Menü Kapat

İçimdeki boşluğa da alışveriş merkezi açın!

Eskişehir çok değişti azizim. Çok değil 5-6 yıl öncesi. Bilemedin 7. Şimdi espark’ın olduğu yerde fabrika bacaları ve yıkıntı bir iki bina vardı. Etrafında ağaçlar olan iki duvarımız ve içinde oturduğunuzda ayaklarınızın yere değdiği koltuk yüksekliğinde iki ufak duvar daha vardı. Dışarıdaki duvarlar yoldan görünmeyi engelliyordu. Tabi ilk yıllar için geçerli bu. Lise hayatımın yarısını geçirdiğim bu yerde takılmaya başlayalı 3 sene olmuştu ve artık kafanız o duvarların üstünden görünüyordu. Bunun 2 nedeni var. Yere atılan boşaltılmış alkol şişelerinden ve izmaritlerden yükselen zemin ve uzayan boyunuz. Sit alanıydı. Tarihi eserdi. dokunulamazdı. Etrafına güvenlik şeridi çekilmişti. İçeri girmek tehlikeli ve yasaktı! Bacalar yıkılabilirdi.

Hatta sakarya ya da istikbal gazetesinde birbirimizi alkolün de etkisiyle sopayla kovaladığımız fotoğraflar yayımlanıp üzerine ” bacalar birer tehlike unsuru” başlığı atılmıştı. Bize hiç öyle gelmiyordu. O iki duvarın arasında onlarca insanla tanıştım. hala görüşürüm bir çoğuyla. Kimisi 70lerin altkültürü olan punk akımından etkilenmişti. Bende öyleydim o zamanlar. Ortak noktanız o kadar çoktu ki.. Evden çıktığımda (bilenler için söylüyorum) önce turuncunun önüne eğer orda değilse insanlar turuncunun içine eğer orda da değilseler “sote” dediğimiz o iki yıkık duvarımızın arasına gidiyordum. mutlaka birileri vardı. telefona gerek yoktu. Kızlar duvarın yola bakmayan tarafındaki arka tuvaleti kullanırdı. erkekler yola bakan taraftaki duvarın içine işerdi. Yüksek alkollü bira tüketilirdi genelde. extra ya da kırmızı tuborg. Gazete madde bağımlısı gençler için harika biryer olduğunu söylüyordu oranın. Ve derhal belediye tarafından merkeze bi hayli yakın olan bu yer paklanmalıydı. Bacalar yıkılırdı maazallah. Sonra balici tinerci çocuklar insanlara tecevüz ederlerdi. Ama hiçbir zaman etmediler. Şarapçılar yolda size bıçak çekip haraç kesebilirlerdi. Ama hiç yapmamışlardı. Bir çoğu para isteyecek kadar net konuşamazdı bile. Ağızları kayardı. Şarap kafa yapmazdı onları. Hem alkole para mı dayanırdı. Karışımları vardı. kolonya mazot ve su içeren. Evet yakıtlarını almadan kafa olamazlardı. İstanbul-eskişehir arası uçak seferi kadar zarar vermezdi çıkardıkları gazlar bu mazotu yaktıklarında. Bacaların karşısındaki kılap gençliğin 3000 motor jipleri kadar da yakmıyorlardı kilometrede. Ama gazetecinin rahatsız olduğu kitle bizdik, şarapçılardı, tinercilerdi, balicilerdi. Yıkılan bacaların altında kalmamızdan korkuyordu sağolsun. O bacalarda aşklar yaşamıştık. o iki duvarın arasında yıkılması imkansız dostluklar kurmuştuk. Tinerciler ve balicileri bende sevmezdim. Anlaşamazdınız.Frekansları yüksekti. Ama biraradaydınız. Ama şarapçılar güzel adamlardı. Dünyanın son azizleriydiler chinaskiye göre kaçıklarla birlikte. Onlara değinmek istiyorum.

Son tanıştığım Celal dayıdan bahsedeyim evvela. Türkiyenin her şehrini gezmişti. Erzurumluydu. İstasyon parkında bulabilrdiniz onu. İki büklüm gelirdi yanınıza “merhaba gençler” diyerek. Sizin ona kötü davranmanızdan ve dövmenizden korkardı. Çünkü bir gece önce mahallenin gençleri tarafından “huzur bozuyor” diye ağzı burnu dağıtılmıştı. Neden yaptılar dayı sana bunu? dediğinizde bilmiyordu cevabını. Sinyal çekerek yaşıyordu. Hani yaz kış aynı paltoyla gezen uzun kirli sakalları olan sokakta korkabileceğiniz türden insanlardandı. Bazıları korkarak bazıları allahın katında sevap kazanmak için veriyordu parayı. 5 liralık otelde kalırdı eğer ihtiyaçlarından artırabilirse parayı. İhtiyaçları ucuz iki paket sigara alkol, mazot, kolonya, su, belki yemekti. Bir halısaha maçı çıkışı istasyon parkında tanışmıştım onunla. yanımda cüzdanım yoktu ama halısaha için aldığım paradan biraz artmıştı. Bende alkole yatırmaya karar verdim. Aldım ve parka gittim. Geldi muabbet ettik. Anlattı, anlattı, anlattı… Bi kaç arkadaşım gelmişti telefon edip. Hepsinden korkuyordu. Her gelenle tanıştırıp korkma abi benim arkadaşım bize birşey yapmaz diyordum. Bütün polisleri tanıyordu. Bütün istasyon görevlilerini, makinistleri, biletinizi delen takım elbiseli öğrenci kimliği sorucuları. Trene para vermiyordu. Polis park sana emanet diyordu. Tamam. bunlar kardeşlerim benim sorun yok dediğinde gidiyorlardı. Ertesi gün yine gitmiştim. Doktorlar caddesinde (bilenler için) mc donaldsın karşısında gitar çalan tipler oradaydı. İki arkadaş bi şarap alıp gitmiştik. Cigara dönüyordu. Gitar çalan çocuklarla cigarasını paylaşıyordu. türkü söylüyordu. bizle de paylaştı. Sonra tipler gitti doktorlar caddesine. Celal dayı ve dilsiz arkadaşı birde benle arkadaşım kaldık. şarabımız bitti. Celal dayı alkol alın dedi. Yok yeter dayı bize, muabbetine geldik zaten dedik. Paramız yoktu halbuki. Cebinden para çıkardı. son 10 lirası. gidin ne içiyosanız alın dedi. Ne kadar olmaz desekte. O zaman gelmeyen birdaha parka dedi. Otel parasıyla bize bira aldırdı zorla. gitti çuvalından cips çıkardı. Hiç kimse size bu kadar samimi ve içten birşey ikram etmezdi. Ama gazete bacalardan korkuyordu işte. O da tanışmış olacak ki Celal dayının hayatını kaybetmesine dayanamazdı. Sit alanıydı tarihi eserdi. Girmek tehlikeli ve yasaktı!

Zalim ali vardı birde. Alemin muhtar sikeni. Bİr kıza sevdalıydı. Köyüne gitti kaçırmaya kızı. Kızın annesi muhtarı aradı bir ayyaş kızımı kaçırmaya gelecek sokmayın köye dedi. Köylü toplandı. Zalim ali yi sokmamaya kararlıydılar. Yola dizildiler. Muhtar gitti konuşmaya. Sertti muhtar.3000 motor jipi olan bir kılabırı ikna edebilirdi bu sertlikle. Ama zalim aliye sökmezdi. “Muhtaar muhtar sen benim kim olduğumu biliyor musun? dedi. “Bana muhtar siken derler!” 5 yerinden bıçakladı muhtarı. İçerde yattı sevdası için. Kızı alamadı belki ama alemin en delikanlısı oydu. Arkadaşı niyazi vardı. Lise müdürümün sınıf arkadaşı. Aynı siyasi meseleden içeri girmişlerdi. Müdür dudaklarının yanından sarkan bıyıklarıyla 2 ay içinde serbestti ve lisemde müdürdü. Ama niyazi yıllarca içerideydi ve yeri köprü altıydı. Sevmezdi müdürü. Müdürde bizi sevmezdi. Gazetede fotoğrafımız vardı. Madde bağımlısı yazıyordu üstümüzde. Okulun armasıyla bizi o halde gören şikayete geliyordu okula. Umrumuzda değildi. Ceketi ve okulun kravatını takmamak güzel bir çözümdü. Niyazi birgün alaturka tuvalete sıçar pozisyonda oturmuş toprağa bakıyordu. Kafasını iki elinin arasına almış düşünüyor gibiydi. Ama bekliyordu. Naptığını sorduğumuzda ” kenevir tohumu ektim, çıkmasını bekliyorum demişti” Az ileride taş gibi kızlar masalarında en zengin ve yakışıklı oğlanları bekliyordu. Farketmezdi. İkisi de beklemekti neticede. Muhtar siken Zalim Ali ve Niyazi hep beraber takılırlardı. Paraları bittiğinde kahveye giderlerdi. Oturup çay söylerlerdi ama çay hiç gelmezdi. Çaycı gelip biraz para sıkıştırır ceplerine ve “siz çay içmezsiniz alın bunla istediğinizi için” derdi. Demezse olacakları biliyor gibiydi. Belkide hatırlıyor gibi.. Niyazi ve Zalim Ali biraz daha yasadışı işler yapardı. Çalardı, çırpardı, gasp ederdi, soyardı.. Anlam verirdiniz çalmalarına. hırsız demeye diliniz varmazdı. Aynı köprünün altındaydınız. Ve hepinizin oraya geliş hikayesinde ortak noktalar vardı. Birbirinize zarar vermezdiniz. Az ileride terkedilmiş bir kadın tren beklerdi, üstünüzden ağlayarak araba kullanan mutsuz insanlar geçerdi, kılapta yüzler mutlu gibiydi ama bizim kadar eğlenmiyorlardı. Dj’in performansına beş çekerdi tren düdüğüne karışmış sevda türküleri Zalim Ali’nin.

Sote’nin etrafını birgün demir levhalalarla çevrilmiş gördük. Yıkılma tehlikesi olan bacaların tuğlaları tek tek numaralanıp sökülüyordu. Tarihi eserdi çünkü. Tuğlalar yeniden aynı sırayla dizilecek sanırdınız. Sit alanıydı. Kazı yapılamaz sanırdınız. Sotenizdi. Elinizde alınmayacak sanırdınız. 3 katlı 110 dükkan içeren 1000 araçlık otoparkı olan nezih, temiz bir tarihi eser halini aldı bir yılda. Sökülen tuğlaları merak ederdiniz. Sadece merak etmekle kalırdınız. Alışveriş merkezinin içinden baca geçmesi insanların aurasını olumsuz etkileyeceği için orada değildi.

Birde arı sinemasının karşısındaki yanan un fabrikasının -bilenler için- temizlenmiş boşalan arsası vardı. Eskişehirin göbeğinde boş bir arsaydı. Artık belediyeye aitti. Oralarda yılda bir kez “Nostalji film günleri” olurdu. Açık hava sinemasında eski türk filmleri oynardı. Bedavaydı. Duvardaki perdeye yansıtılan filmi 100lerce kişi izlerdi. Yılmaz Güney’i bile izlemiştik orda. Merak edenler varsa diye söylüyorum. Orası artık kanatlı alışveriş merkezi. Ha en üst katında sinema var evet. Giriş 10 lira falan.

Bursa yolunda eskişehirin batıya doğru büyüyen bir şehir olduğu kanısına varan devlet planlamacılarıyla ortak çalışma sonucu neo alışveriş merkezi açıldı. E bundan sanane diyecekseniz esnafa bir sorun “işler nasıl” diye.

Eskişehir artık bir sanayi kenti olacak diyorlar.5 yıl içinde nüfus 3 katına çıkacak diyorlar. Bir şehrin büyümesi öncelikle açılan alışveriş merkezlerinden anlaşılırmış. Burası zaten birçok şeyin şehri. kültür, sanat, öğrenci ve bilim, eğlence ve alışveriş merkezi şehri. Birde sanayi gelirse rahatımız iyice bozulacak.

“Sanayi için şehrin 1-2 kilometre dışında birçok tarla var oralar uygun.” diyorlar. Merkezde alışveriş merkezi sayısı nüfus 3 katına çıktığında yeterli olmaya bilir. Bende onlara diyorum ki “Yediniz bitirdiniz lan benim içimi kuruttunuz. İçimizi boşalttınız. İçimdeki boşluğa da alışveriş merkezi açabilirsiniz artık ! “

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.

paylaşım