hayatı yeniden üretmek ➜ bugüne kadar

Eve dönerken hep Branston Köprüsü’nden geçmem gerekiyor çünkü evden kaçarken hep Branston Köprüsü’nden geçiyorum. Bu kez tamamen diyerek kaçmayı aklıma koyduğum vakit, köprüyü geçerek ardımda bırakmazsam bunun bir kaçış olmayacağı, sadece ve sadece evden uzaklaşmak olacağını artık pek de düşünmeksizin her seferinde oradan geçiyorum. Aslında ben geçtikten sonra birileri havaya uçursaydı bu köprüyü kaçış ve dönüş de oradan uzaklaşırdı başka yerde başka şeyler arardım muhtemelen. Fakat biraz düşününce köprünün havaya nasıl uçtuğunu görmek isterdim diyorum. Orada köprü olmadığı zaman ne yapılabilir onu da görmek isterdim ve yine muhtemelen bir şey yapılamazdı artık orada, ben de yapamazdım hiçbir şey. O zaman yolumda ilerleyip Sad Hill mezarlığının ötesine geçebilirdim. Kesinlikle geçerdim çünkü hiç kimse böylesi korkunç bir mezarlıkla hiçbir şey yapılamayacak bir yer arasında kalmak istemez, eninde sonunda mezarlığı geçip gider. Öyle olmuyorsa lanet köprünün geride hâlâ ayakta olması yüzünden. Mezarlığın ortasındaki taş döşemenin yakınında ikiye çatallanan bir ağaç var, çatalın biri neredeyse yere paralel. Hemen yanında ise isimsiz bir mezar. Ne zaman oraya kadar gelsem, o taşlı zemine ayaklarım değse, sanki oradan hiç ayrılmayan şu lanet karga ürkütücü sesiyle bağırmaya başlıyor, işte o zaman o isimsiz mezarı görüyorum sanki onun içine çekilecekmişim gibi bir korku kaplıyor içimi, büyük şeyler olacak diyorum, buradan kurtulamayacağım. Gerisin geri kaçmaya başlıyorum. Lanet Branston Köprüsü, sapasağlam yerinde yine.


  • Biyolog Jean Rostand radyonun “bizi belki daha aptal yapmadığını, ama en azından aptallığı daha sesli bir hale getirdiğini söylüyordu… Zamanla walkman ile birlikte sağırlaşma, televizyon ile birlikte körleşme, Ray Bradbury’nin sözleriyle, “ayrıntı ve rengin yoğunlaşması, artık kelimelerin yerini alan şu imge bombardımanı çıkacaktı ortaya. (Paul Virilio, Enformasyon Bombası- Metis Yayınları, s.39)
  • Bu durum biraz da fotoğrafın enstantanesine, Lumière Kardeşler’in çektikleri filmlere benziyor. Hani,  çok zaman önce ölmüş olmasına rağmen geçen yüzyılın başından bugüne kadar lapasını aynı  iştahla yemeye devam eden bebeğin göründüğü şu filmde olduğu gibi. (Paul Virilio, Enformasyon Bombası- Metis Yayınları, s.37)
  • Louis Lumière taşınabilir kamerasını –bu kameranın ağırlığı beş kilodan biraz fazlaydı ve patenti 13 Şubat 1895 tarihinde alınmıştı- amatör bir fotoğrafçı gibi, özellikle de yakını olan insanları filme almakta kullanıyordu. Asıl amacı kendi deyişiyle, hayatı yeniden üretmekti. (Paul Virilio, Enformasyon Bombası- Metis Yayınları, s.37)
  • İllüstrasyonlar: Alaska-Asker Hikâyeleri (Ambrose Bierce’in Öykülerinden)- Tay Yayınları No:9

Bir cevap yazın