hiçbir şey olmadığında olan binlerce şey adına

Her şeyin birbirine yaklaştığı saatlerin başlangıcına doğru yaklaşıyorlardı ve bunun farkındaydılar. Saatlerdir sadece gerektiğinde, o da kısa cümlecikler ve kelimeler kullanarak yürüyorlardı. Kış mevsiminin ortalarında rastlanan, aslında soğuk olan ama güneşin parlaklığı nedeniyle sıcak bir gün muamelesi yapılan ve erken geç demeden sahanda sucuklu yumurta kahvaltısı yapmak üzere kendini sokağa atan insanların kalabalığı ve kabalığı nedeniyle çekilmez hale gelen o güzel günlerden biriydi, tam olarak söylemek gerekirse. Havanın bu hali, şehirden oldukça uzak oldukları, hatta sık korularla bezenmiş kırlık bir alanda oldukları da göz önüne alındığında, akıllı ve tok bir sokak köpeğinin mutlu bir aceleyle yürüyüşünü ilk bakışta andıran yürüyüşleri sırasında hiç mola vermemiş olmalarının bir açıklaması olarak bile kabul edilebilirdi. Oysa her şeyin birbirine yaklaşmaya başlamasıyla birlikte yüzlerinde gittikçe artan bir gerilimin varlığı okunabilir hale gelmeye başlamıştı, sanki aceleleri vardı.

Kafasında kırçıl gri bere olan, daha yaşlı olana ilk defa yürüyüş tempolarını değiştirecek kadar net bir sesle, “sanırım yetişemeyeceğiz,” dedi. Daha yaşlı gözüken, gözleri gittikçe daha koyu bir griye doğru yaklaşan diğeri, “çok önemli değil, kaçacak halleri yok ya,” diye yanıtladı. Bu esnada durmuş ve yere çömelmişti. Büyük ihtimalle avcı ceketinin göğüs cebinden sigara çıkartıyordu. Diğerinin durduğunu fark edene kadar üç dört metre daha ilerlemiş olan açılır kapanır kürk bir kulaklığa sahip şapka giyen ve gittikçe daha koyu bir maviye yaklaşan sıkıntılı gözlerindeki sıkıntıyı saklamaya gerek duymadan “acele edin ve lütfen sesiz olun, iyice yaklaştık,” dedi. Ceketinin göğüs cebinden çıkarttığı sigarayı yakmadan rüzgârın esmesini bekledi, biraz ilerdeki ağaçların yapraklarında kendini hissettiren rüzgârın ona ulaşmasına ramak kalmışken ağaya kalktı, burnunu adeta rüzgârın içine soktu. Bekledi. Hepsi onu bekledi.

Sigarayı pakete geri koyup ilerlemeye başlayan diğer beş adama yetişecek kadar hızla yürümeye başladı, gökyüzünü sonbahara yakışan bir ışık kızıla boyamaya başlamıştı, fark etmemiş gibi davrandı. Bu ilerdeki ama çok ilerdeki denizin koyulaşan rengini iyice belirgin hale getirmişti, vadini içine doğru inmeye başladıklarında rüzgârın taşıdığı nemin ve kokuların yoğunluğu iyice artmaya başladı. Büyük ihtimalle farkında olmadıkları alınlarında tomurcuklanan ter damlacıklarının ve yüzlerini rüzgâra gömmek ister gibi başlarını hafifçe öne uzatmalarının nedeni de buydu. Yine bu dakikalara denk gelen, adımlarındaki gevşemenin sebebi rüzgârın nem ve koku dışında taşıdığı akarsu sesinin gittikçe yükseliyor, hatta diğer tüm sesleri, rüzgârın kendi sesini bile bastırıyor olmasıydı, olmalıydı.

İlk önce günün geceye dönmesiyle gözlerindeki yeşil iyice koyulaşan uzun siyah saçlı kadın durdu. Sık çalıları kenara iterek hepsi yanına geldi, su küçük yatağında hızlı ve derin akıyordu. Uzun sayılacak bir süre suya baktılar, Suyun kenarına oturdular, sesinden beklenmeyecek kadar küçük ama sert akan bir suydu. Bir ateş yaktılar, küçük bir ateş, Kürk şapka giyen adam sırtına destek yaptığı çantasına iyice yaslanarak yerleşti, uzun süre kalkmayacak gibiydi. “Balık var mıdır?” diye sordu. Kimse yanıtlamadı, gözlerinde oynaşan yalazlarla ateşe dalmış, ağır hareketlerle çantalardan çıkarttıkları küçük konserveleri yediler, siyah etiketli şişelerden yudum yudum sarı sıvılar içtiler, gece o kadar sessizdi ki, saçlarındaki tokayı açtığında uzun siyah saçları zifiri bir gece gibi boynuna dökülen kadın, “sanki biri yumuşak bir elmas çiğniyor” dedi. Beyaz tavşanlar da uzun ve aysız gecelerin ortasında karşılaştıkları herhangi bir arabanın ışığına sabit, çok sabit bir gölgeyle bakarlar. Bu ister istemez sabit bir gövdeye denk düşer.

richard brautigan / kup 1 / s.4-5

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir