Hoşlandığı kadına itirafta bulunamayan genç bir erkeğin monologu

Kafan dumanlı. Esrik dumanın sardığı düşünce ve arzular, derin gölgeli bir ağacın dallarına takılmış. Birinden etkileniyorsun. Suni bir kapılma mı bu, yoksa eyleme döküldüğünde; duyguların aynasında seyredildiğinde, şöyle başından tırnak uçlarına kadar seni titretebilir mi. Bilmiyorsun ki henüz denemedin. Uzak şehirlerin ve eskimemiş, taze bir derinin hayalini kurduğun ilkgençliğin; o flörtöz takılmaların aklına geliyor. Aşka ve cinselliğe dair ikna edici bilgilere sahip olmadığın, sevişme olasılıklarının bile kasıklarını terlettiği; dudağının üstündeki bıyığın tüy gibi göründüğü toyluk zamanların. İşveli bir cümlenin peşine kapılıp park bahçe, alnın havada dolaştığın günler; cehaletin sarhoşluğuyla tatlı tatlı ağzını yalıyordun. O dönemleri özlüyor musun, zira deneyimlerin kafanda kurduğundan pek uzaktı. İşler tahmin ettiğin gibi gitmeyince argonun püsküllerine, hınç ve çekememezlik duygusunun sadizme varan hışımına tutunmuştun. Evet, böyleydi ama ulaşamamanın, paragraflarca düşlemenin, o cahil çocuk cesaretinin erotize bir yanı vardı. Bedenini ilk defa birinin görecek olması, saçlarınla anaç bir ilgiyle oynayacağı, sıcak nefesini boynuna üfleyeceği anların kurgusu; zihnini tatlı tatlı ısıtıyordu. Hoşlandın ama şu gençliğini doksan kuşağında yaşamışlar gibi açılamıyorsun. Korktuğundan ya da çekindiğinden değil. Hayal kırıklığına uğrayacağın türden sıradan bir hayatla, estet olmayan bir yaşam tarzıyla karşılaşmaya tahammülün kalmadığı için. Değmeyecek bir ihtimali kafanda çok büyüttüğüne ikna olup kıçının üstüne çökmen korkusundan.

Kişiler, aşk duyumunun romanlarda, şiirlerde güzel olduğuna; gerçek yaşamın bunu kaldırmayacağına çoktan hükmetmişler. Tamam sen de nitelikli çapkın, yılların erkek güzeli değilsin. Bazı boyunduruklardan henüz kurtulamamış, ergenliğini 15 ay önce sinsi sinsi, ancak terketmiş; toyluğu çok yakında, bir adım geride kalmış birisin ama bu tutku yoksunluğuna kızıyorsun. Aşk diye bir şeyin varolduğunu ve yer yer, cinsellik gibi insanın içini iflah olmaz derecede gıdıklayan şımarık ve yabanıl bir arzuya galip gelebildiğini biliyorsun. Yaşadığın mahallenin sokaklarında kanlı göğsü elinde, küfürler savurarak intikam sözcükleri söyleyen kavgaya aç tipler cirit atarken; ülke berbat bir kültürel dejenerasyonun eşiğinde oyalanırken; senin düşüncelerindeki bu absürt nezakete ne gerek var. Gördüğün bunca felaket, nasıl oluyor da seni hala kaba saba bir insan hurdasına çevirmeye yetmiyor. Yetmiyor mu, ben çoktan o insanım. Hem şu, ucu aşınmış sırtlan dişlerime; kirli dumanlar çekmekten çöl tozları gibi sararmış, dağınık; minesi kireçlenmiş şu hayvansı dişlerime bir bak. Sadece onları seyretmen bile yeter, sadece on beş ayda erik moru hatlarla yaşlanmış şu suratına bir bak. Gözlerin, bir mide bulantısına benzemiyor mu, yalana mecbur hissetmekle ne kadar da renk deformasyonuna uğramışlar, söylediğin her yalan gözündeki bir mimiği birim birim bulandırmış. Çok düşündüğünü, buna değmeyeceğini; çok vakit geçmeden harekete geçmeni söyleyen arkadaşının telaşlı zaman algısının dış dünyanın gerçekliğine yakın olduğunu biliyorsun, hala nasıl da liseli hoş ergenler gibi, ilk itirafların; ilk buluşmaların heyecanını yaşıyorsun. Aslında yaşamıyorsun, yüksek ihtimal kendini kandırıyorsun. En olasılık dışı cinsel tatminin veya aşk duyumunun incecik iğne ucuyla bile uyarılsan, apatik biri gibi hiç kıpırdamazsın. Evvelden beri böyleydin. Sen kendini kandırıyorsun. Şimdi kendi kendine bunları söylediğin gibi bunu ona bir bahaneyle söyleseydin, dinlemeye tenezzül bile etmeyecekti. Üstelik artık lisede değilsin ve artık insanlık, ülke; kaba bir telaşın, yaşam kalitesi düşük ham bir duygusallığın; daha da kötüsü, piramidin en altındayken göçükten kurtulup nasıl hayatta kalacağının hesabını yapıyor.

Aristokrat bir ailenin dandy’si, çocukluğu şatolarda en değme peyzajcılar tarafından yapılmış bahçelerin serin rüzgarında ve gece toplantılarının tılsımıyla geçmiş bir mirasyedi de değilsin ki; ne bu tripler. Sen yaşamı ne zannediyorsun. Sadece dumanlıyken kadınlara bir eceymiş, tanrının en gözde tasarımlarıymış gibi davranıyorsun. Fransız simgecileri bile, kendi afyonlu dönemlerinde bunun bir inci dizme işi, bir şiir yani besbelli bir yalan olduğunu bilirlerdi. Ah şu ilkgençliğinde okuduğun romanlar, ürperen omurlarını izleyene dönmüş, eşelenir gibi giyinen; yarı çıplak kibar fahişelerle dolu bol tasvirli roman sahneleri.. duygu dünyanı sarsmasalardı; bir markete, bir hırdavatçıya girip vasıfsız bir eleman olarak çalışır; ömrünü şimdiki şımartılmış aylaklığına kıyasla daha işe yarar şekillerde yakardın. Kişiler, roman sayfalarının birer fiction olduklarında ısrarcı. Oysa sen yazarlarının yaşamöykülerine hakimsin. Bütün tumturaklı ve değme aşk romanları, yaratıcısının belleğinin ikinci yaşamını sunuyor, bunu çok açık bir biçimde biliyorsun. Takıntılı fakat naif aşklara, bu insanların hayal güçleri tılsımlı bir ayna tutmuş. Zaten bir gerçekliği olan hisler; bir gölge kazanıp yalazlanmış. Hoşlandın ama söyleyemiyorsun. Uzaktan gördüğünde, her gün içinden çıktığı iş hanının önündeki üçüncü sınıf kafeteryanın sinekli masasına oturup döküntü camın ardından, iyiden iyiye ulaşamama hissiyle canın sıkılarak; onun omuzbaşlarını seyrediyorsun. Mevsimden mevsime. Bu bir doksanlar platonik aşkı olsa ve hakkında üç mısra, fena olmayan; serbest nazımla şiir yazsan ve ona atfetsen ikiniz de şöhret kazanırdınız ama sen çıldırdın mı, ne yapıyorsun. Sana yakıştıracakları tek şey röntgenci bir sapık olduğun olacak. Tellerin gerildiği, cinsiyetler arası tutkulu ilgilerin patolojik bulunduğu kaypak bir yüzyıla girildi. Yandaki bisikletçiden, köşedeki notere kadar; çevredeki bir çok insanın radarındasın ve yedi yirmi dört buralarda cirit atışın haliyle şüphe çekiyor. Keşke, önce karnını doyurmayı akıl edebilseydin. Yine de onun patlıcan moruyla, kiremit kızılı arasında gidip gelen; yumuşak bir fıstık yeşili ve firuze mavisiyle kelebek gibi açan saçlarını, hayata cahil bir liseli ergen fevriliğiyle seyretmeyi seviyorsun.

Birisi “işin ne” diye sorarsa yazarım bile diyemiyorsun. Yazan eden biriyim demeye belki cesaret gösteriyorsun. Bu sürat çağında sanki tarihselleşecekmişsin gibi kendine Beatrice araman da, suyunun suyu; homeopatik bir zırvalık artık. Kötü bir sevişme, hurdalık gibi kokma ihtimalin; bütün düşsel olasılıklarını çürük karpuzlu bir çöp suyunun kirinde boğacaktır biliyorsun. Olsun, yalnızca seyret. O asla ulaşılamayacak şeyin iç gıcıklayan zevki. Gerdanına asılı yuvarlakları. Ancak içine sütyen giymediğinde hatları seçiliyor. Memeleri, tam da dilediğin gibi bitkisel bir küçüklüğe sahip. Yaprak gibi bir kumaşın altında ne güzel duruyorlar. Bacaklarını, uyluklarına kadar açık olduğunda seyretmekten daha dokunaklı bir haz alıyorsun. O hafif maskülen adımlarla titreyen hoş yağ dilimleri. Hoşlanıyorsun ama hala taze bir çocukmuşsun gibi hoşlantını dile getiremiyorsun. Belki de bu, bir yazının güzelliğine feda edebileceğin usta işi bir yalan. Tıkanıklık dönemlerinde bataryaları bu formülle işleteceksin. Yine de her şeye rağmen, yeteneksiz bir çapkın olmaktansa; kavuşana kadar yere göğe sığdıramadığı bir yosmayı, ona ilk yakınlaşmasında ilgisinden ayıklayan; frengili bir Baudelaire olmak, seni çok daha cezbediyor. Aynen, hala şu on dokuzuncu yüzyıl fantezilerinden kopamadın. Yine de güçlü duyguların, çiğ bir devirde; bir şeylere göğüs germek anlamını taşıyacağının ve aşkın ömrünün çok kısa olacağının; çünkü tutkuların tecrübe edildikçe mekanize hale gelip sıradanlaşacaklarının bilincindesin.

Yalanlarının maden suyu dilinde eriyor, hiç utanmıyor musun! Neden utanacakmışım. Çünkü yalan söylüyorsun. Hayır, edebiyatın konusu olabilecek güçlü duyguların iyi bir yazı uğruna suistimal edilebileceğini biliyorsun. Belki de kadınları seven basit bir hetero değil, yazı yazmayı seven takıntılı bir nevrotiksin. Ama insanlar bu düşüncelerini bilse, süslü cümlelerle zar attığını; bunun iğrenç olduğunu düşünecekler. Hayır, onlar hislerinde korkak ve kendilerine saygısız kimseler; yanına neredeyse pek az şairin yanaşmaya cesaret edebildiği Kötülük Çiçekleri’nin en sanrılı cümleleri, kadınlara duyulan taşkın arzulara atfen yazıldı, bilmiyor musun. Tüm bu düşüncelerin, bir an gelecek yazıya dökülecek ve insanların tepkilerini gizli gizli takip edeceksin.

2 replies on “ Hoşlandığı kadına itirafta bulunamayan genç bir erkeğin monologu ”
  1. Hayatın arayış zamanlarımda cevapları birden karşıma çıkarmasında bir ironi bulur, nüktedanlığıyla alay ederdim. Şimdiyse gitgide bundan büyüleniyor, soru sormaktansa evrenin önüme attığı cevapları aramakla vaktimi geçiriyorum. Sürekli hayret etmenin hazzı! Tanrıdan yaşam kırıntısı için heyecan yalvardığım günler geride kalmış gibi.
    Aşkla var oluyor, hayatta hissediyor, aşık olmaktan sıkılmıyordum. Oksitosinle birlikte vücuduma ilham pompalanıyor gibiydi. Sonrasındaysa ben de bitik düşmüştüm. Kafamdaki aşk imajıyla dışarıda gördüklerim birbirini tutmuyordu fakat gittikçe azalan öfori hissini sımsıkı tutup bırakmamaya çalışıyordum. Bugün aşkla ilgili son kez düşünmeye karar vermiştim ki bu yazıyı gördüm. Yine hayret, yine hayretle gelen cevap bulma hissi, yine aşık olma isteği. Bilinci, ruhu kirlenmiş, Baudelaire’in yosması, Baudelaire olabilir mi yeniden? Aşkını ve ilhamını tekrar bulabilir mi?
    Yazdığınız ve beslediğiniz için size, cevaplar için evrene teşekkür ederim.

    1. :) Ne güzel yazmışsınız, kötü bir gece; güzel bir yorum, ben teşekkür ederim.

      Son sorunuza ne demeli, bana kalırsa, formlar; şartlar, isimler değişse de insanlar üzerinde dolaşımda olan karanlık veya aydınlık bir tinsellik söz konusu. Baudelaire muhakkak var, bir yerlerde bir biçimde yaşanıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir