Menü Kapat

İntihar

Hayatta kalabilmek için düşünceyi yitirmek zorundaydı. Elini, fazlaca dönebilen bileğini, kafatasının arkasına sallandırdı ve saç derisinin altına saklanmış küçük metal plakayı kaldırarak bilinmezin dünyasından bir kablo kesti. Zilyon çekirdekli beynini tek tuşla otomatik hale getirdi. Yarı otonom bir robot olan Octav insan olabilmenin gücüne en çok yaklaşabilmiş makineydi.

Octav bir insan görüşünüşüyle 25’inde yakışıklı bir iş adamı tipinde kahve makinesiyle benzer devrelere sahip metallik aksamlardan oluşan bir “şey”di. Kim bilir belki çoğu insandan daha fazla insan olmuştu, yalnızca “aşk” ona uzak bir tanımdı. Rutin işleri vardı Octav’ın. Akşamdan biriken çöpleri dışarı köpeği Rutie ile sabah koşusunda atar, terlemediği için duş alma gereksinimi duymaz, kahvaltı yapmaz ve ardından sistemin köle kıyafetlerini giyer Rutie’yi kapatır ve işe giderdi. Evet, Rutie’ye de sevgi besleyecekseniz bir ütü makinesine de sevgi duyabilirsiniz. O kadar sıcakkanlıdır ki Rutie, canım robot Rutie’m. Üstün güçleri yoktu Octav’ın, He-man, Batman ve Pacman misali. Uçamazdı, yumrukları da o kadar kuvvetli değildi. Ona şirketin tahsis ettiği son model Mercedes’iyle gider gelirdi işe. Park etmeden evvel hayranlarından biri olan kadın güvenlikle selamlaşıp içeri daldığı vakit gözler üzerindeydi elbet. İnsanın hükmedemediği her vasfa tam yüzdeyle sahip çıkıp kullanabilen bir kapasite düşünün bir de asıl görevi yıkım olan zilyon insan. Octav kendini kapamadan önce son baktığı şey bir küre buluttu. Ona göre bir küreydi o bulut kütlesi, hesaplayabilip eninden bir de yükseklik katmıştı hayal edip. Üzerine bir şehir inşa etmişti; insan elinin değemeyeceği tüm iyi robotlar ülkesi. Octav’ın yaratıcısı “kötülük” olmayan bir şey yarattığı için pişmandı. Hayalgücü vermişti ona, sevmeyi öğretmişti. Yalnızca aşk yoktu hayatında. Ofisteki tüm kızlar birer kahve ikram ederlerdi ona, o iki ilgili ve pür dikkat dinleyen, değer veren gözleri görebilmek için. Bunun dışında robotumuz sekreterinden su dahi istememiştir. Yemek de yemezdi zaten. Zorda kalsa şayet, iş yemeği ya da kızların ısmarladığı kahveler vesaire karın bölgesindeki mekanizmadan onları çöpe dökmesi yeterliydi.

Çok düşünceli bir robottu octav. Günlük görevlerinin bitmesini beklemesine de gerek yoktu zilyon çekirdekli beynin. O kafaya aynı anda milyon şey takabiliyordu. Octav kişisel psikoloğuna yönlendirilmişti Dr. Aisah’ın. İnsansı bir robotta robotsal olmayan sorunlarla bir elektrik süpürgesinin karşılaşması ile eşdeğerdi bir psikolog ile görüşmek. Diploma oldukça afili bir yerdendi, ama Octav’ın ona anlatacaklarını anlaması için bulunduğu ortamda bir insanın dünyasında olduğu kişiden uzaklaşıp hiç kimse olmalıydı. Kimsenin anlamadığı, dilini bilmediği, bilse de konuşamadığı bir “hiç kimse”. Mevlana’yı da biliyordu Octav. O pek çok şey bilirdi değerli olan ve az değer gören. Bu dizeler de onlardan bir kaçıydı rutin işlerinden olan tuttuğu günlüğe yazdıkları:

Farzet ki, yazdıklarımı anlayabildin

Ya anlayamadıkların

Ya yazıp da sildiklerim

Ya yazamadıklarım

Mevlana bu teknolojiye öldüğü zaman itibariyle erişemese dahi sözleri gelecekten bir robotun geçmişten bir dayanağıydı. O sebeple 2. randevuya doktoruna teşekkür edip defterinden devam etti.

Günümüz insanları çoğu şeye çare olamadı. Onların sözleri düşünceleri ve eylemleri aniydi şeffaf ve kaygandı. Hiçbir şekilde vücut bulamaz, bulsa da muhtemelen bir mutant oluştururlardı. Hastalıklıydılar çok. Octav’a haklı gelen her düşünce diğerleri için çekinikti, bir tutunsa birinin kulağında bir logar kapağı açılırdı oradan. Gelen kokuyu mandalsız bedevi Octav dışında kimse duymazdı. Bu koku iyi düşünceye karşı bir barikattı. Mandallı burunların iyiden zerresi kalmamıştı artık.

Her konuda fikir beyan edenleri sevmezlerdi insanlar. Çok konuşmak mantıklı veya boş konuşmak olarak türlere ayrılsa dahi mandallı kafalar türe inemeyecek kadar sığdılar. Onlara her tür fikir gürültü gelir, beyin borularını tıkar. Dinlemez oldukları için o borular pas tutar. O paslar ettikleri kelimelerde tükürük gibi çıkar. Octav’ın eklemlerini esnetmek için kullandığı yağ gibidir bu paslar. Gün ışığında tükürükler yüzlerde kızarır ve kızarıklıkları gösterecek bir ayna bulamazlar.

Octav dayanamadı. Dayanamazdı. Mevkiye ve sistemin köle giysisine gördüğü saygıyı görmeyen en az onun kadar iyi bir sürü yaşayan vardı kanlı canlı. Sahte tüm ilişkilerin ailelerde yok olduğunu okumuştu bir yerde, “anne” diye de bir kavram. O, insanların hak ettiklerinden daha fazla güzelliklere sahip olduğunu biliyordu. Bahçelerdeki solmuş güller için ağlıyor, savaş olan ülkeleri düşünmesi intihar düşüncesine bir tuğla daha ekliyordu. Dünya hep kötülerin elindeydi. Dayanamıyordu düşünmeye. Dayanamıyor, dayanamıyordu düşüncelerinde var etmeye. Her şeyi zilyon çekirdek zihninde enine boyuna hayal edip savaşı bile yaşamış kadar hissedebiliyordu oturduğu deri koltukta kendini. Octavca her pisliğin bu kadar net görülebilirliği madden bir kabloya bağlı olsa da, intihar eyleminin çalıştığı şirketteki konumundan ötürü olanıydı. Çok haber oldu. Onu mevkisine yerleştiren doktor sahte bir cenaze töreninin ardından Octav’ın ikizini devreye sürecekti. Yalnız bir farkla: Oscar kötülüğü işleyen bir dikiş makinasına daha çok benziyordu. Octav’ın bu sistemde iyiliği baştan bir hataydı. Bir daha tekrarlanmayacak bir hata.

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.

paylaşım