Her şey geçmişteki saklı ortaklıklarda gizlidir

Leoš Janáček’in “Sinfonietta” adlı parçasının, 1Q84’te roman karakterleri arasında melodik bir bağlantı kurduğu Murakami okuyucularınca anımsanacaktır.  

Küçük senfoni bir taksinin radyosunda yankılanır, ancak ne başkarakter ne de okuyucular tarafından anlamlandırılamaz en başta. Daha sonraları eserin silik bir mazide gömülü olduğunu, kitap karakterleri açısından özel bir anlam taşıdığını Murakami’nin uzun satırlarından öğreniriz ancak.  

1Q84, Haruki Murakami veya Sinfonietta üzerine kimler ne kadar konuşmuştur bilemem, fakat ben bunlardan değil, Murakami’nin bilinçli veya bilinçsiz olarak dile getirdiği bir şeyden söz etmek niyetindeyim: 

Onun müziği aracı ederek roman karakterleri arasında bağlantı kurmasının bizim evrenimizdeki, bizim yaşamımızdaki karşılığından. 

Sokakta, bir restoranda veya radyoda tesadüfen kulağınıza çalınan bir şarkının ezgilerini tekrar işitmek için onu sanal dünyanın bir köşesinde bulduğunuz, kitabınıza ve kahvenize eşlik etmesi için arka fon müziği olarak kullandığınız olmuştur mutlaka. Ya da zaten aşina olduğunuz ve sevdiğiniz bir parça, sizin duygusal ve düşünsel eşiğinizi çoktan aştığından kahve kitapla değil de, ancak kederli anlarınızda dinlenmesi gereken bir değerdir yalnızca.  

O şarkıya ne kadar değer atfediyor olursanız olun, değişen bir şey olmayacak. Ve ben tam bu noktada size şunu soracağım:  

Bir şarkıya hayatınızda yer vererek sosyal çevrenizin iradeniz dışında şekillenebileceğini biliyor muydunuz? 

İnanması biraz zor, diyebilirsiniz. Ve birçok kişi aynen sizin gibi düşünecektir. Ancak kendi fikirlerimi paylaşmama müsaade edin.  

Müziğin ve aslında daha birçok şeyin, gerçek dünyanın biz esas karakterleri arasındaki ilişki ağlarını örmek amacıyla var olan değişkenler olduğuna inanıyorum ben. Bir şarkıdan mı söz ediyoruz mesela? O şarkı salt sizin dünyanıza ait değildir ama sizden bağımsız da değildir. Zira o sıralarda daha binlerce insan o parçayı sahiplenmiş, şarkının radarına giren ötekilerle habersiz bir birliktelik başlatmıştır bile. İşte bu bağlantı kritik ve kesinlikle müzikle sınırlı değil.  

Aynı veya yakın zamanlarda, aynı şarkıyı işiten, aynı kitabı okuyan, aynı filmi seyreden veya bir yerlerde aynı eylemin/söylemin yaşattığı heyecanı paylaşan kişiler yaşadığımız bu diyarda ilk etapta silik dahi olsa birbirleriyle ilişkilendirilmiş oluyorlar. Ve bu benzersiz, hayali ağ, birtakım kurallar silsilesi çerçevesinde gelecekteki insani ilişkilerimizin temelinde yer alıyor, ilişkilere yön veriyor. 

İlk kez karşılaştığınız ve hoşlandığınız karşı cinsten biri ile aranızda geçen o ilk diyalogları hatırlayın, sonra da onunla benzer zevklere sahip olduğunuzu fark ettiğiniz kırılma anlarını.  

Sizi bir araya getiren neydi? Yalnızca tesadüf mü? Veya şunu sorayım, o kişiyi sizin gelecekteki muhtemel eşiniz veya dostunuz yapacak olan şey nedir? 

Bunun yanıtı geçmişteki saklı ortaklıklarda gizli. Evrende insanlar arası etkileşimi bu saklı itici güç (çekici güç demek daha doğru olabilir) mümkün kılıyor.  

Takdir edersiniz ki; bu, tanışıklık olmaksızın yıllarca aynı mahallede oturmaktan veya okulda okumuş olmaktan epeyce farklı. Benim burada söz etmeye çalıştığım tesadüfler değil. Hislerimizin köklerini sarsacak kadar şiddetli soyut oluşumların bizleri birleştirmesinden, daha doğru bir ifadeyle aynı duygusal çizgide yürümeye zorlamasından bahsediyorum. 

Örnek işitmek istersiniz belki… 

Filmlerinden birinde Kemal Sunal’ın kör bir kızı görüp ona taparcasına aşık olduğu bir sahne vardır, anımsar mısınız? O kızın gözlerinin iyileşmesine vesile olan, bu uğurda hapse düşen adamdır kendisi. Kız sonraları gözleriyle tanıyamaz kendisini iyi eden adamı, ama elleriyle hatırlar. Bu karelere tanıklık edip aynı hissiyatla gözyaşı dökmüş bir çiftin on iki yıldır evli olduklarını söylesem şaşırır mıydınız?  

Bir misal daha vereyim.  

10-11 yaşlarında babamın işyerinde (bir kamu kurumunda) sağa sola koşturduğum günlerden biriydi. Bazı bakanlıkların giriş kapılarında polis memurları vazifelidir, bilirsiniz. O polislerden biri beni görünce yanına çağırdı, elindeki “Batman” oyuncağını gösterip onun bana ait olup olmadığını sordu. Oyuncağı oralarda bir yerde bulmuş ve sahibini arıyormuş.  

Oyuncak olağanüstüydü, öyle memur maaşıyla alınabilecek türde bir şey değildi sanki. Gözüm döndü o an, masum (!) bir çocuk olarak oyuncağımı yakın zamanda kaybettiğimi söyledim, bulduğu için de sözde teşekkürlerimi sundum adama.  

Batman artık benimdi. Kuvvetle muhtemel o anlarda dünyadaki en mutlu çocuklar sıralamasında zirveye yerleşmiştim. Bir tam gün boyunca onunla oynadım, fakat gün sonunda içime bir huzursuzluk çöktü. O polise gidip oyuncağın benim olmadığını itiraf ettim ve erdemli davranışımın haklı gururunu yaşamaya başladım. Fakat sonra… Oyuncağa sahip olma arzusu öylesine baskın çıktı ki, ertesi gün yeniden o polisin yanına gittim. Benim olması gerekeni yalan söyleme pahasına geri alacaktım.  

Başka bir polis nöbet tutuyordu o kabin gibi daracık alanda. Öğleden sonra dönene kadar önceki polisi beklemem gerekti. Batman’i ait olduğu yere, kendi evime götürmeye kararlıydım, beni ayakta tutan şey buydu.  

Polis memuru görev yerine geldiği an yanında bitiverdim adamın, oyuncağı sordum ve adam bana onun sahibinin bulunduğunu söyledi. Neler hissettiğimi sayfalarca yazabilirim ama zaten tahmin etmişsinizdir, burada keseceğim o yüzden. Sonrası daha önemli. 

Yalnızca altı ay geçmişti ki, Batman tutkumu her nasılsa bilen babamın arkadaşlarından biri bana oyuncakçı dükkânından polisin elindekinin aynısı bir Batman oyuncağı satın aldı! 

Varmaya çalıştığım noktanın, iyi çocukların daima mutlu sonlara layık olacakları değil. Anlıyorsunuz değil mi? 

İnanın, o güne kadar bu adamın varlığından dahi haberdar değildim. Ve haliyle bir oğlu olduğunu da bilmiyordum. O kayıp oyuncağın gerçek sahibinin bana Batman hediyesini alan kişinin evladı olduğunu tesadüfen ve epeyce sonra öğrendim. Düşünebiliyor musunuz? Hiç tanımadığım bir çocuğun oyuncağı şiddetle yüreğimde yer etmişti, o oyuncağı sahiplenmediğime bin pişman olmuştum fakat aynısı bana oyuncak sahibinin babası tarafından hediye edilmişti.  

Konumuzla ilgisi ne bunun diye düşünenler olabilir veya kimileriniz ne demeye çalıştığımı tahmin etmiş olabilir. Ancak o Batman’in sahibi çocuğun tam 22 yıldır benim yakın bir dostum olduğumu söylediğimde bu metinde tam olarak neyi aktarmaya çalıştığımı anlayacağınızdan şüphem yok. Kendisine çocukken oyuncağına haksız yere sahip olmak istediğimi hiçbir zaman itiraf etmedim elbette ama önemi yok! Önemli olan bu yaşananların, bu türden birlikteliklerin bir tesadüften ibaret olamayacağı. 

Bir şarkı, bir hikaye, belki bir tiyatro sahnesi ya da kim bilir, sadece basit bir oyuncak beklenmedik vakitlerde bir dostluğu, yeni bir hayatı başlatabilir, bizleri bir araya getirebilir. Her şey geçmişteki saklı ortaklıklarda gizlidir ne de olsa. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir