John Zerzan pekala gezegendeki en uç yazar olabilir. Zerzan’ın görüşlerinin Unabomber’ın Sanayi Toplumu ve Sonuçları’nın yayınlanmasıyla ulusal ilgiyi çekmesi bir ölçüde ironik –ironik çünkü onun yazıları etkilendiği söylenilen bombacıdan çok daha aşırıdır. Zerzan’a göre, insanlığın gözden düşmesi endüstriyalizmle ve hatta tarımla değil, sembolik kültürün kucaklanmasıyla –yani dil, sanat, ve sayılar– başlamıştır. Kültür, bizim büyük kurtarıcımız olarak görülmesinin aksine, bizi gerçekliğin duyumsal [sensational, duygusal] kavranmasından, anın içerisinde kendimizi gerçekleştirmek kabiliyetimizden uzaklaştıran bir aracıdır. Dil, özneyle-sınırlı hale gelmiş bir iletişimdir, sanat sonsuz derecede daha zengin olan gerçekliğin vekilidir, sayılar ise bizim ilgi dünyamızı kurutan hayali bir aynılık [sameness, tekdüzelik] pratiğidir.

Makalelerini topladığı eserleri Reddin Unsurları ve Gelecekteki İlkel, son yirmi yıldır anarşist çevrede izlemekte olduğu ilkelci eleştirinin haritasını çıkarmaktadırlar. New York Times makalesiyle başlayan, radyo ve televizyon röportajlarıyla devam eden şöhreti, başından itibaren Unabomber’i suçlamayan az sayıdaki teknoloji eleştirmeninden birisi olması konumu üzerine odaklanmaktadır büyük ölçüde. Ancak, onun bakış açısı bundan daha derindir. Biyoteknoloji ve genetik mühendisliğine dayanan bir dünyanın gelişmesiyle beraber, Zerzan, kısıtlayıcı bağlardan kurtulmuş yabanıl [wild] insanın büyük taraftarlarından birisi olarak, Taoist bilgelerin, Diojen’in, ve Rousseau’nun geleneğini sürdüren birisi olabilir –belki de etkileri henüz ortaya çıkmamış olan yeni bir geleneğin öncüsüdür.

SORU: Çevrecilik benim için daima daha çok iç karartıcı bir konu olmuştur. Bunun aksine, ilkelcilik ise, insanlarla doğal dünya arasındaki gerilimleri gidermek için mücadele etmesiyle güçlendirici bir şey olarak gözükmüştür Doğa ile çatışma içinde olmak yerine, arzularımızı televizyon ve striptiz alışveriş merkezleri [strip mall] dünyamızın asla yerine getiremeyeceği şekillerde gerçekleştirmeye uğraşmalıyız. Geleneksel çevrecilik ile ilkelcilik arasında ne gibi bir karşılaştırma yaparsınız?
CEVAP: Burada yaptığınız ayrım hoşuma gitti, bana göre verimli bir ayrım. Bence ilkelcilik çevrecilik için bir zemin hazırlar. Bu, bir mihenk taşı veya esin kaynağı olarak, insanların çevreyle ona karşı yabancı bir güç olarak değil de uyum içerisinde yaşadıkları birkaç milyon yıllık döneme gönderme yapar.
Çevrecilik çoğu kez yalnızca çok fazla konuya ana hatlarıyla bakan reformizmle birlikte hareket eder. Ancak, sorunun uzun tarihinin algılanması, doğanın bozulmasının kökenlerinin ve bütün yönlerinin nasıl birbirleriyle bağlantılı olduğununun görülmesine yardımcı olur.

S: Uygarlığın sanat, dil, sayılar gibi temellerini eleştirmenize karşın, alet kullanımını eleştirmekten şimdiye kadar kaçındınız. Bu ilginç, çünkü çoğu kimse alet kullanımını teknolojik toplumuzun doğrudan habercisi olarak görecektir. Hangi noktada alet kullanımının yabancılaşan bir faaliyetle sonuçlandığını düşünüyorsunuz?
C: Basit aletlerin kullanımı ile bugünkü yüksek-teknoloji dünyası arasında düz bir devamlılık olduğuna, bu gelişim çizgisi boyunca herhangi bir yerde hiçbir niteliksel ayrım yapılamayacağına, olumluyu olumsuzdan ayırt eden “bir çizgi çekmek” için yer olmadığına ilişkin iddia sıklıkla dile getirilir.
Ancak benim çalışma hipotezim, hızlanarak veya kümülatif bir şekilde korkunç sonuçlar ortaya sererek işbölümünün bu çizgiyi çektiğidir. Uzmanlaşma bireyi böler ve daraltır, hiyerarşiyi işin içine sokar, bağımlılık yaratır ve özerkliğe karşı çalışır. Aynı zamanda endüstriyelciliği harekete geçirir ve böylece doğrudan doğruya eko-krize yol açar.
İşbölümünü içeren aletler veya roller ortaya bölünmüş insanlar ve bölünmüş bir toplum çıkarır.

S: Geçmiş, daha bütüncül [holistic] ve doğal bir yaşamtarzı için verili teknoloji düzeyinden vazgeçen insanlara ilişkin ne gibi örnekler sunar?
C: Teknikleşmiş veya evcilleşmiş bir varoluştan vazgeçen Kuzey Amerika örneği, “Croatan’a gitmiş olan” yerleşimcilerinkidir. {Bu, Roanoke’de ilk İngiliz kolonisini oluşturan yerleşimcilerin yerel Kızılderili kabilesiyle yaşamak üzere orayı terk etmesine gönderme yapmaktadır. –J.F.} Açıkçası 17. ve 18. yüzyıllarda oldukça az sayıda Avrupalı uygarlaştırılmış ileri karakol mevkilerini terk etmiş ve çeşitli Yerli Amerikan topluluklarına katılmıştır.

S: Yazılarınız Paleolitik [Yontma Taş Devri] dönemin büyük bir kısmını veya tümünü insanlık için bir Altın Çağ olarak sunuyor gözüküyor. Ben, düşüncelerinizin, en aşırı ve kelimesi kelimesine anlamında geçmiş bir Cennet fikrine bağlı olmadığını düşünüyorum. Yaşam bir zamanlar çok daha doğrudan ve tatmin edici olmuş olabilir, ancak bir yerde bizi bugüne getiren bazı kusurlar olmuş olmalı. Sizin, geçmişteki yararlı kavramların bugünkü değer temelinde uygulanmasına karşı geçmiş bir ütopya (ki tam olarak ispatlanması açıkça imkansızdır) düşüncesine kendinizi ne ölçüde bağlı hissettiğinizi merak ediyorum.
C: Tarih-öncesini idealize etmekten kaçınmamız, bunu bir mükemmel durum gibi sunmaktan sakınmamız gerektiğini söylerken haklı olduğunuzu düşünüyorum. Öte yandan, avcı-toplayıcı yaşam, genel olarak, insanların doğaya karşı başardığı en uzun ve en başarılı uyum göstermeye, yüksek düzeyde bir toplumsal cinsiyet eşitliğine, örgütlü şiddetin olmamasına, önemli miktarda boş zamana, eşitlikçi bir paylaşma etosuna ve hastalıklardan uzak bir fiziki sağlamlılığa [robusticity] işaret eder. Bu, her ne kadar mükemmel olmasa da ve belki de bizim için asla tam olarak bilinemeyecek olsa da, bana öğretici ve esin verici olarak gözüküyor.

S: İlkelciliğe ilişkin en sık sorulan sorulardan birisi, taraftarlarının düz anlamında ilkel yaşam şekillerine dönüşü mü amaçladığı, yoksa basitçe yararlı kavramlar için geçmişi mi eşeledikleridir.
C: {Detroit’de yayınlanan anarşist dergi} Fifth Estate, uygarlığa ilişkin kısmi eleştirisinde, uzunca bir süre ne mümkün ne de istenir bir şey olarak görmedikleri gayri-uygarlığa [non-civilization] geri dönüşü amaçlamadıklarında ısrar etti. Ben, gerçek bir “geri dönüş”ün olabilirliğini yadsımak konusunda emin değilim. Eğer düz anlamında bir geri dönüş değilse, peki o zaman ne? Yani ben bunu henüz cevaplanmamış bir soru olarak görüyorum.

S: Pekala, bir an için ilkel duruma düz anlamda geri dönüşün arzulanır olduğunu düşünelim. Yazılarınız sanatı, sayıları ve hatta dili eleştirecek kadar ileri gitmişti. Örneğin dilin olmadığı bir dünyayı gözünüzde nasıl canlandırırsınız?
C: Dilin olmadığı bir dünyayı düşünmek aşırı spekülatif bir sıçrama gerektirir. Bugün bulunduğumuz yerden sembolik olmayan bir iletişime dayanan yaşamı/dünyayı önceden ayrıntılandırmak veya etraflıca kavramak fazlasıyla zordur –tabii ki bazıları bugün varolsa dahi. Freud dilden önce telepati türü bir şeyin egemen olduğunu tahmin ediyordu; atasözünün de dediği gibi aşıkların sözlere ihtiyacı yoktur. Bunlar aracısız bir iletişim yönünde imalardır. Eminim ki siz de daha başkalarını düşünebilirsiniz!

S: Birçok eleştirmen, sembolik kültürü reddetmenizin potansiyel radikali mevcut düzene meydan okuyacak temellerden yoksun bırakması nedeniyle sizi suçluyor.
C: Benim şu andaki [tentative] pozisyonum, sembolik kültürden kaynaklanana karşı yeterince derin bir meydan okumanın ancak bu kültürün reddetilmesiyle mümkün olacağıdır. Yanlış olabilirim, ancak şu ana kadar bu görüş açısını terk etmem için ikna edici nedenler görmedim. Ve bunun yanlış olduğu [wrong-headed] ortaya çıksa bile, tartışma amaçlanmayan şekillerde verimli olacaktır.

S: Teknolojik ilerlemenin rotasının geri döndürülemez olduğunu iddia eden insanlara yanıtınız nedir?
C: Geri döndürülemez olması oldukça olasıdır, ancak bunu bilmenin tek yolu ona meydan okumaktır. Eğer tekno-ilerlemenin rotasının felaketvari olduğu sonucuna varılıyorsa, o halde bunun durdurulması, geriye döndürülmesi gereklidir. Bu bana göre bir temel ahlak meselesidir.

S: Teknolojiye yönelik bu kadar az orijinal ve yapıcı eleştirinin olması bana ilginç geliyor, belki de geri döndürülemezlik duygusunu kendi kendisini gerçekleştiren bir şey yapan budur. Teknolojik toplumun herhangi bir yönüne ilişkin eleştirilere her yerde, ancak bütüne bakanlara pek az rastlanıyor.
C: Bütünün eleştirisine ne kadar karşı çıkılıyor! Örneğin, egemen postmodern etosun belli başlı inançlarından birisi de bütünlüğün reddedilmesi, bizzat bütünü kavrayabilmemizi sağlayacak düşüncenin reddedilmesidir.
Ve genel olarak, sistem böylesine muhalif, böylesine doğasına aykırı bir düşünceyi asla tam anlamıyla ödüllendirmemiştir. İnkar kültürü çok güçlüdür –hakim kültürel söylemde ne kadar az şeyin sorgulandığını düşünün. Yayınlatmak, dayatılmış cehaletin tekelini kırmak çok çok güç. Ancak yine de gerçekliğin bir yarık açılmasını dayatmaya başladığını düşünüyorum. Resmin bütününü, onun temel özelliğini göğüsleyen çok sayıda olmasa da bazı sesleri duyuyoruz.

S: Teknolojinin nötr [tarafsız] olduğu şeklindeki bilindik iddiasıya cevabınız.
C: Teknoloji, bağlamında koparılabilir bir gizli [discreet] bir alet gibi asla nötr olmamıştır. Daima içine yerleşmiş olduğu toplumsal sistemin temel değerlerine iştirak eder ve onları ifade eder. Teknoloji, birarada tuttuğu toplumsal düzenlemelerin dili, dokusu, somutlaşmasıdır. Nötr olduğu, yani toplumdan ayrılabilir bir şey olduğu düşüncesi mevcut en büyük yalanlardan birisidir. Yüksek-teknoloji ölüm tuzağını savunanların bizi teknolojinin bir şekilde nötr olduğuna neden inandırmak istedikleri açıktır.

S: Dizginleri ellerinden bırakmayanlara karşı incinebilir olmamamız için, teknolojinin yavaş yavaş terk edilmesinin dünya genelinde gerçekleşmesi gerekmez mi?
C: Evet, başarılı olabilmesi için teknoloji karşıtı hareketin mümkün olduğunca çabuk küresel olması gerekli gibi gözüküyor. Teknoloji sistemi ve sermaye, küresel ve fazlasıyla birbirine bağlı, ve en zayıf bağlantısı kadar güçlü. Bu gerçeğe teknoloji “vaadi”ne karşı yayılan bir inanç kaybı eklenmelidir. Bu ikisi, bizim lehimize etkili bir bileşimdir, veya öyle olacaktır.

S: Sözde aydınlarımızla karşılaştırıldığında genel halkın teknoloji hakkında daha kuşkulu olduğunu düşünüyor musunuz?
C: Bugün herkes medyadan ve onun teknoloji yanlı mesajından her düzeyde fazlasıyla nasibini alıyor. Ancak Unabomber manifestosunun “aşırı toplumsallaşmış” dediği kişiler belki de daha çok orta sınıf aydınlar olma eğilimindedir, ve bu nedenle belki de teknolojinin siren şarkısına [siren, şarkı söyleyerek denizcileri tehlikeli sulara çeken ve ölmelerine neden olan mitolojik varlık] karşı daha az kuşkuludurlar.

S: Teknolojiyle ilgili meselelerde anlayıştan yoksun olması nedeniyle paylamak isteyeceğiniz düşünür(ler) veya kuramcı(lar) var mı?
C: Teknoloji sorununu çok az anlamış gözüken pek çok kuramcı var. Postmodern “düşünürler”in çoğu, hiçbir şeye karşı çıkmadıkları, muhalif düşünme düşüncesini bizzat reddettikleri gibi basit bir nedenden ötürü konudan uzak durmaktadır. Her şeyi kinik [alaycı], göreci tarzlarıyla kabul ederek, onlar (örn. Baudrillard) hiç şüphesiz ki teknolojiyle yüzleşmezler veya ona direnmezler.
Öte yandan, örneğin, teknolojinin –ve onun entelektüel tamamlayıcısı postmodernizmin– toplumsal varoluşun içini nasıl boşalttığını ve bir anlamsızlık iklimi yarattığını gösteren Lorenzo Simpson’un Teknoloji, Zaman ve Modernite Sohbetleri’ni öneririm.

S: ABD genelinde şehirlere gözetleme kameraları yerleştirilmesine karşı şaşırtıcı şekilde çok az muhalefet oldu. Nihayetinde şiddetli bir geri tepkiyi provoke edecek bir teknoloji uygulamasının ne olabileceğini düşünüyorsunuz? İnsanın klonlanması mı? Beyne yerleştilecek bir bilgisayar mı?
C: Görünüşe bakılırsa çoğu kişi kişisel güvenlik kaygılardan ötürü video gözetimini kabullendi. Ancak, evet, insan klonlanmasının veya biyonik beyinlerin çoğu insanı dehşete düşüreceği düşünülebilir. Benim gibi Ludditler [19. yy’da makinalara karşı çıkan, bunların tahrip edilmesine yönelik eylemler yapan işçi grupları] hiç durmaksızın kolonileştiren teknolojinin yeni istilacı boyutlarının, insanları onun tüm izlerini ve mantığını sorgulamaya sevk edeceğini umut ediyor.
Paul Shepard, Gary Snyder’ın çiftçiliğe olan tutkusundan bahsederken, en basit bahçeciliğin bile genetik mühendisliğe giden yolda bir ilk adım olacağından bahsetmeyi unutur. Bu, diğer bir deyişle, tamamen evcilleştirme [domestication] ile ilgili bir şeydir. Doğaya müdehale etmek ve onu kontrol etmek veya yeniden şekillendirmek, bizi insan klonlanmasına ve geri kalan her şeye götürecek bir yönelime teslim olmak demektir.

S: Teknolojinin değerini sorgulayan dünya görüşü için hangi çevrelerden beklenmedik bir destek gördünüz?
C: Geçen gün bir Latin Amerikalı dostum, günümüzde daha az Üçüncü Dünya halkının Birinci Dünyanın teknolojisini şiddetle arzuladığını söyledi. Bu doğruysa, büyük çok önemli bir kaymanın sinyallerini veriyor.
Keza, bazı gençlerin teknolojinin ayartmalarının [lure, cezbetmeye yönelik tuzak] ötesine bakabildiklerini görüyorum. Bu daha az şaşırtıcı. Ne kadar çocuğun “ilkelci” bakış şekline açık olduğunu bilmiyorum, ancak en azından belli bir ölçüde yayılıyor olması hayati bir gelişme.

S: İlk defa ne zaman “teknolojinin ayartmaları”nın ötesini gördünüz? Her zaman kendinizi belli bir seviyede ona karşı olarak mı gördünüz? Böylesine kapsamlı bir eleştiri geliştirmeye sizi yönelten herhangi bir olay veya çalışma alanı var mıydı?
C: 1970’lerde, başka şeylerin yanısıra “devrim” kavramının bir şekilde oldukça yetersiz olduğunu yavaş yavaş sezmeye başlamıştım. Bu, toplum ve emek tarihinde lisansüstü çalışma yaptığım sırada içimi kemirmeye başlamıştı. Benim için ilk “atılım” İngiltere’deki Sanayi Devrimi idi. Yani, fabrika sisteminin büyük ölçüde toplumsal kontrolün bir parçası olarak uygulamaya geçirildiği açıktı. Dağılmış zanaatkarlar özerkliklerini kaybetmişler, yeteneksizleştirilmek ve disipline edilmek üzere fabrikalarda toplanmışlardı. Bu teknolojinin hiç mi hiç “nötr” olmadığını gösteriyor.
Bu keşif, işbölümün temelde nasıl güçsüzleştirici ve yabancılaştırıcı olduğunu görmeme yardımcı oldu. Teknoloji, içinde barındırdığı toplumsal düzenin köklü değerlerini kapsayan bir sistem olarak görülmelidir. Bu asla basitçe bir “aletler” veya cihazlar meselesi değildir.

S: Sabırsızlıkla bekleyebileceğimiz üzerinde çalıştığınız bazı projeleriniz nelerdir?
C: Nihilizm hakkında bir makale üzerine çalışıyorum, ve bazı kitapları bastırmaya da uğraşıyorum. İnsanların önünde daha fazla teknoloji karşıtı, hatta uygarlık karşıtı eser olmasılı. AK ve Automedia gibi çoğu anarşist yayıncı bile böyle bir düşüncenin önemini veya ilginçliğini kavramış değil.

S: Size Unabomber’a ilişkin birkaç soru sormak istiyorum. Sanayi Toplumu ve Geleceği ilk ortaya çıktığında, ilk başta FC’nin görüşlerini muhtamelen etkileyen kişi olarak görüldünüz. Unabomber çalışması hakkında bir yorumunuz var mı?
C: Sanayi Toplumu ve Geleceği’ni çok çok önemli bir metin olarak görüyorum. Temelde, tekno-toplumun gerek özgürlüğü gerekse mutluluğu [fulfillment, tatmini] nasıl imkansız hale getirdiğini gösteriyor. Çok açık ve anlaşılır bir düzyazıyla, endüstriyelizmin çıkmaz bir yol olduğunu açıklıyor.
Jacques Ellul’in açıkça büyük bir etkisi olmuş, ancak herhangi bir günümüz ABD etkisinin –anarşist veya başka bir türden– olduğuna ilişkin bir bilgim yok.

S: Sonuçta, Unabomber’in yöntemleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
C: Unabomber’in yöntemleri hüsrana uğramanın bir sonucuydu. Besbelli ki, ne tekno-çılgınlığa karşı çıkmayı arzulayan başkalarını bulabilmiş, ne de Sanayi Toplumu ve Geleceği’ni basacak bir yayıncı bulabilmişti –her iki konuda da yıllarca süren çabalarına rağmen.

S: Kendi görüşlerinizin büyük bir sorgulamaya konu olan birisiyle bağlantılandırılmasının imrenilecek bir pozisyon olması gerekmez. Ted Kaczynski’nin tutuklanması öncesinde sıradışı bir olay olmuş muydu?
C: 95 yazında, yakalanmasından önceki yıl, evime girilmişti. İşin garibi, adres defterim ve bazı eski spor ayakkabılarım alınmış, ancak birkaç taşınabilir ve göz önündeki eşyaya ise hiç dokunulmamıştı. Yine o yaz, bazı mektuplarıma postadayken müdehale edilmişti. En azından üç defa göndermeme rağmen mektuplarımın asla yerine ulaşmadığını teyit ettirdim.

S: Birkaç kez Ted Kaczynski ile karşılaştınız, ve iletişiminizi sürdürüyorsunuz. Kişisel olarak onun hakkındaki izleniminiz nedir?
C: Ted’e yaptığım ziyaretlerde, onu nazik, arkadaş canlısı, çok zeki, ve iyi bir espiri anlayışına sahip birisi olarak gördüm. Kesinlikle hava atmıyor, çok sabırlı ve öz-disiplin sahibi birisi olarak gözüküyor. Avukatı Tony Serra ve ben aynı görüşteyiz: Ted kaçık değil.

S: Davasında, dikkat çekmek istediğiniz herhangi bir usulsüzlük var mı?
C: Yargılama olmadı. Yargıcın savunma avukatlarını değiştirme ve savunmasını üstlenme taleplerini reddetmesinden sonra, (ömür boyu hapis için) davada uzlaşmaya gitmeyi kabule zorlandı. Her zaman reddettiği “delilik” argümanı dışında hiçbir alternatif bırakılmadı. Ortaya çıkan gerçek, yasal ve siyasi kurumların onun mahkemeye çıkarak düşüncelerini ifade etmeyi reddetme konusunda bir birlik oluşturduklarıdır. Sistem, ölüm cezasının Ted’in [görüşlerini] duyurma hakkının reddinden daha az öncelikli olduğunu göstererek bunu ortaya koydu.
Konunun çok iyi bir işlenişi, Bill Finnegan’ın New Yorker’da 16 Mart 1998’de yayınlanan “Unabomber’ı Savunmak” [başlıklı yazısıydı]. Finnegan, ikna edici bir şekilde bu bahsettiğim noktaları ortaya koyuyor, ve şu ana kadar bunu yapan tek yazar.

S: Tahmin etmem gerekirse, çok az kişinin Unabomber’in eylemlerini desteklediğini, ancak pek çok kişinin onu bunları yapmaya sürükleyen umutsuzluk ve acizlik duygusunu anladığını söyleyebilirim. Unabomber’a yönelik halkın algısına ilişkin izlenimleriniz nasıl? Eğer varsa, destekçi kitlesinin çekinceleri neler?
C: Davanın, özellikle de büyük yasal gerilimin medyada ele alınması asla bu kadar ödlekçe ve papağanca olmamıştı. Bir kere bile savunma avukatının sürekli olarak Ted’in “hayali” düşündüğü şeklindeki [haber] sızdırmalarını sorgulamadılar. Esas inceleyen psikolog ise seve seve Bill Finnegan’a Kaczynski’nin teknolojik sistemi ve bunun insanlar üzerindeki etkisini suçlaması temelinde hayali [düşündüğünü] itiraf ediyordu! Şaşırtıcı bir siyasi keşif, söylemeye bile gerek yok.
Konuya ilişkin hiçbir bağımsız düşünce geliştirmesine izin verilmeyen kamuoyunun muhtamelen ona gerçekten sempati beslememesinde şaşıracak bir şey yok. Bir diğer faktör ise avukatlarının yargılamayı isteyen bizlere uzlaşma sağlanmasını ve geri çekilmesinin desteklenmesini söylemeleriydi. Ted gönülsüzce onların tavsiyelerine uydu, [insanlara] güvenen bir insandı. (O onlara güvendi, onlar ise ona yalan söylediler, onlar aslında yapmayacaklarını söyledikleri şeyi yaparken –yani onu bir deli olarak resmederken– seçenekleri tükenene kadar onu haberdar etmediler). Tüm bunlar onun taraftarı olduğu şeylere ilişkin herhangi bir adil yoruma açıkça karşıydı.

S: Unabomber’in serüveni anarşistler, ilkelciler ve muhtelif eko-radikaller arasında hafızamızdaki en derin çatlaklardan birisini meydana getirdi. Sizin bu çatlak hakkındaki, ve belki de bunun ilerisine geçmenin yollarına ilişkin düşünceleriniz.
C: Bunun derin bir çatlak olduğundan emin değilim, çünkü bunun belli bir ölçüde iyileştiğine ilişkin işaretler gördüm. Örneğin, yıllık Earth First! [Önce Dünya!] ulusal toplantısında, ’98 Round River Buluşması’nda, Ted yanlısı dokunaklı bir duruş vardı. Ve Live Wild or Die son sayısında (sayı 7) aktif bir şekilde onun davasını ve savunmasını paylaşıyordu. Başından beridir bazı çocuklar arasında yankısı olmuştu; bunun büyüdüğünü görüyorum. Ona karşı daha az antipati olduğunu, Unabomber’ın temsil ettiğiyle birlikte anılmaktan daha az korku duyulduğunu düşünüyorum.
Tabii ki, çatlağın –ki eğer varsa– daralmasının daha büyük bir nedeni, anarşist çevrenin giderek daha teknoloji karşıtı ve ilkelci hale gelmesi –özellikle de daha genç kimseler arasında.

S: Sol’un anarşistler tarafından mevcut reddine karşın, Unabomber’ın sol eleştirisi gördüğüm anarşistlerin yazdığı şeylerden çok daha keskin. Anarşistlerin muhalefet edermiş gibi gözüken tüm otoriterlik biçimlerini reddetmekte katetmeleri gereken epey bir yol olduğunu düşünüyor musunuz?
C: Solculuk –ki bu işçici, üretimci bir yönelim ve “örgütleyici” mentalite demektir– her yerde geriliyor. ’97’de İngiltere’de Class War’ın [Sınıf Savaşımı] ve ’98’de ABD’de Love & Rage’in [Aşk ve Öfke] dağılması bunun açık işaretleri. Ortalıkta hala kalıntıları olsa da, solculuk dodonun [nesli tükenmiş bir kuş] yolundan gidiyor. Bookchin ve Chomsky gibi can sıkıcı yadigarlara eğilim gösteren AK Press bunun örneklerinden birisi.

S: Sanayi Toplumu ve Geleceği, teknolojik tahakküme karşı çıkan yazında genelde gözlenenden daha açık bir psikolojik yaklaşım izliyordu (örn. vekillik [surrogate] faaliyetinin, aşırı kalabalığın etkilerinin, bireysel tatminin tartışılması, vb.) Unabomber’ın, teknolojiyi ve sonuçlarını sorgulayan bizler için çok gerekli, ancak küçümsenen bir yaklaşıma vurgu yaptığını düşünüyor musunuz?
C: Evet, Sanayi Toplumu ve Geleceği’nin esasen psikolojik olduğunu söyleyebilirim. Teknoloji hüküm sürdüğü sürece kaçınılmaz olarak bireye neler olacağı üzerine odaklanıyor. Onun cazibesi ve önemi de buradan kaynaklanıyor, neden okunmasının gerekli olduğunun sebebi bu. Bunun anti-otoriter yazında dikkate alınmayan, ancak insanların ilgilendikleri şeylerle uyumlu bir yaklaşım şekli olduğunu düşünüyorum. Yani çöpe atılmış olmasına rağmen, dünyada birçok dile çevirilmesi dahil olmak üzere, bir yolunu bulup yayılmayı sürdürüyor.

S: Unabomber olayından ortaya çıkan hangi toplumsal etkiler var sizce, eğer varsa?
C: Unabomber olayının “toplumsal etkileri” tek başına gözlenemez diye düşünüyorum. Diğer bir deyişle, Unabomber daha büyük bir fenomenin, teknolojik sistemin bizler ve gezegen için elinde tuttuğu kader hakkında bilincin ortaya çıkmasının sadece bir parçası. Bu görkemli olay, zaten öne çıkmaya başlamış olan hayati, temel meselelerin göz önüne getirdi.

S: Son olarak, bugün bulunduğumuz yerden daha iyi bir dünyaya ulaşmaya ilişkin görüşleriniz.
C: Durumun biyosfer, toplum ve birey için kötüleşmesi –her düzeyde kriz– eski birçok basmakalıp varsayım ve kurum üzerine yeniden düşünülmesi için çok güçlü itki. İşbölümü, evcilleştirme, hatta sembolik kültür ve uygarlığımızın bizzat en temel bileşenleri, tüm bunlar şimdi soru işaretleriyle yüklü. İnkar etme çökmeye başladığında, ’60’ların hareketini fazlasıyla yumuşak ve suni gösterecek bir meydan okumanın düzen karşısına çıkacağını pekala görebiliriz.