İyinin ve Kötünün Ötesinde

Kötünün altında yatan asıl soru şu: İyi nedir? Benim felsefem tamamen bu soruya cevap verme çabasının sonucu. Ben iyiyi, (çoğul halde) “hakikatler” olarak adlandırıyorum; bunun karmaşık sebepleri var. Bir hakikat, somut bir süreçtir: bir karşılaşma sonucunda, genel bir isyan veya şaşırtıcı bir buluş sonucunda yaşanan büyük bir altüst oluşla başlayıp, bu şekilde tecrübe edilen değişime sadık kalmakla gelişen bir süreç. Bir hakikat, aynı anda hem yeni hem evrensel olan bir şeyin öznel gelişimidir. Yeni: kâinatın düzeninde öngörülmeyen şey. Evrensel: her insan bireyini, sırf insan olmaklığı uyarınca (ben buna türsel insanlık diyorum) ilgilendirebilecek şey. Sık sık tekrarladığım bir söz var: Bir hakikatin “aktivisti” olmak gerekir. Bencilliğin insanı bir hakikatten vazgeçmeye götürdüğü her yerde kötülük vardır.

Demek ki, kötülüğü tek bir cümleyle tanımlayabiliriz: tikel veya bireysel çıkarların baskısıyla bir hakikatin sekteye uğratılması. Elbette ki insan her şeye “kadir”dir, her insan… Bir bakmışsınız iyi dediğiniz insanlar işkenceci olmuş, veya barışçıl yurttaşlar sudan sebeplerle insanlara karşı şiddet kullanıyor; bunu her yerde görürsünüz. Bunda ilginç bir taraf yok. Sadece bize insan türünün, adi çıkarların hükmü altında olan bir hayvan türü olduğunu hatırlatıyor, ki kapitalist kâr bunun yalnızca hukuki resmiyet kazanmış hali.

Aslında burada iki yaygın ahlak anlayışı (dolayısıyla iki iyi-kötü ayrımı) devreye giriyor. Rousseau’ya dayanan “doğal” ahlak anlayışı ile, Kant’a dayanan “biçimsel” ahlak anlayışı:

1. Bir “doğal” ahlak vardır, her insanın kötü olduğunu bildiği şeyler vardır. Dolayısıyla, insan türü için bir kötü kavramı vardır. Buna verilen örnek işkencedir.

2. Bir “biçimsel” ahlak vardır, bütün tekil durumları aşan evrensel bir yükümlülük vardır. Dolayısıyla, koşullardan bağımsız, evrensel bir kötü de vardır. Buna verilen örnek, özne olma yükümlülüğü, insanın temel hayvani yanını aşma yükümlülüğüdür. Tam anlamıyla insani bir özne olmayı reddetmek, kötüdür.

Tabii ben bu anlayışların ikisine de tamamen karşıyım. Ben insan denen hayvanın doğal halinin iyi veya kötüyle hiçbir alakası olmadığını savunuyorum. Kant’ın kategorik buyruğunda tarif ettiği o biçimsel ahlaki yükümlülüğün de gerçekte var olmadığını savunuyorum. İşkence örneğini ele alalım. Roma İmparatorluğu gibi gelişmiş bir uygarlıkta bile işkence, kötü addedilmeyi bırakın, zevkle izlenen bir gösteriydi. Arenalarda insanlar kaplanlar tarafından yeniyor, diri diri yakılıyor; seyirciler birbirinin gırtlağını kesen gladyatörleri keyifle izliyordu. Ülkemin, Fransa’nın silahlı kuvvetleri, Cezayir Savaşı sırasında dönemin hükümetlerinin ve kamuoyunun çoğunluğunun onayıyla bütün tutsaklara işkence yaptı. İşkencenin reddi kesinlikle doğal değil, tarihsel ve kültürel bir fenomen. İnsan türü genel anlamda merhamet kadar acımasızlığa da yatkın; her ikisi de aynı ölçüde doğal ve ikisinin de iyi veya kötüyle alakası yok. Acımasızlığın gerekli ve faydalı olduğu kritik durumları hepimiz biliriz; öte yandan, merhametin de başkalarını aşağılamaya denk düştüğü durumlar vardır. İnsan türünün bünyesinde kötü kavramını temellendireceğiniz hiçbir şey bulamazsınız; dahası, aynı şey iyi kavramı için de geçerlidir.

Özne olma imkânı bize bağlı değildir, daima tekil koşullar altında meydana gelen şeye bağlıdır. Örneğin, Fransa’daki Nazi işgali sırasında Direniş’e katılmışsam, yazılmakta olan tarihin bir öznesi olurum. Bu özneleşme içinde, neyin kötü olduğunu ayırt edebilirim: yoldaşlarıma ihanet etmek, Nazilerle işbirliği yapmak vs. Alışıldık normların dışında neyin iyi olduğuna da karar verebilirim. Yazar Marguerite Duras, Nazilere karşı direnişin gerektirdiği koşullar nedeniyle, hainlere yönelik işkence eylemlerine katıldığını anlatır. İyi ile kötü ayrımı, tamamen, oluş halindeki öznenin içerisinde doğar ve bu oluş haliyle birlikte değişir.

Özetle, doğal bir kötü tanımı yoktur; kötü daima, belirli bir durumda, bir özneyi zayıflatma veya yok etme eğiliminde olan şeydir. Dolayısıyla kötü anlayışı da tamamen bir öznenin kendini oluşturduğu olaylara bağlıdır. Kötünün ne olduğunu belirleyen, öznedir; yoksa “ahlaklı” bir öznenin ne olduğunu tanımlayan doğal bir kötülük fikri yoktur. Kötüyü, negatif biçimde bile olsa tanımlamakta çıkış noktası alacağınız hiçbir biçimsel buyruk yoktur.

“Ötekine saygı” ilkesinin, iyi ile kötüye dair ciddi bir tanımla hiçbir ilgisi olmadığının altını özellikle çizmem gerek. Bir düşmanınızla savaşıyorsanız; başka biri için zalimce terk edilmişseniz; vasat bir “sanatçı”nın eserleri hakkında hüküm vermeniz gerekiyorsa; gerici tarikatler bilimi tehdit ediyorsa, “Ötekine saygı” ne anlama gelir? Çoğu durumda asıl zararı veren, asıl kötü olan, tam da bu “Ötekine saygı”dır. Hele ki öznel açıdan adil bir eylemi tetikleyen şeyin, başkalarına karşı direniş, hatta başkalarına karşı nefret olduğu durumlarda… Kötülük sorusunun bir özne için sorulabileceği durumlar da hep bu tür koşullarda ortaya çıkar: şiddetli çatışmalar, zalim değişimler, tutkulu aşklar, sanatsal yaratımlar. Kötü, ne fıtrat olarak ne de yasa olarak var olur. Kötü, hakiki olanın tikel oluş sürecinde var olur ve çeşitlenir.

Benim önerdiğim hakikatler etiği, soyut bir doğru veya olağanüstü bir kötü yerine, somut durumlar üzerinden ilerliyor. Siyasette kötüyü görmek kolay: Yaşam, zenginlik, güç bakımından mutlak eşitsizliktir kötü. İyi, eşitliktir. İnsanlığın tamamının su ve gıda, okul ve hastane ihtiyacının karşılanması için gereken toplam kaynağın, zengin Batı ülkelerinin bir yıllık parfüm harcamasına denk olduğu gerçeğini daha ne kadar sindirebiliriz? Mesele bir insan hakları veya ahlak meselesi değil. Mesele, bütün insanların eşitliği adına, kişisel veya ulusal kâr yasasına karşı verilen temel savaş.

Sanatsal eylemde iyi, dünyanın anlamını aktaran yeni formların keşfidir. Bilimde iyi, özgür düşüncenin cesareti, sağın bilginin sevincidir. Aşkta iyi, farklılığın gerçekte ne olduğunu, birken iki olunduğunda bir dünya inşa etmenin ne demek olduğunu anlamaktır. Akademik alıştırmalar veya “kültürel” ticaret; kapitalist kârın hizmetindeki bilgi; salt bir haz tekniği olarak görülen cinsellik: Bunlar da kötüdür. Tekrar söylüyorum: Bu deneyimleri bütün dünya paylaşıyor. Hakikat etiği, belirli koşullar altında, daima, hakikat adına dört temel kötülük biçimine karşı savaşmaya dönüşür: gerici bilgi-düşmanlığı, ticari akademizm, kâr ve eşitsizlik siyaseti, cinsel barbarlık.

Christoph Cox ve Molly Whalen’in Cabinet dergisi Kış 2001-2002 sayısı için Alain Badiou’yla yaptıkları söyleşiden seçilmiş pasajlar. Teşekkürler e-skop.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir