**Bu makale, sürekli olarak bahsettiğimiz Sitüasyonist Enternasyonel’e giriş niyetine, mevcut Vikipedi makalesinden başka bir alternatifiniz olsun amacıyla yayınlanmaktadır. Afiyetler olsun.**

Zafer, karmaşaya aşık olmadan onu yaratabilenlerin olacaktır.
-Guy Debord

Sitüasyonist Enternasyonel, 20. Yüzyılın ortalarında kurulmuş ve 1968 Fransa öğrenci ayaklanmalarında adını tüm dünyaya duyurmuş, gündelik hayatta estetik ve politik bir devrimi amaçlayan, 1956-1972 yılları arasında faaliyet göstermiş, kıta avrupası orjinli enternasyonel muhalif bir örgüttür. Sitüasyonizmin beslendiği ideolojiler politikada anti-otoriteryen Marksizm ve anarşist sosyal demokrasi; sanatta ise Dada, Sürrealizm, CoBrA, Lettrism ve Enternasyonel İmajinist Bauhaus olmuştur. Grubun amacı kabaca “oyunlar” vasıtasıyla günlük yaşamdaki tahakkümü ve yabancılaşmayı kırarak bireylerin yaratıcı potansiyellerini tamamiyle ortaya koydukları “kurulmuş durumlar” yaratmaktır. Sitüasyonistler 20. Yüzyılda kapitalizmin toplumsal ve günlük yaşama müdahalesi üzerine yaptıkları analizlerle Marksizm’i çağdışılığından kurtarmış ve radikal sola yeni bir rota çizmişlerdir.  “Dérive”, “Psikocoğrafya”, “Détournement” ve “Gösteri Toplumu” gibi önemli analiz ve eylem biçimlerini devrimci terminolojiye kazandırmışlardır.

Sitüasyonistler 1956’da ilk Sitüasyonist Enternasyonel kongresinde bir araya geldiklerinde siyasal bir devrimin gündelik hayatın devriminden ayrılamayacağını biliyorlardı. Onlara göre devrim bir karnaval havasında olmalı ve öncelikle bireylerin yaşayış biçimlerini dönüştürmeliydi. Aktif oldukları 20. Yüzyılda yükselen modernizmle beraber iktidarın ve kapitalizmin yaşamın her anına girdiğinin farkındaydılar, Sitüasyonistler’e göre kapitalist modern toplumda bireylerin boş zamanı yoktu, her an satın alınmış durumdaydı. Aylaklığa kapitalizmin getirdiği yabancılaşmanın bir ürünü damgası vuran Marksist çağdaşlarının aksine Sitüasyonistlere göre aylaklık kapitalizme vurulan bir darbeydi. Boş zamana ve aylaklığa atfettikleri önem ise bu kavramları kapitalizm ve modernizmin getirdiği bu gösteri toplumuna ve onun döngüselliğine bir karşı çıkış olarak yorumlamalarıydı. Nitekim Sitüasyonist’lere göre tüm sistemi yani mevcut düzenin yalnız politik değil gündelik niteliklerini de yadsımadan bir devrim mümkün değildi. 20. Yüzyıl’ın devrim mücadelesi “Gösteri Toplumu”na bir başkaldırı şeklinde olmalıydı.

Gösteri toplumu kavramı ilk olarak Guy Debord’un aynı adlı 1967 tarihli kitabında tanımlanmıştır. Kitap, modern toplumda otantik sosyal yaşamın yerine temsiller ve imajların getirildiğini savunmaktaydı. Debord kitapta sosyal yaşantının oluştan sahip olmaya ve sahip olmaktan da görünmeye evrimleştiğini yazmaktaydı. Gösteri insanları ihtiyaçları olmayan şeylere ihtiyaçları olduğuna inandırmakta, onlara hiç bir realitesi olmayan kaygılar yüklemektedir. Tüketim üzerine kurulu kapitalist düzende bireyler sürekli olarak tüketmeye ve üremeye endekslenmekteler, bunun günümüzde heryer işgal eden reklam panoları, izleyicisini kandırmak ve sindirmek üzerine kurulmuş medya ve hatta günlük sosyal ilişkiler gibi yansımalarını bulmak mümkündür. Gösteri toplumu kendini her an geliştirmekte ve var etmektedir çünkü bu toplumun içine doğan bireyler kişilik tanımlarını tüketim üzerinden yapmakta ve bu nedenle günlük yaşamlarını ve sosyal ilişkilerini bu temeller üzerine kurmaktadırlar. Yeni bir arabanın statü edindirmesi, teknolojik aletlerin artık teknik özellikler üzerinden değil müşterisinin hayatını nasıl dönüştüreceği üzerinden reklam yapması ve hatta marka tüketicilerinin markaların holiganları ve savunucuları haline gelmeleri gösteri toplumunun kendini var ettiği davranışlardan sadece bazılarıdır. Debord bu davranışları “metanın sosyal yaşamı kolonize etmesi”nin bir sonucu olarak görür. Şüphesiz gösteri toplumunun kaçınılmaz sonucu ise yabancılaşmadır. Yabancılaşma Sitüasyonist’lerde Marksizm’deki gibi üretime ve emeğe yabancılaşmadan ziyade daha çok sanatta karşımıza çıkan dünyaya ve otantisiteye bir yabancılaşma şeklinde okunmalıdır. Debord’un ve Sitüasyonist Enternasyonel’in temel amacı bu yabancılaşmayı kırarak bireyleri gösteri toplumunun tahakkümlerinden kurtarmaktır.

Kapitalizmin ve gösteri toplumunun bir sonucu olarak yabancılaşma Sitüasyonizmde karşımıza hayatın anlamsızlaşması ve değerin yok olması şeklinde çıkar. Kapitalizm tüketimi arttırabilmek için sürekli yeni ihtiyaçlar ve bireylerde sabit bir doyumsuzluk yaratır bunlar değerlerin tüketilmesine ve bireylerin artık hayatı anlamsız görmelerine yol açar. Modernizmde, ki bu temellerde  bu sistem hala devam etmektedir, kültür günlük hayattan bilinçli olarak ayrılmış durumdadır.  Felsefe günlük yaşamdan uzak teorik konuları incelemektedir, Ressamlar diğer ressamların anlaması ve yorumlaması için eserler vermektedir, yazarlar yazmanın imkanlarını sorgulayan yazılar yazmaktadır, kısacası halk ve günlük yaşam sanattan uzaklaştırılarak tamamen bir koşuşturma ve tüketme silsilesine dönüştürülmüş durumdadır. Yaratılan bu gündelikliğin dışında “yüksek sanat” halka hiç bir şey ifade etmemekte bu nedenle kendi düşüncelerini oluşturmalarını imkansızlaştırarak salt bir gösteri anlamı taşımaktadır. 20. Yüzyıl avant-garde sanatında görülen kitsch’e övgü de yüksek sanata karşı çıkıştan kaynaklanmaktadır. Bireylerde oluşturulan bu yabancılaşma ise kendisini gösteri toplumu devam ettikçe feshetmez. Bütün bu nedenlerden dolayı günlük yaşamda bir dönüşüm ve devrim elzemdir. Sitüasyonist’lerin en hassas olduğu konu ise devrimden sonra insanların yeni bir gösteri izlemesinden ziyade hayata aktif bir şekilde katılıyor olmaları gerektiğidir. Büyük devrim gerçekleşmeden hayata aktif katılımın ise oyunlar yöntemiyle olabileceğini savunurlar. Oyunlar kurulmuş durumlardır, oyuncular her ne kadar yaşananın bir oyun olduğunu bilse de ciddiyetle oynamalıdırlar. Oyunlarda şu anki sistem ve onun dinamiklerinden başka bir dünya düzeni inşaa ederek deneyimlenir bu sayede bir karnaval havasında geçecek devrimin ve devrim sonrasının provası yapılmış olur. Oyunlar gösteri toplumunun imgelerini reddetme ve yeni bir dünya yaratma amacıyla kurgulanmışlardır.

Gösteri toplumu ve onun dayattığı imgelerin reddedilmesinin bir başka boyutu da “détournement”tır. Détournement kelime anlamı olarak Türkçe’ye ters döndürme olarak çevrilse de “yıkıcılık” veya “yozlaştırma” kelimeleriyle terimleştirilmiştir. Bir sanat ve eylem biçimi olan détournement Sitüasyonizmde karşımıza gösteri toplumunun tanıdık imgelerini bambaşka motiflerde ve çerçevelerde kullanarak dönüştürme ve bu imgelere farklı, çoğu zaman zıt, anlamlar kazandırmak olarak özetlenebilir. Sitüasyonist Enternasyonel Dergisi’nin 1. Sayısında yayınlanan “Tanımlar” adlı makalede Sitüasyonist bir eserden bahsedilemeyeceği, yalnızca daha önceden oluşturulmuş eserlerin détournement  kullanılarak yapılan sitüasyonist bir yorumlamasından söz edilebileceği yazar. Bu tekniğin en önemli etkisi bireyleri yabancılaşmaya yabancılaştırma yani sanata ve günlük yaşama dair yargıları kırarak insanları yeniden düşünmeye teşvik etmek ve gösteri toplumunun imgelerine karşı bireysel imgeleri getirmekti. Pop-art veya sürrealist kolaj gibi akımlarda da karşımıza çıkan bu tekniğin Sitüasyonizm’de ayrışmasının temel noktası kullanılan eserlere kesinlikle telif hakkı ödenmemesi ve söz konusu eserlerin tamamen yepyeni anlamlarda yorumlanmasıdır. Sitüasyonist dérive’in en önemli korkusu tüketime açılmaktır zira kapitalist düzen kendine karşı olan her türlü kavramı popülize ederek tüketime açmaktadır. Kapitalizmin popülizasyon ve indirgeme taktiklerinin en belirgin örneğini Frida Kahlo’nun Marksist eserlerinin kapitalist bir biçimde değerleri düşürülerek pazarlanılması, bir süs eşyasından ibaret haline getirilmesidir. Kapitalizm’in bu kitschleştirme çabalalarının Türkiye’deki yakın dönem yansıması da çeşitli holdingler tarafından desteklenen 11. İstanbul Bienali’nin konusunun Marksist yazar Bertolt Brecht’in Üç Kuruşluk Opera adlı eserinden alınan “İnsan Neyle Yaşar?” cümlesi olmasıdır. Nitekim Sitüasyonizm bu yozlaşmaya kurban gitmemek için 1960’da sanat odaklı üyelerini ihraç ederek yalnız teori odaklı bir harekete dönüşmüştür.

Sitüasyonizmin gösteri toplumunun imgeleriyle savaştığı bir başka alan ise psikocoğrafya kavramı ve bunun bir sonucu olarak birleştirici bir şehircilik kurmaya yönelik “dérive” eylemidir. Şehircilik Sitüasyonizm’de önemli bir yer tutmaktaydı çünkü Sitüasyonist’ler mekanın insanın bilinci üzerinde büyük bir etkiye sahip olduğunu düşünmektedirler. Psikocoğrafya her ne kadar Sitüasyonistler tarafından tanımlanmış bir terim olsa da iktidar, var olduğu andan itibaren kendisini her alanda ve her anda yeniden var edebilmek için psikocoğrafyayı kullanmaktadır. Şüphesiz psikocoğrafyanın en etkili kullanımı Nazi Almanya’sı döneminde görülmektedir. Bu dönemde yeniden inşaa edilen Berlin gibi şehirlerde ihtişamlı, Neo-klasik devlet binaları ve “völkisch” yani geleneksel kırsal germenik mimariyle kurgulanmış evler inşaa edilmiştir; bu iki mimari stil arasındaki çelişkiyle devlet otoritesi pekiştirilmiştir. Psikocoğrafyayı Türkiye üzerinden Ankara ve Taksim Meydanı örneklerinde incelemek mümkündür. Ankara, yeni kurulan cumhuriyet için “inşaa edilen” bir başkenttir. Cumhuriyet öncesi dönemde sıradan bir anadolu kentiyken Atatürk’ün cumhuriyetiyle devletin sarsılmaz otoritesinin bir sembolu haline gelmiştir. Şehirde kullanılan yoğun neo-klasik mimari herhangi bir estetik kaygıdan yoksun fakat totaliter ve güçlü bir estetiği temsil eden, tamamen pragmatik amaçlara hizmet eden bir mimari biçimidir. Sokaklarda, yaşayanlarının dikkatini dağıtarak meşgul oldukları işlerinden uzaklaştıracak hiç bir öğe bulunmamaktadır. Tüm şehir otoyollar ve toplu taşımayla birlikte dakikliğe odaklanmıştır. Sonuç olarak Ankara, modern olduğu kadar otoriter ve kapitalist bir şehirdir ve coğrafyasıyla sakinlerine de bu atmosferi ve bilinci yerleştirmektedir. Taksim Meydanı örneği ise hem otoriter hem de devrimci öğelerle incelenebilir. Meydan, ortasında bulunan Cumhuriyet Anıtı ile devletin bekasının sarsılmazlığını simgelemektedir. Özellikle 1977 1 Mayıs’ı sonrası Taksim Meydanı’nda eylem yapabilmek kısa süreliğine olsa da iktidar sisteminin fethi anlamına gelmekteydi. Gösteri toplumu hem iktidar hem devrim öğelerini Taksim Meydanı imgelemine sıkıştırarak değersizleştirmekte ve meydanın psikocoğrafik öğelerini şekillendirmektedir. Dérive kavramı ise psikocoğrafyayı anlama ve keşfetmeye yönelik bir eylem biçimidir.

Özellikle Les Poetes Maudits arasında Fransız Edebiyatı’nda yaygın olarak görülen Flaneur kavramının politik bir yorumlaması olan dérive en basit biçimiyle şehiri dolanmak için dolanarak onun psikocoğrafik yapısını keşfetmektir. Guy Debord dérive’i deneysel bir eylem olarak tanımlamaktaydı ne var ki kendisi aynı zamanda bu dolaşımın tesadüfsel yönünü reddetmekteydi. Debord’a göre dérive ancak bilinçli ve bir amaca yönelik olduğu sürece işe yarar olacaktır. Dérive eylemleri için Londra Psikocoğrafya Cemiyeti gibi kuruluşlarca psikocoğrafya haritaları oluşturulmuştur.  Bu haritalar ilk olarak bireyin kentlerdeki edilgen konumunu değiştirerek onları kentin içerisinde sürüklenen bir konumdansa kenti keşfeden ve dönüştüren konumuna getirmeyi amaçlar. Debord’un dérive’i gösteri toplumunun işgal ettiği alanlardansa “bakir kalabilmiş tutku çevrelerini” keşfetmeye olanak sağlar. Kapitalist düzen tarafından oluşturulmuş kentlerin başka bir okumunu sunar bireylere. Bir başka Sitüasyonist teorisyen olan Ivan Chtcheglov ise dérive’i “ Deneyim, bir dérive’in bir ayinin yerini başarıyla tuttuğunu gösterir: Enerjilerin bütününü, topluluğun yararına olacak şekilde elde etmek amacıyla onların birbirleriyle iletişime girmesini sağlamakta dérive daha elverişlidir” şeklinde ifade eder. Açıkca görülebileceği gibi Guy Debord’un aksine Ivan Chtcheglov’un dérive kavramı daha mistik ve tesadüflere dayanan bir deneyimdir her ne kadar bilinçli olmadığı gerekçesiyle bazı sitüasyonistler tarafından reddedilse de Chtcheglov’un dérive tanımı da yadsınamaz zira yine gösteri toplumunun dayattığı imgelemler ve imajlardansa bireyin kenti yeniden inşaa etmesi ve kendi imgelerini yaratması temellerine kurulmuştur.

Sitüasyonist Enternasyonel her şeyden önce bireyin düşünsel dünyasını ve bilincini özgürleştirerek yaratıcı potansiyelini ortaya çıkarmayı amaçlayan anti-otoriteryen bir örgüttür. Örgüt gösteri toplumunun kavramları hapsettikleri imgelerin sınırlarının dışına çıkarak yeni anlamlar inşaa etme ve günlük hayattaki yabancılaşmayı kırma yoluyla bu bilişsel özgürlüğün elde edilebileceğini savunur. Dérive, détournement, psikocoğrafya gibi kavram ve eylemlerle günlük yaşamı dönüştürmeyi amaçlar. Sitüasyonist Enternasyonel Dergisi’nde sözedildiği üzere Sitüasyonizm’in başarısı sitüasyonist eserlerde değil gösteri toplumunda bıraktığı tahribatta incelenmelidir. Gösteri toplumunun öğeleri 21. Yüzyıla gelindiğinde hala mevcutken Sitüasyonist Enternasyonel’e başarılı bir hareket demek pek olanaklı olmasa da hareketin ve eserlerin henüz tüketime açılamamış ve kitschleştirilememiş olması kapitalizmle savaşında yenilmekten çok berabere kaldığını göstermektedir.

 

KAYNAKÇA

“NOT BORED! Is an Autonomous, Situationist-inspired, Low-budget, Irregularly Published Journal.” NOT BORED! N.p., n.d. Web. 08 Dec. 2014.

Knabb, Ken. Situationist International Anthology. Berkeley, CA: Bureau of Public Secrets, 1981. Web.

BOYNİK, Sezgin. (2003), Sitüasyonist Hareket ve Modern Toplumlara Olan Etkisi,

Yayımlanmamış Yüksel Lisans Tezi, MSGSÜ, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.

Kolektif. Sitüasyonist Enternasyonel, Altıkırkbeş Yayınları, İstanbul.