sancılı bir hiçlikle başlayacak her şey.
idrak etmekte çektiğin zorluğa, aklını uyuşturan “var olma”nın korkunç boşluğu eklenecek. hissizliğin hüküm sürdüğünde ve hissedemediğin baharlar gelip geçerken mevsimler içinden,
sen
aynada gördüğün sureti tanımayacak kadar yokluğa bulanmış olacaksın.
resimler, tanımsız yüzler, özlediğin ve nefret ettiğin sesler, aşikar olduğun hüzün ve tüm bunların ortasında, tek kelimenin içine sığdırılmış iki hece; “hayat”

adam o kadar sinir olmuş ki “BU NE DÜNYA KARDEŞİM SEVEN SEVENE, BU NE DÜNYA KARDEŞİM BÖYLE” diye şarkı yapmış.

bilmek değil inanmak
önemliymiş
miş miş. mak mek mok.
ne dedin, duyamadım?
bir tek bana mı öyle geliyor yoksa gerçekten de öyle miydi.
bazen böyle olur, gerçekten öyle değildir bana öyle gelir.

neden yanımda değilsin,
mutlu bir yerde misin.
bakın düz bir şekilde söyleyeceğim.
iyi dinleyin.
KARANLIKTAN KAÇAMAZSINIZ.
bakın ve görün.
bakıyorsunuz ama görmüyorsunuz. sıkıldım
çok sıkıldım yalanlardan
peki doğru bilgi mümkün müdür deyip felsefeye bağlayayım mı he?!
ÇOK SIKTIN
diye bağırmak istiyorum.
sadece boğuluyorum.
bu dünya niye böyle…
kapı ardına kadar açık bekliyorum neden gelmiyorsun?
yağmurun altında koşamadık,
hayal ediyorum güzel günleri
fakat çok uzak
kilometrelerce özledim diyordu uzak mesafe ilişkisi yaşayan kız
“bekle beni” diyordu Cem Karaca
aralarında sadece kilometrelerce mesafe mi vardı yoksa görünmez duvar mı
yaşayın dünyayı doya doya
bir gün yok olacağınızı umursamadan
ardınızdan kalan bir mezar taşıyla hatırlanacaksınız. hatırlayan son kişi de öldüğünde mezarlığın yanından geçen arabaların müziği kısmamasını dileyeceksiniz.

değişimi hissediyorum, değişimi görüyorum.
devran dönecek!
bir soru;
kavrulmuş şarkılar mı daha güzel, orijinalleri mi?
-bilemedin.