heykel gözüm

Yürüyorum. Ayaklarım beton karoların üzerinde. Yürüdükçe önüme gelen betonu adım adım istemeden de olsa adımlıyorum. Beton kaplı sokağı saran evler, apartmanlar ve onların alt katlarındaki dükkanlar bana benim, bizim, birazda senin geçtiğin yolların bir kopyası gibi görünmeye başlıyor. Gözümle göremediğim insanların adımlarını da düşünüyorum. Belirli bir düzende yerleştirilmiş, birbirlerinin ardını izleyen pencerelerinden kısık gözle beni izleyen binalar etrafımı çevirmiş: Duvarlarım sarardı,kömür isiyle kaplandı ve boyalarım döküldü. Hava  güneşin verdiği sakin sıcaklığı emmekte, saatler akşam beşi göstermekte. Önüme dizilen kaldırım metro istasyonunu gömülü bırakarak son binanın bitişinden sağa doğru kıvrılıyor. Kıvrıldıkça davetkar bir hal alan kaldırım ve üzerine dört tekerleğini bastıran ekmek kapısı köşebaşı işportacıları adeta sokaktan meydana;  kaldırım sakinlerini kontrol edermişçesine bakıyorlardı. Yüzümde kötü bir şey sezerler ise meydana geçemeyecekmişim gibi. Meydanın en önünde duran protokol mensupları gibi. Önümdeki işportacılar geçidinden sıyrılınca koskocaman, boynunuzu ağrıtan ve yukarı baktıkça incelen bir duvarlar yığını ve üzerinde dikkatlice şekil verilmiş bronzdan bir heykel. Arkamda bıraktığım kısık gözlü sarılık geçirmiş binaları bir araya toplayan anten gibi görünüyordu. İnsanları da çekmiş olmalı ki, meraklılarına ders anlatan, ilgilisini kırmayıp fotoğraf için en gururlu pozunu veren… Tabi uzaktan bıyıklarını kıvırıp onu alt edip gereksizleştirmek isteyen, içten kısık gözlü insanlar  ve binalar eksik değil. Aşağıda tüm bu ayak kaydırma ve övülme arasında en büyük işlerinden biriside, şehre yeni gelmiş, yol yordam bilmez insanları çakalların elinden almak ister, heykel her zaman şehrin ortasında gece gündüz yanan fener gibi olmak ister. Ne kadar yüksek olsa da işte bu kadar insanı bir araya toplayan cam bir fanusun merkez, gibidir bu heykel.

Ben ise heykelin eteklerine oturmuş, heykelin botuna sarılıp gözlerine bakmak isteyen, parmağı acaba nereyi gösterecek diye meraklanan çocukların seslerini duyup izliyordum. Merak edip gözümü uzaklara diktiğimde, heykelin katı kesilmiş parmağının ucunu bulmaya çalışıyordum. Belki dostluğu gösteriyordu parmakları, belki parmağının ucuna beyaz güvercin konsun istiyordu. Özgürlüğü mü gösteriyordu bu katılık yada maceracılar için denizin uçsuz bucaksız taraflarını mı ya da keşfetmemiz gereken şeyi mi? İçime dönüp baktığımda can kuşum ve ben bu meraklılık içinde birbirimize sorular sorup heykelin dibinde güneşi batırdık. Akşam oldu, işportacılar dağılmaya başladı. Heykel hala ayakta, dahada ayakta kalacak gibi. Yüzyıllara direnmesi için gereken tek şey hala çocukların gelmesi ve geçmesi, yaşlıların soluklanması ve kuşların avucundan biraz su içmesi. Biraz ötede, kaldırımın bittiği yerde, her şeyin siyah beyaz olduğu, gölgelerin hakimiyet kurduğu, bina pencerelerin daha da kısılıp duvarların artık karardığı yerde bir tehlike hissediyorum. Dar camların arasında yanıp sönen cılız lambaları, tehlikeli tıkırdamaları kulağımın dibindeymiş gibi hissediyorum. Sarılıklılar harekete geçmeden alıp kaçırsam heykeli mesela. Hızlıca yerinden söküp, kimsenin kötü gözle bakmadığı bir yerlere götürsem. Elbet biri bana yardım eder. Ya da bir tepeye çıkarırım heykelimi, kimse karışamaz ona. Herkesi görüp, herkese selam verir. Benim için güzel olurdu sanırım. Sarılıklılar üşenir ve vazgeçerdi onu taciz etmekten. Gözaltına almaktan.

Can kuşum bu sorulara dayanamadı herhalde. Ardı arkası kesilmeyen sorulara boğdu aklımı. Yarın sabah kim toplanacak etrafında dedi önce, işportacılar nerede toplanacak? Şehre yeni gelen insanları kim karşılayacak peki? Eski püskü binalar mı? Kendilerinden haberleri yok daha. Neden oradalar, neden böyleler bilmiyorlar. Onlarda heykel gibi insanları kucaklamak biraz olsun ilgilerini çekmek ve çocukları eteklerinde toplamak istiyorlar. O binalar ne kadar sıkılsalar da, heykeli sevip sayıyorlar. Çünkü o heykel olmazsa onlarda olmayacak. Yaşlanmayan bir büyüğümüz bizi kollar ya hep. İşte heykel de bizim çocuklarımızı, biz öldüğümüzde yerimize geçecek yeni binaları koruyacak, onlara bir şeyler katacak bu heykel. Devamlı kendisini tanıtacak yeni insanlara, insanlarda bizi tanıyacak, bize sığınıp hafiflikten mutlu olan ruhlarını bizimle yoğuracak, insanlığa katkı sağlayacaklar. Heykel bağlayacak bizi insanlara, yollara ve meydanlara. Çocuklar peki, okullarına giderken nerede binecekler evlerine giden otobüslerine, nereden inecekler hızlı giden metrolarına? Üzgünüm akıl. Ama o heykeli götürmeyi bile düşünme. Ha dağın tepesine ha tozlu bir depoya. Ne kadar büyük, ne kadar küçük olsa da dokunma o heykele. Yoksa sende siyah beyaz olursun, botuna sarıldığın heykel, heykelin parmağına konan can kuşun, beyaz güvercinin yok olur gider. Gölgelerden biri olur, insanları gölgede bırakırsın. Kendine yapma bunu. Aç gözünü. Yarın olsun, sadece gel ve otur. Yaşlı insanlar bırak kendileri gibi olan ulu heykeli izlesin. Tarihlerini görsün, torunlarına anlatacak hikayeler çıkarsın. Kalpleri akıllarını uyuştursun. Bırak olduğu gibi kalsın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir