“Bundan böyle bütünüyle yalnızım. Artık size ‘Dinleyin!’ ya da ‘yapmalısınız’ ya da ‘yapabilirdiniz’ diyemem. Şimdi artık yalnızca kendimle konuşuyorum. Artık hiç kimse benim için daha fazla bir şey yapamaz, en ufak bir şey bile. Artık sana karşı bir ödevim yok ve senin de bana karşı bir ödevin yok çünkü artık gözden yitiyorum ve sen de benim gözümde yitiyorsun. Artık isteklerim yok ve senden de bir isteğim yok. Artık seninle savaşmıyor ve uzlaşmıyorum ve seninle arama sessizliği koyuyorum.” C.G.Jung

Bilemedim bu dünyanın işini. Cahiliyim sapın samanın. Yemişim, içmişim, yan gelip insanın ahvaline isim biçmişim sırf içim tam olsun diye. Bir hesaba girdim tutarsa tutar, tutmazsa benden değil diye. Durup günler gecelerce bir mucize aramışım, Hak’la alıp satmışım. Gördüm, değil ki görmedim, kaç kez gördüm, bildim, inandım ama tutup cebime koydum. Kirlendi sonra gene ellerim, unuttum gördüğümü, güya ayan beyana kandım yine, ekmeği, suyu, uykuyu, övüncü. Ağladım, güldüm, korktum, kahrettim, sövdüm, sevdim; ama her boşa düştüğünde adımlarım, taşın üzerine taş oturtamadığımda yani, gene o zaman, ama yine unutmak üzere anladım, can hesabından hiç vazgeçmemişim. Geldi çattı işte, kalmadı bir yolu, nasıl yaşayacağım bu dünyayı şimdi? Ölüp gidince mi bulacağım o uzak yurdumu? Hak, kalmamış ayıbım utancım gerçi ama bir şey ayıptır artık, utanırım; senden sana yolu nasıl isteyeyim?

“Susadığımda kaynak bana gelmezse ben kaynağa gidiyorum. Acıktığımda ekmek bana gelmezse ben ekmeğimi arıyorum ve bulduğum yerde alıyorum onu. Yardım etmiyorum ve yardıma gerek duymuyorum. Herhangi bir anda bir zorunlulukla karşılaştığımda yakında bir yardım eden var mı diye bakmıyorum ve zorunluluğu kabul ediyorum, eğilip bükülüyorum, kıvranıyorum ve savaşıyorum. Gülüyorum, ağlıyorum, küfrediyorum ama çevreye bakınmıyorum.” C.G.Jung

Bir ayağının bileğine bağlansam boynumun zincirinden, ne tozu toprağı varsa yollarının bir bir dilimle toplasam yutsam. Bir uçurumun kıyısına gelsen konaklasan; sorsan sonra tamam mı, devam mı. ‘Takdir senindir’ desem, sırf bunu diyebilmek için yaşamış olsam bunca günü geceyi ömrü: Takdir senindir Doğam.

“Yoksul ve yalın olmak, amansızın önünde çırılçıplak durmak istiyorum. Bedenim ve bedenimin yoksulluğu olmak istiyorum. Yeryüzünden olmak ve onun yasasını yaşamak istiyorum. Kendi insan hayvanım olmak ve onun bütün korkularını ve isteklerini kabul etmek istiyorum. Güneşin aydınlattığı yeryüzünde yoksul, silahsız bedeniyle tek başına duranın, dürtülerinin ve pusuda yatan yaban hayvanlarının avı olan, hayaletlerden korkan ve uzak tanrıları düşleyen, yakındakine ait, uzaktakine düşman olan, taşlardan ateş çıkaran ve sürüleri tarlalarındaki ekini de yok eden bilinmez güçler tarafından çalınan, ne bilen ne de tanıyan ama el altında olanla yaşayan ve uzakta olanın lütfunu alanın ağıtından ve kulluğundan geçmek istiyorum.” C. G. Jung

İstiyorum: Komple beden.
Korkuyorum: Komple beden.
Deniyorum: Komple beden.
Düşünüyorum: Beden için bedenin bir sürelik askıya alınışı. Kendini kandırma.
Sonuç çıkarıyorum: Bedenin yenilgisinin tesellisi.
Felsefeyi bırakmak, istemeyi bırakmakla ilgilidir.
İsteme, bir tatminsizlik durumu, geçmişten miras kalan bir çatlaktır. Onarma iddiasındadır. Yerini o çatlakta yapmış olan madde imparatorluğunun dilini bilmeksizin orada savaşılamaz. Ya delilik, ya da aynı anlama gelmek üzere, aşkla geçilebilir o imparatorluğun içinden. Ve istem, gene tatmin olmayabilir. Zaten bu geçişte istem de bırakılmış, yahut suret değiştirmiş, belki başka bir şeye yönelmiş olacaktır. Şu an bedenler istiyorum. Cinsel-tensel, ama tinsel aynı zamanda, dilime çekebileceğim başka diller, tenime çekebileceğim başka tenler gibi. Zira doymakla pişmanlığın el ele yürüdüğünü çok gördüm. Demek ki doygunluk, tinsel bir onayla yerini bulacaktır. Gene aynı soru: Bedeni mi, zihni mi öne almalı? Önce sessizlik…

“En tehlikeli silahını kendine doğrultmayan kendi üzerine yükselemez. Kendi üzerine yükselmek isteyen aşağı inmeli, kendini kendi üzerine çekmeli ve adak yerine sürüklemeli. İnsan dıştaki görünür başarının, elleriyle/kavrayabildiğinin onu yoldan çıkardığını görene dek başına neler gelecek. İnsan hemcinsleri üzerinde güç sahibi olma isteğini doyurmaktan ve başkalarının sonsuza dek aynı olmasını istemekten vazgeçene dek nice acılar çekilmeli. İnsan gözlerini açıp kendi yoluna giden izi ve kendini düşman olarak görene ve gerçek başarısının ayırımına varana dek daha nice kan akmalı. Kendinle yaşayabilmen gerekiyor ama komşun pahasına değil. Sürü hayvanı kardeşinin asalağı ve belası değildir. İnsanoğlu, senin de bir hayvan olduğunu bile unuttun. Aslında hala hayatın başka bir yerde daha iyi olduğuna inanıyorsun. Eğer komşun da böyle düşünüyorsa eyvahlar olsun sana. Emin ol, öyle düşünüyor. Birilerinin artık çocukluk yapmaktan vazgeçmesi gerekiyor.” C.G.Jung

Otomatizme ağıt yakıldı burada, okudum. (Eş)cinsellik, alkol, uyuşturucu, fuhuş, suç ve özyıkım üzerineydi. Paranoya bastırıyor. Teşvik de edici bir yandan. Diyalektiğin zorla(n)ması. Bir nihayete varacaktır kuşkusuz. Daimi nihayetsizlik: Nihayetçiliğin nihayeti. Sözcük araştırılsın. Kökeni nedir, derhal bulunsun! Çok gülünç geliyor bazen. Yani çoğun. Aslında hep. Azıcık bir dürtme yeterlidir güldürmeye. Yani gördürmeye olan bitenin gülünçlüğünü. Bu bir sinir harbi de olsa. Savaşın ve katliamın yıkımı. Gülünçü. Yapacak fazla bir şey yok çünkü. – Ama bu teslimiyetçilerin dili! – Hayır, sadece korkakların. Mücadeleyle kazanılmış ekmeğin doyumunda, mücadelesizlerin ürkek ve utangaç bakışlarının lezzeti gizli. Yine de paylaşma cömertliği: Galibin taç giyme töreni. Dağıtmazsa, tadını da çıkaramaz. Üstelik mücadele bir yönüyle gösteriydi de. İzleyiciyi doyurdukça doyan gösterici! Karın ağrısı, mide gurultusu, barsak bozukluğu, dengesiz iştah ve oburluk. Mide fesatı. Bedensel ifrat. Hırsızlama ekmeğimi fareler gibi kuytu karanlıklarda kemirenim ben. Rahat yemek, rahat doymak, vicdan muhasebesini ise yemek sonrası sigara vaktine bırakmak isterim. Çünkü sanıyorum, açlıktan alacağım tek olur hükmetmek olacak. Ve henüz hükmetmeye hazır değilim. Ne de toplu olarak hükmedilmeye. Bireysel köleliği tercih ediyorum şimdilik. (Tercih?) Kölelikte büyük bireycilik geliştirdim. Doymuyorum. Doyabilsem, ölürdüm. Ölebilsem, doyardım. Gözümü toprak doyursun. Söylenecek hiçbir şeyim yok mu? Ne fena. Yani bunca neşe sabah sabah, bunca kuş cıvıltısı, şu şafak atımı (şafak gündoğumu muydu, günbatımı mı?) hiç mi bir şey söyletmez insana? Ama şiirden başka, böyle herkese ders verecek, terbiye edecek, hizaya çekecek cinsten bir şeyler. Sahiden de, gündoğumları ve batımları, sanki gülünç olanın, yok hayır, gülünç mefhumunun bizatihi kendisinin kaynağıdırlar. Yani, her şeyin, tüm bir alemin kendisinden hareketle gülünç kılınabileceği iki vakit. Birinde günün tüm hayhuyu, tüm harala gürelesi boşa çıkmış, yerini tatlı, ölüme yazılmış bir uyku ritmine bırakmıştır. Diğerinde, gecenin tüm yükü, bir çıkışa, bir kurtuluşa çizilen tüm haritalar suya düşmüş, hesapsız, plansız ve hatta mesnetsiz (ve bu yüzden zaten tüy gibi bir) hafiflik kalmıştır geriye. Otomatizmi bu son birkaç satırda bıraktım bu arada. Demek hala kürek çekiyorum karşı-akıntıya-karşı-akıntı….


Jung’dan yapılmış bütün alıntılar Kaknüs Yayınları’ndan çıkan 2015-İstanbul basımı Kırmızı Kitap‘tandır.