Bloson oğlu Ephesoslu Herakleitos “doktorlar kesip dağlayıp bir de karşılığında para istiyorlar, hastalıkların yaptığıyla aynı şeyi yaptıklarından bunu hiç haketmedikleri halde” dediğinde belki de asırlar sonra başka bir düzlemde keşfedilecek bir hayatölüm meselesini derinden sezmişti. Elimize kalan fragmanları sürekli olarak hayatölüm, uyku-uyanıklık karşıtlıklarını işleyip duruyorlar. Hayat-ölümün bir süreklilik, tek bir “içkinlik düzlemi” üzerine yerleştirilmesi onun “karanlık” felsefesinin esas meselesiydi –inen ve çıkan yol bir ve ayni, ölümlüler ölümsüzlerdir, ölümsüzlerse ölümlüler, çünkü birileri öbürlerinin ölümünü yaşarlar, ötekiler diğerlerinin hayatlarını ölürler… Karşıtların birliği öğretisini asla hayat ile ölümün aynı şey oldukları şeklinde yorumlamamak gerekiyor. Söylenmeli ki Hegel bile “diyalektiğini” geliştirirken böyle bir hataya düşmemişti. Daha çok hayatla ölümün aynı düzlemde yer aldıkları fikrini kabul etmek gerekiyor. Böyle bir öğreti hayatı ve ölümü aynı doğaya ve yeryüzüne indirmekteydi ve Herakleitos’tan Stoa felsefesine, oradan da Spinozacılığa kadar gelişimini sürdürecekti…

Ne demektir hayat-ölümün tek bir düzleme yerleştirilmesi? Öncelikle bütün kültürlerde her ölümle bir hayatın başladığı, hayatın başladığı her yerde bir ölümün vuku bulduğu doğrultusunda bir inanç biçimin varolduğunu, bunun çoğu zaman mitolojilerin esas temalarından biri olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Hayatı yinelenen bir çember olarak tasarlayan bu öğretiler bir taraftan “edebi dönüş” fikrine, öte taraftan ölümün “evcilleştirilme” pratiklerine bağlanıyorlar. Versiyonlarından biri ölümü ötedeki bir hayata, bir öte dünya düşüncesine doğru itiyorlar –ruh göçü, ahiret öğretileri… Nietzsche’nin hatırlattığı gibi “ruhun ölümsüzlüğü” inancı herhalde çok basit bir deneyimin yanlış yorumlanışıydı: ölürken ıkınma ve can çekişme görüntüsü ve sanki bir şeyin bedenden kopup gittiği fikri…

Ölümü bir öte dünyanın yaşantısına atan dinsel ve ahlaki öğretiler ölümün bu “dışsallığını” onun evcilleştirilmesi için bir çare olarak kullandılar. Hayatı ölümle yargılamak… Ya da daha sofistike ve tek tek tüm bireylere kadar uzanan bir mutlak Tanrı sorgulaması, Son Yargı… Hayatın artık bir sonu, bir amacı ve daha yüksek, aşkın bir düzlemde yer alan bir hedefi vardı. Herakleitos’tan başlayarak Spinoza’ya dek vardığını söylediğimiz “içkinlik” düşüncesi hep bu aşkınlık öğretisi tarafından dinsel ve düşünsel bir baskı altında tutulmuştu.

Ölüm konusundaki en ilginç felsefi tutumu Spinoza’da buluyoruz: canlı bireyin özünün değil varoluşunun sonlanışı olarak ölüm onun için bir hiçtir ve onun bilincine hiç bir kavram sunamaz. Başka bir deyişle bir hiçlik olan ölümü düşünmek bir hiçten ibarettir.

Ulus Baker