Menü Kapat

isyan: yeni bin yılın oyunu!

-Tunus isyanı ile başlayan Arap Baharı ve devamında Avrupa kıtasının mülksüzlerinin ayaklanmalarında öne çıkan bazı kavramları uzun uzun düşünmek gerekir: haysiyet isyanı, ruhsal devrim, etik isyan gibi. Çünkü bu kavramlar yaşadığımız gerçeklik terörü ve onu ayakta tutan .. tüketim toplumunu yıkacak kara maddenin simya formüllerini içlerinde taşırlar.

-Bu şiarların ve onları haykıran isyanların en güçlü silahı ideolojiden muaf olmalarıdır. Bu durum birçok eski muhalif için bir zaaf, eksiklik hali gibi gelse de, isyancı iksirinin Gerçek’liğe karşı gücünün bariz delilleridir.

-İdeoloji ve onun gündelikteki politik tezahürlerinin sistemin güvenliği sibopu olarak gördükleri işlevi düşünürsek, isyanın gücünü “tinsellikten” alması onun en dolaysız ve otonom gücüdür. Evet, ideolojiler öldü ama bu asla kötü bir şey değil.

-Dernekçilik, sivil toplum örgütçülüğü, parti bürokratlığı, sendika ağalığı, kültürel muhaliflik, yaşam tarzı anarşizmi, kanaat önderliği ile gibi toplumsalın demir pençeleri altında gelişen muhaliflik idelojisinin kendisi bir tür yaşayan ölüdür.

-Azınlık politikası, kültürel politika, queer, siyaseten doğruculuk, kimlik politikaları, öteki üzerine gelişen tüm politik tahayyülün pratikteki karşılığı sisteme karşı aczin kabulü olan bir teslimiyetçiliktir. Ve hiçte masum bir konum değildir, çünkü gerçek radikalliğe ket vurup, sisteme sürekli kan pompalar.

-Radikal diye pazarlanan-servis edilen ideolojilerin kanaat önderleri yerelde en büyük lokal holdinglerin, küresel çapta ise çokuluslu dev şirketlerin açık ya da kapalı finanse ettiği üniversite ya da enstütüler de maaşlı düşün eridirler.

-Politikanın realitesinden kaçan sözde her entelektüel sanatçı ya da yazar olmuştur. Bu noktada “güncel sanat” gündelik yaşamda politika üretecek cesaretin yokluğu ile popülerleşmiştir. 60’ların isyancı kuşağını yok etmeye yaramış uyuşturucu kültü, Woodstock ruhu, tinsellikten yoksun hazcılık ütopyası bu günkü gösteri toplumundaki muhalefeti tamamen kötürümleştirmiştir. Ve bohem yaşam savunusu-sürdürücü sanatçı camiası bu entelektüel sefaletin üretim merkezi olarak, tüketim toplumuna çalışmaktadır. Özgürlük herkesin herkez ile yatması, her türlü kafa yapıcıyı içmesi, sistemin izin verdiği sınırlar içinde atıp-tutması değilse; yeni isyan köklere, ruhsal direniş mevziine çekilmek zorundadır.

-Gündelik hayatta devrimin –gündelik hayatın eleştirisine, kültürel yıkıcılığın –kültürel eleştiriye indirgendiği disütopya da gerçek sanat eylemi yıkımı, isyanı savunmaktır. Entellektüel sünepelik, korkaklık parlak teoriler ile yaldızlanamaz. Kendimiz yapamazsak bile, gerçeği savunacak cüreti bulmalıyız. Her insan tarihten sorumludur, bunu görmek istemese bile.

-Güncel yerel ya da uluslar arası politik gündemler sistemin bizi içine çekmeye çalıştığı tuzak sistemleridir. Gerçek isyanın güncel politik gündemlere taraf olması, tavır alması beklenemez. Örgütlü hareketlerin yokluğunda küçük hücreler, direniş öbekleri öne çıkacaktır. Sorun bu sistem içinde nasıl ayakta kalacağımız değil, onu nasıl yıkacağımızdır.

-Birleşik Krallıktaki isyan, zamanın ruhuna bağlı olarak Arap Baharından beslenmiş olsa bile, bu isyana dair kurulabilecek en sağlıklı analoji 90’ların ortasındaki Paris Getto ayaklanmasıdır. İsyana damgasını vuran doğrudan şiddet ve göçmen sorunsalı bu bağı netleştirir. Madrit’te yaşanan kitlesel özgürlük arayışı ile Tahrir Meydanı arasında köprü kurmanın daha kolay olduğu gibi. Burada unutulan, kovalan hayalet ise Alex’in yerde yatan bedeninden hala sızan devrimci enerjidir. 21. Yüzyıl Atina’da start aldı, kendine anarşist diyen insanlar bunu kabul etmese bile.

-Mazlumun şiddeti her ne kadar bizlere umut verse de, ruhsallıktan ve yeni bir insanlık emelinden uzak şiddet her an gerici bir yok ediciliğe dönüşebilir. Bu noktada ilkele dönüş özlemi, güçlünün hakim olduğu bir “survivor” düzeniyse, bu alternatifin kendisi de bir anti-ütopyadır. Karşımızdakinin yüzümüze ne kadar vurduğunu düşündüğümüzde, dövüş kulübü ile “sineklerin tanrısı” arasındaki ayrım silikleşecektir. Sorun hayatta kalmak değil, hayatı ele geçirmektir.

-Yağmaladığı televizyona “kara sevdalı yarine sarılır” gibi bağlanarak dükkandan çıkan kaçak göçmen, Marx’ın ya da “tarih ya da sınıf bilincinin” yazarı Lukacs’ın tarih ettiği malın kült değerinin büyüsündedir hala. Oysaki bu fantastik arzu tatmini, ruhundaki kara deliğe ışık tutamaz. Gösteri yedikçe daha çok acıktıran bir bağımlılık illetidir. Bu noktada mahallesindeki mağazayı yağmalayanlar dışında, ilçe dışındaki Sony fabrikasını ateşe veren yüreklerin tektonik hareketlerini izlemeliyiz.

-Gerçeküstücülerin, 1925 tarihli bildirisinin direk hedefi “batı uygarlığının yok edilmesidir” ve bu şiar hala nefes alan en devrimci talep, reddiyedir. Gerçeküstücüler büyük çoğunluğunun sanatçılığa yenilmesi bu fikrin ateşini azaltmaz.. Çünkü bu isyan çağrısının kötü 2000 yıllık batı medeniyetinin ötesine Hermes’e, Gnostiklere, gizli heretik cemiyetlere, simyacılara, dervişlere, Katar şovalyelerine, Hassan El Sabah’a, cadı diye yakılanlara, İznik Konsülünde ya da Ekümenik Konsey de yok edilenlere, Hölderlin’e, Blake’e, Komünarlara, Blanquie’ye, Maldoror’a, Peret’e ve Debord’a dayanır.

Yeni bir insana ihtiyacımız var ya da insanlığın toptan imhasına…

S.E.T. 11.08.2011

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.

paylaşım