kan mı taş mı

bu çılgınlığın nerede, nasıl ve NASIL başladığına dair hiçbir fikrim yok. elimde olan üç beş fikir de nerelerinden tutsam elimde kalıyor, anlatacaklarımı sindirmemde hiçbir işe yaramıyor. bir arabanın içinde birbiriyle ilk kez karşılaşmış insanlarız. sürücü ve arkadaşı-iki kişiler, yanımda oturan ve benim gibi herkese yabancı bir kişi daha ve kafesin içinde ilk kez bir arabaya binmiş şaşkın ve suskun bir kedi- bir kişi daha. gözü kulağı olan beş canlı, çanakkaleden izmire gidiyoruz. kediyi babasının evine götürmek niyetiyle kutuya koymuş kızcağız, tıp okuyormuş. cerrah olacak, topluma faydalı olacak. başımıza ne geliyorsa onun gibilerden geliyor. bana soruyor sen ne okuyorsun diye? nasıl oldu bilmiyorum ama bir şekilde psikoloji okuyuverdim. psikoloji okudum diyorum haliyle, dürüst bir insanım çünkü. mezun oldum, bana psikolog dediler. hayatımda taşıdığım kara leke. temizlemem lazım onu, asla psikolog olmamaya yemin etmişim ama yok, kirlendim işte bir kere. psikoloji okudum ben diyorum. yalan söylemek, güzel bir şey olabilir. yalana hakkı verilsin istiyorum.

empati- bir hastalık olabilir mi? empati bizi nelere sürüklüyor? nasıl çıldırdık hep birlikte böyle ve herkes aklıselim görünmeyi nasıl da güzel başarıyor? adam bana diyor ki, -psikolog demişken, ben hakkariden geliyorum, askerim. suriyede görev yapıyorum diyor. her gün şehitler taşıyorum sırtımda diyor. her gün kaç leş çiğniyorum diyor. arkadaşlarım ölüyor diyor, her gün her gün diyor. kafayı yedim diyor anlayacağınız. yemek yerken kan kokusu alıyormuş. sinirlerine hakim olamayıp karısını dövüyormuş. kaç kez hastaneye kaldırılıp sakinleştirici yemiş. anlatıyor da anlatıyor, zihnim alev alıyor ama sakin sakin dinlemeyi sürdürüyorum. dinlerken de bir yandan bunları kendim yaşıyormuşum gibi canlandırmaya çalışıyorum gözümde. zor. bu nasıl oluyor? neden elalemin yaşadığı şeyleri duyduğum yetmiyor, bir de üzerine bunları kendim yaşıyormuşum gibi hayal ediyorum. manyağım çünkü. neden gözle görülür bir şekilde çıldırmıyorum. neden indirin beni arabadan, bunları bilmek istemiyorum demiyorum. dinliyorum sakin sakin. yangınlarda yanayım da kurtulayım şu huyumdan.  daha fenalarını anlatıyor. burada anlatmak istemeyeceğim şeyleri dinliyorum işte. kaç kereler psikiyatriste gitmiş, hiç işe yaramamış. yaramaz tabi. adamın gerçeği kan. eli, ayağı kan kokuyor, düşleri nasıl kan kokmasın? adam kan kokusundan çıldırıyor. yolda giderken mesela, yemek yerken, uyurken cesetler görüyorum sürekli, diyor doktora. doktor da ona fırıncı örneğiyle karşılık veriyor. bu benzetmeyi ayrı bir paragrafta paylaşarak benzetmenin hakkını teslim etmek istiyorum. teşbihte hata olmaz diyen beri gelsin. her şeyi her şeye benzetelim, herkesle empati kuralım, olmaz ki. bu nedir böyle :

”nasıl ki bir fırıncı ekmeklerle uğraştığı için her gün ekmek görürse, sen de öyle ceset görüyorsun rüyalarında.” diyor. ”çok normal” diye de ekliyor.

aklıma antonin artaud geliyor. bir insanın basit bir çelişki yüzünden kendini öldürmesi için deli olmasına gerek yok, hatta bilakis aklı başında olması yeter, minvalinde bir şeyler söylemiş zamanında. bir de demiş ki, kim pişmiş bomba ve sıkıştırılmış baş dönmesi kokmuyorsa yaşamaya layık değildir, gibi bir şey. o  da kafayı yemiş belli ki. belli ki o da çok hassasmış. o da bomba kokmak istiyor, kan kokmak istiyor çünkü dünyacığımızda ekmek kokusuyla kan kokusu başa baş gidiyor. sorsan bombalardan nefret ediyordur kesin. işte böyle böyle çıldırıyoruz biz. gerçek çılgınlar cesetlerden, kan kokusundan, leş kokusundan savaş kokusundan, ekmek kokusuna geçiveriyor bir çırpıda. bizimki, antonin, durduğu yerde bombalar düşü kurup duruyor. boşuna değil adamın van gogh’u tedavi eden doktorlara, o doktorları yetiştiren sisteme olan öfkesi. boşuna yazmamış: van gogh; toplumun intihar ettirdiği, ismi verdiği bir kitabı. o da bozmuş kafayı, çıldırdı çıldıracak ama çıldıramıyor işte, ipin ucu kopmuyor. bir şeylere alıştırmaya çalışıyor kendini zannımca. ne bileyim, hassas olmak cidden zor.

fırıncı benzetmesine dönersem, bu nasıl bir benzetme, nasıl aklına gelir insanın. adamın işi cesetlerle ve doğal olarak ceset görüyor.  aslında doktor o kadar haklı ki bana kafayı yedirten noktacık, bu. adam mayıncı olmuş, gitmiş suriyelere ama kaldıramıyor. e doktor da bunu bir doktor olarak kaldırdığını düşünse de insan olarak o da kaldıramıyor, haliyle saçmalıyor. durduk yere doktorla da empati kurdum. yok, bu benzetmeyi düşünüp ağzından çıkaran hiçkimseyle empati falan kurmak istemiyorum!

fırıncı, basit: tabii ki işi ekmeklerle, ekmek görüyor, bundan basit ne olabilir ki? asker: işi ceset üretmek, haliyle ceset görüyor- sorun adamın ceset görmesinde değil, bunu rüyalarına da taşıyor üstelik- araba kullanamıyorum diyor yolda savaş alanını görüyorum diyor.

doktor: işi hastalarla doğal olarak her gün hasta görüyor ve kendisi de hasta. asker; her gün ceset görüyor ve bir gün ceset olması işten bile değil. fırıncı, her gün ekmek görüyor ama kimse çıkıp fırıncının ekmek olduğunu iddia edemez, o ayrı. asker çıldırıyor. kafayı yiyeceğim diyor. ben ne yapayım, ilaç da yazmıyorlar, gizli gizli ilaç mı kullansam ben? adamın yaptığı benzetmeye bak diyor, bu ne demek, sen psikologsun sen bilirsin diyor. tüm sakinliğimle adama psikiyatristin de kendisi gibi hastalıklı bir insanlıktan muzdarip, hastalıklı bir insan olduğunu söylemek istiyorum- hatta teorilerime göre insanlığın kendisi hastalık gibi bir şey, demek istiyorum. yaptığı işin bir iş bile olmadığını bana göre çılgınlık olduğunu, eğer bu kadar kötü durumdaysa askerliği bırakması gerektiğini ama artık gördüklerinin belki de ona hayatı boyunca yetebileceğini söylemek istiyorum, bir noktaya kadar söylenir tabi bunlar, düşünce hızıma karşın ağzımdan psikoloji ve psikiyatrinin de çoğunlukla karanlık bir çukur olduğunu ima eden bir şeyler çıkıyor. – içim kararıyor. içim kapkaranlık oluyor. dehşete düşüyorum-  anlattıklarının onu dinleyen doktor için muhtemelen hiçbir şey ifade edemeyeceğini söylüyorum sonra. yaptığı benzetmenin de kişisel bir benzetme olduğunu, kendisini bu koşullarda hele böylesi bir benzetmeyle tedavi etmeye çalışan herhangi bir doktorun bence tamamen çıldırmış olduğunu, bu durumda kendisine bir şey tavsiye eden herhangi bir doktoru çok da takmaması gerektiğini söylemek istiyorum, devam edemeden yanımdaki tıp öğrencisi hanım kız araya giriyor. siz mutlaka bir doktora tedavi olun diyor. adamı bırakıp kıza dönüyorum, adam tedavi olsa kaç yazar bu işe devam ettikçe allah aşkına diyorum, beni çıldırtma diyorum, diyemiyorum, kız sözümü kesiyor. siz mutlaka tedaviye devam edin diyor.

asker, doktorun söylediği çok kafama takıldı diyor. ben de takıldım. çünkü her şeyi geç, fırıncı ne alaka?  kız doktorun benzetmesinin normal olduğunu, neden o kadar garibimize gittiğini anlamadığını söylüyor. ben diyorum ki, o durumda böyle bir benzetme yapan kişi sorumsuz davranmıştır, bu ne demek, aaaa! diyorum. aklıma tacize uğradığı ve atlatamadığı için psikoloğa giden bir kıza psikoloğun söylediği şey geliyor: e ama sen de çok güzelsin. işte, psikologlar psikiyatristler böyledir, kişisel kanılarını bilimsel metodlarla harmanlayarak insanları iyileştirirler.  kız da doktoru savunmak istiyor haliyle. benzetmeyi normal karşılıyor, ileride cerrah olacak, düz mantık seviyor belli ki. benzetmede barınan çılgınlığı fark edemiyor. birinin böbreğinde sorun varsa, böbrek tedavi edilir- nasıl ki hamur cıvık olduğunda, fırıncı un ekliyorsa… onun gibi bir şey. anladım ki insanda vuku bulan her aksaklık, fırıncı örneği ile çözüme kavuşturulabilirmiş.

 belki o asker ya da ona benzeyen başka biri ama aslında asker olarak aynı kişiyi ameliyat edecek bu kız bi gün. kol takacak ona. kanayan organlarındaki kan akışını durduracak. ama savaşın, askerin leş ve şehit ayrımını vurgulayışının, adamın yemek yerken ağzına kan tadı, burnuna kan kokusu gelmesinin nasıl bir şey olduğunu hayal edemediğini düşündüğüm bu kızın, bu insana yaşadıkları konusunda yardım edebilmesi mümkün değil. ama doktor olduğu için, beyin ve vücut kimyası hakkında bildiklerine dayanarak duruma hakim olduğuna inanıyor. akıl vermeyi derhal bırakması gerekiyor çünkü akıl da vermiyor aslında. sadece mutlaka doktora gitmesini söylüyor. adam beş farklı psikiyatriste gitmiş olmamış, gelmiş yırtık donlu benden medet umuyor ama kız bunu anlamıyor. yardımcı olmayı o kadar istiyor o kadar istiyor ki… iyi niyete de empatiye olduğum kadar karşıyım. ha, çok iyi niyetli bir insanım o ayrı. kız benim söyleyeceklerimden ve onların adam üzerindeki olası etkilerinden korkuyor, tedirgin oluyor, telaşlanıyor ve ben ağzımı her açtığımda sesini yükseltip siz mutlaka bir doktora tedavi olun anlamına gelen bir cümle söylüyor. adama dert anlatmaktan vazgeçip, kıza dönüyorum. ya diyorum hangi doktor nasıl ne yapsın bu adama?

adam hala doktorun yaptığı fırıncı benzetmesini tekrar tekrar anlatıyor, belli ki çok dokunmuş ona, belli ki takılmış orada. kız bence benzetmede sorun yok diyor. ben, sence sorun olup olmaması önemli değil, adama dokunmuş işte diyorum; adam kan kokusu alıyorum diyor sen ne diyorsun diyorum, kızın cayası yok. askerin anlattıklarında barınan dehşet dozu artıyor. soruyorum, sadece sen mi böyle şeyler yaşıyorsun, seninle birlikte çalışan insanlar ne durumda? kız otomatik olarak, siz iyi bi doktor ismi bulun doktora gidin diyor. asker, herkes böyle diyor, herkesin sinirleri bozuk bir ben değilim. yanındaki, daha soğukkanlı asker, bunların dönemsel olduğunu söylüyor. kendisi de karısına kızıyormuş yok yere ama hiç sinir krizi geçirmemiş örneğin. bizimki diyor ki istanbula atanırsam kurtulurum. istanbulda çalışırsam karşılama törenlerindeki askerlerden olacağım diyor. bu nasıl bir geçiştir onu da aklım almıyor. devam ediyor, ben gizli gizli ilaç alacağım böyle giderse diyor ve gözümde canlandıramadığım, aklımın almadığı son bir şey daha anlatıyor. katman katman bir de! nasıl bir olaylar zinciri! ‘şimdi olsa yapamam ama o an yaptım işte.’ diyor. yüzünde de gülümseme gibi şaşkın bir ifade. ben bir tık daha çıldırıyorum o sırada. sorumlu asker bu kez yanındakinin dozu aştığının farkında, eliyle onu durduruyor, sus diyor ona. ben susuyorum. Kız, son olarak sakın ha gizli gizli ilaç almamasını, o ilaçların belirli kombinasyonlarla verildiğini, mutlaka terapiye başlamasını söylüyor. kıza fena halde vurasım geliyor, kediye bakıp vazgeçiyorum. kedi olmasa başka bir bahane bulurdum vurmamak için çünkü hayatımda bugüne kadar kimseye vurmuşluğum yok. çok kişiye vurasım geldi ama hepsi hayali, fıs yani.

az sonra duruyoruz. kız tuvalete gidiyor, adamlar ellerinde içinde gofret, baharatlı çubuk kraker olan poşetle geri geliyor. siz paralı tuvalete gittiniz ama içeride ücretsiz vardı diyorlar. kız gülüyor, olsun ya n’olacak diyor? önce gofretten ikram ediyorlar, almıyoruz. ısrar ediyorlar. ben alınca, kız da alıyor. ben gofretle birlikte kafayı yiyorum. hayat devam ediyor dedikleri bu işte. gofretin ağzımdaki tadı gitmeden, baharatlı çubuk geliyor. kız yine çekimserliğini bir kenara bırakmak için önce benim almamı bekliyor. hey allahım, naiflik mi denir buna, her neyse kıza bi daha gıcık oluyorum.  iyi olan ne varsa karşı olmak istiyorum, çünkü iyi olan her şey çok kötü sonuçlar doğurabiliyor. kötülüğün dünyadaki temilcisi olsam keşke. kaygan zeminde dans ediyoruz üstelik ayaklarımız yere bile değmiyor ama yine de kayıyoruz bir şekilde çünkü zemin kaygan. kız bana kedilerle ilgili sorular soruyor. benim aklımda ne savaşlar dönüyor o sırada. hitler’i düşünüyorum, savaş demişken adını anmamak olmaz çünkü. nazik nazik cevap veriyorum yine de. hiç cevap vermek de istemiyorum halbuki. benim kedi yolculukta çok miyavlıyordu diyorum, yazık kahroluyordu diyorum. kızın kedisi suspus hakikaten. ay çok şanslıyım diyor. dilim tutulsun da tek laf edemeyeyim bir daha! taş olsam keşke. empati üzerine düşünmeliyiz diyorum kendime? biz kimiz onu da bilmiyorum. belki de derdim empatiyle değil, kiminle empati kurduğumuzla. yoksa herkesle empati kurarsın ne olacak. mesela ben isteyince hitler’le de empati kurabiliyorum. hayır dünyada kimin  ne halt yediği belli değil, takmışız bi hitler hitler. saçma sapan bir insanın, sadece insanları etkileme gücüyle başarabildiği şeyler akıl alır gibi değil. tek sorun bu. insanlık düşüncesi beni korkutuyor.

sen yine de beni anladığını söylememelisin diyordu enrique villa matas, montano hastalığı’nda. ben, yine de kendimi anladığımı söylemiyorum. ne dediğim belli, ne yaptığım!

benim de şiirlerimde kan geçiyor, bayılıyorum şiirlerimde kan kelimesini kullanmaya. portakal suyu gibi bir şey sanki, hoşuma gidiyor işte. ama ben yemek yerken leş kokusu almıyorum. hiçbir zaman bir insanı öldürmedim. rüyamda bile. bir insanın birisini öldürmesi bana çok da anormal gelmiyor ama bir insan sürekli rüyalarına girmesine rağmen, onu çıldırtacak hale getirmesine rağmen, yemek yerken kan tadı almasına rağmen bu işi nasıl olur da yapar, işte orada çıldırıyorum. çıldırıyorum. neden bu kadar çok insan tanıdım. neden dünyanın her yerinde olup biten cinnetlerden haberdarım. neden tanıdığım birileri polislerin ya da askerlerin başka çareleri olmadığı için o işi yaptıkları fikrine bu kadar sıkı tutunmuş. kazanın doğurduğuna inanıyorsun da, öldüğüne neden inanmıyorsun diyorum kendime. insanlık zaten böyle miymiş yoksa bi noktadan sonra cidden çıldırmışız da akla karayı seçemez hale gelmişiz o yüzden önümüze gelenle empati mi kuruyoruz diyorum. bilmiyorum. hiçbir şey bilmiyorum ve bildiklerimi bilmeme hakkımı kullanmak istiyorum. hassas bir insanım ama sert bir kabukla bunu örtmeye mi çalışıyorum acaba. kendimi dev bir ayna gibi hissediyorum. başkasının yediği yemekleri ben kusuyorum. uzunca bir süre, mesela hayat boyu hiçkimseyle empati kurmak istemiyorum.  her önüme gelenle empati kurduğum için dünyayı çekilmez buluyorum. empati kurdukça kararıyorum sanki. ya da içim karanlık da empati kurunca başkasına yüklüyorum bu karanlığı. adam şehit diyor leş diyor, yine karanlık taraf olmayı başardım, konuşmaya başlamadan önce kendimi tebrik ediyorum ki konuşmaya da aslında çoktandır başlamıştım zaten. ben sadece insanın yapmaktan hoşlandığı şeyi yapmasından yanayım. insan öldürmekten hoşlanan, işini severek yapacaksa zevk alacaksa gelsin beni öldürsün. işkence içinde ölürsem çok canım yanar, muhtemelen kahrolurum-mahfolurum ama öldürüleceksem en azından bu işi sadece zevk için yapan birinin elinde ölmeyi yeğlerim- öyle biri var mı ondan da emin değilim, o da benim fantezim olabilir. acı verme, kan dökme, insan patlatma dürtüsel mi tarihsel mi, insanlık hep mi böyleydi sonradan mı oldu kafam inanılmaz karışık. ama bi konuda eminim, insanların kendilerine wolksvogen araba almak için sürekli birilerini öldürdüğü ve arkadaşlarının sürekli ölmesine şahit olduğu ve ölenleri de şehit ve leş diye ayırdığı bir işi yapması insanlığın düpedüz manyamışlığının göstergesi -mi?

bütün polisler simit satsa, yine de onurlu yaşamayabilirler. tuvalete düşürdükleri simiti  gelip bize satabilirler mesela. ( bu onursuzluk mu?) (onur ne demek?) ama en azından rüyalarına mikroplu simitler girmez herhalde. sonra gidip onu psikiyatriste anlatmazlar, ıslak zemine yapışan susam kokusu alıyorum, rüyamda mikrop bulaştırdığım insanların sümüklü peçetelerini görüyorum. aslında olur mu olur.:

normaldir beyefendi, bakın kasapların bile kan görmekten ölü görmekten psikolojisi bozuluyormuş, cinayet işlediklerinde indirim alıyorlarmış. bunu nereden biliyorum? beynim büyük oranda bir çöplükten oluşuyor. sanırsın ki her şeyi biliyorum. kasaplarla ilgili kanun gerçek mi onu da bilmiyorum ama yalandır diyemem. kan kokusu insanın içine işleyen bir şey demek ki. doktor cevap veriyor: bakterili simitlerden yemediyseniz,  idrarınızda kan görmüyorsanız sıkıntı yok diyor. bizim kazan ölümlerden ölüm beğenmiyor, dirilip dirilip bir daha ölüyor, ben de hiç inanamıyorum bu kazanın öldüğüne. ayrıca o kadar çok polis var ki hepsi simit satsa ortalık simitçiden geçilmez muhtemelen. ayrıca neden simit? herkesin kafası cidden fena karışık. yol boyunca bildiğim, okuduğum her şey aklımdan geçti ama bir yere varamadım. sakin görünümlü, içten yanmalı çıldırışım beni bunu yazmaya kadar sürükledi bir şekilde.

sanki tüm dünya yaşını başını almış, bir ben küçük yaşlarımda kalmışım, sonra bir korku filmi açılmış ve herkes izlemeden bir şekilde salonu terk etmiş ve ben tek başıma izlemişim hep en korkunç yerlerini, öyle hissediyorum. ha, yalnız değilim onu da biliyorum. kim bilir kaç salon var böyle. dünya boş sinema salonu gibi bir yer. merkür kulağa güzel geliyor. venüs de öyle. pluton gezegen olmakta çıktığında, birileri onunla bile empati kurdu, hay allah nasıl bir deliyiz biz! 

ben bir kara deliğim, yazdıklarımı okuttuğum herkesi yutmaya hazırlanıyorum. beni affedin demiyorum ama yine de bana kızmazsanız hoşnut olurum. sevdiklerime sevgiler, sevmediklerim bok yesin (ama onlar da bok yese hoşuma gitmez çünkü onların bok yediğini düşünürken ister istemez kendimi bok yerken hayal ediyorum; ki bu hiç hoşuma gitmiyor. kimse o durumlara düşmesin temennimdir.) (yine de her şeye rağmen sözümü geri almıyorum çünkü almıyorum işte) (kimse benim yüzümden durduk yere bok yemesin tabi, cidden istemem bunu. benimki gönül eğlendirmek). ama allah herkese müstehakını versin. lütfen versin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir