bir gün, gezintim  sırasında çayırlık alanlardan geçtikten sonra bir kaplumbağa’ya rastladım.  antik bir kentin sırtından bin yıllık bir pıynar ağacının dibine… ilkin kafası dik adımlarımı takip etti, başını sağa sola yavaşça oynatarak . ona yaklaştıkça kaya gibi sert kabuğundan kalp atışlarının hızlandığını duyumsayabiliyordum ve bir kalbinin olduğunu… usulca önce kafasını sonra ayaklarını kabuğunun içine sakladı… ve oralarda kimseler yokmuşçasına sessizce bekledi…

kayaları yararak bir oyuk oluşturmuş pıynar ağacı ise iç geçirdi kederlice;

“kendi kovuğuna saklanan bir karabağa söylese bir ağaç nasıl yok eder bedenini, saka kuşlarından ve ağaç kurdundan nasıl saklanır !!!”

 o an küçük bir çocuk belirdi kimsesiz, sarıldı ağaca kollarını ahtapotun kollarıymışçasına sallayarak.

“hiç bu kadar yaşlı pıynar ağacı görmemiştim” diye neşeyle bağırdı sıkıca tutarken gövdesini.

insanlaşıyordu kaplumbağanın çevresi gün batıya doğru dönerken.  o ise kendini tehlikelerden uzağa saklamıştı, kalp atışları bu sefer kabuğuna vuruyordu –tak tak tak. oysa kimsesiz de sayılmazdı, ot keneleri çoktandır ele geçirmişti yuvasını (bedenini)…

işte tam bu anda bir kadın göründü göle yakın başka bir göçüğün üstünde. bedeni  gölün garantisindeydi. ışık huzmesinin önünde duran  erkeğin cinsiyetine dokunuyordu hazla…

 “nerede benim güzel huzurlu yuvam?”

tüm bunlara aldırışsız bekleyen kaplumbağa sonunda çekingenliğiyle söyledi;

“ancak benimdir tırnaklarımla dünyayı kazıyan ve otları kemiren, yuvasını bedeninin içinde gizleyen!”

derin bir nefes aldı ve kendini kayalardan aşağıya pıynar ağacının başının üstünden yuvarladı.