzmanlık alanları. şiddet söz konusu olduğunda çiçek gibi açıyorlar. olasılıklarımızı kokutan bok çiçekleri gibi. sorun onlarla etkileşim içinde olmanın kaçınılmazlığında. evime elektrik istiyorsam, bilgisayarım bozulmuşsa, arabama yeni lastik lazımsa, diş çektirmem ya da ameliyat olmam gerekiyorsa onlara muhtacım. beni dehşete düşürseler de anlık ihtiyaçlarım için muhtacım götlere. dehşete düşürmek de hafif kalır bu arada.

ama önemli konulardaki başarısızlıkları ile bilincimi ağırlaştırıyorlar. örneğin her gün hipodroma giderken müzik arayışı, iyi müzik arayışı ile tuşa basıp duruyorum. bütün frekanslarda kötü, tekdüze, ruhsuz, ezgisiz, huzursuz bir müzik çalıyor. üstelik bu bestelerin bazıları milyonlarca satıyor ve bestecileri kendilerini gerçek sanatçı addediyorlar. genç beyinlere akan iğrenç bir salya bu müzik. tapıyorlar bu müziğe. tanrım. onlara bok ver, yalayıp yutarlar. ayırdedemiyorlar mı? duyamıyorlar mı? sulandırılmışlığı, bayağılığı hissedemiyorlar mı?

hiçbir şey olmadığına inanamıyorum. farklı frekanslar deneyip duruyorum. arabamı alalı daha bir sene olmadı ama frekans değiştirme tuşunun siyah boyası soyuldu. beyaz, fildişi gibi, sırıtıyor.

evet, elbette, klasik müzik var. klasik müziğe razı oluyorum. ama klasik müzik hep var benim için. her gece üç dört saat dinliyorum. ama yine de farklı bir müziğe ihtiyaç duyuyorum. bulamıyorum. bulabilmeliyim. bu beni rahatsız ediyor. koca bir alandan mahrum edilmişiz, aldatılmışız. hayatları boyunca iyi müzik dinlememiş ne kadar çok insan var bir düşünün. yüzlerinin çürümesine, düşünmeden öldürmelerine, yüreksizliklerine şaşmamak gerek.

iyi de elden ne gelir? hiç.

filmler de berbat. zaman zaman eleştirmenleri okuyor ya da dinliyorum. müthiş bir film, diyorlar. gidip görüyorum. orda oturup salak gibi hissediyorum kendimi; aldatılmış, kazıklanmış. sahneleri önceden tahmin ediyorum. ve karakterlerin aşikar dürtüleri, onlar için önemli olan, onları iten şeyler öyle çocuksu ve acınası, öyle bayağı ki. aşk sahneleri ise asap bozucu. eski şapka, aynı değerli salya. insanların çok fazla film seyrettiklerine inanıyorum. eleştirmenler, şüphesiz. bir filmi müthiş bulduklarında bunu gördükleri filmlere kıyasla söylüyorlar. bakış açılarını yitirmişler. üst üste gelen yeni filmlerle bombardımana tutulmuşlar. farkında değiller ama kaybolmuşlar. gördükleri filmlerin nerdeyse tamamı bok ve onlar artık boku tanıyamıyorlar, kokusunu da unutmuşlar.

televizyona ise hiç girmeyelim.

ve bir yazar olarak… öyle miyim? neyse. bir yazar olarak başka yazarları okumakta zorlanıyorum. sıkılıyorum. bir kere cümleyi, paragrafı oturtmayı bilmiyorlar. sayfaya şöyle uzaktan bakmak bile insana kasvet veriyor. ve okumaya başladığınızda sıkılmaktan beter oluyorsunuz. tempo yok. şaşırtıcı ya da taze bir şey yok. kumar yok, ateş yok, lezzet yok. ne yapıyorlar? çok çalıştıkları belli. çoğu yazarın yazarken acı çektiklerini söylemelerine şaşmıyorum anlıyorum.

kendi yazım kükremediğinde başka şeyler denerim. sayfalara şarap dökmüşlüğüm var. kibrit alevi tutup yakmışlığım var. “ne yapıyorsun orda? duman kokusu alıyorum.”

“yok bir şey, güzelim. merak etme.”

bir keresinde çöp sepetim tutuştu. süratle balkona çıkarıp üstüne bira döktüm.

boks maçları seyretmek yararlıdır. severim boks izlemeyi. alınacak dersler, yazma şekline, yazı sanatına uygulanacak hususlar vardır boksta. sol direk, sağ kroşe, aparküt, kontra yumruk. iplerde yaylanıp rakibin üstüne gidişlerini severim. tek bir fırsat: değerlendirdin değerlendirdin. elinde sayfalar kalır sonunda; yak ateşi öyleyse, dumanı tütsün.

klasik müzik, puro ve bilgisayar yazıyı haykırtır, kahkahalar attırır. kabusvari bir hayatın da yararı olur.

her gün hipodroma giderken saatlerimi çöpe atacağımı bilirim. geceler benim ama. başka yazarlar ne yaparlar? aynanın karşısına geçip kulak memeleri ile mi oynarlar? sonra da onları mı yazarlar. ya da annelerini. ya da dünyayı mı kurtarırlar? bu sıkıcı tarzda yazmaktan vazgeçsinler ben onları dünyayı kurtarmış sayacağım. o durgun ve eski salya tarzında yazmaktan vazgeçsinler. yeter! yeter! yeter! okuyabileceğim bir şey yok mu? var mı? sanmıyorum. bulursanız bana haber verin. hayır vermeyin. var. biliyorum; siz yazdınız. kalsın. bir keresinde adamın birinden shakespeare sevmediğimi yazmaya hakkım olmadığını anlatan uzun ve öfke dolu bir mektup almıştım. gençler bana kanıp shakespeare okuma zahmetine bile girmeyeceklerdi. böyle bir konum almaya hakkım yoktu. sayfalarca bunu söyleyip durmuştu. cevaplamadım. ama burda cevaplayacağım.

siktir git lan. hem ben tolstoy’u da sevmem.