Hap Haline Getirilmiş Şekliyle Ontolojik Anarki

Hiçbir şey, “şeylerin hakiki doğası” şeklindeki bir kesinliğe dayandırılamayacağından, (Nietzsche’nin dediği gibi) bütün projeler ancak “hiçlik üzerine kurulabilmek”te. Yine de bir proje olmalı –kendimizi “hiçlik” kategorisi içine kıstırmama çabasındayız çünkü. Hiçlikten bir şey yapacağız: bir Ayaklanma, “Şeylerin Doğasının şu veya bu olduğu” iddasındaki herşeye karşı bir isyan. Uyuşamıyoruz; gayri tabîyiz; Yasanın -Kutsal Yasa, Doğa Yasası, ya da Toplumsal Yasa, istediğinizi seçebilirsiniz- gözünde hiçliğin de aşağısındayız. Değerlerimizi hiçlikten çıkaracağız, ve bu keşif eylemiyle sürdüreceğiz hayatımızı.

Hiçlik üzerine enine boyuna düşünürken, tanımlayamasak da, paradoksal şekilde (sadece metaforik de olsa) onun hakkında bir şeyler söyleyebiliriz: bir “kaos” olarak görünür bize. Hem kadim bir mit olarak hem de “yeni bilim” olarak, kaos, projemizin yüreğinde yatar. Koca yılan (Tiamat, Piton, Leviathan), Hesiodos’un ilksel Kaos’u, Paleolitik devrin engin uykusu üzerine yayılır -kralların, rahiplerin, düzen, tarih, tahakküm ve yasanın aktörlerinin henüz ortaya çıkmamış olduğu bir zamana. “Hiçlik” bir surete bürünür -Hun-Tun’un pürüzsüz ve çarpıcı özelliği olmayan yumurta ve sukabağı imgesi gibi, oluş-olarak-kaos, aşırılık-olarak-kaos, hiçliğin bir şeylere doğru cömert fışkırışı.

Aslında, kaos yaşamdır. Bütün bu darmadağınlık, bütün bu renk başkaldırısı, bütün bu protoplazmik aciliyet, bütün bu devinim –kaostur. Buradan bakıldığında, Düzen, ölümün, kesintinin, kristalleşmenin, yaban bir sessizliğin kılığına bürünür.

Anarkistler yıllardır “anarkinin kaos olmadığı”nı söyler dururlar. Anarkizm bile sanki doğal bir yasanın arayışında, maddeye içkin bir ahlaksallığın, bir entelekyanın [bireysel olgunluğa erme –ç.n.] ya da varlığın-amacının peşindedir. (Bu noktada Hristiyanlardan farklı durumda değildirler, Nietzsche’nin de inandığı gibi -hınçlarının derinliğinde radikalleşebilirler ancak). Anarkizm “devletin ilga edilmesi gerek”tiğini söyler, ama bunun yerine daha radikal bir düzen biçimi tesis etme niyetiyle. Bunun karşısında Ontolojik Anarkizm, hiç bir “devlet”in kaos içinde “var” olamayacağını,
(belirlenmeden kalan) kaos dışındaki bütün ontolojik iddiaların geçersiz olduğunu, ve bu yüzden yönetime dair her tür çabanın imkansızlığa mahkum olduğunu söyler. “Kaos hiç bir zaman ölmemiştir.” Kutlama amacıyla saf bir “varoluşsal özgürlük” içinde doğrudan ve kendiliğinden biçimde tahayyül etmediğimiz ve üretmediğimiz her “düzen” biçimi yanılsamadan ibarettir.

Pekala, yanılsamalar öldürebilir. Cezalandırmaya dair imgeler Düzen’e kabuslar yaşatır. Ontolojik Anarki, uyanmamız ve kendi günümüzü yaratmamız gerektiğini söyler – Düzene dair hayalleri görkemli, şiddet kasılmalarıyla yayılan, o uyuyan irin dolu devin, Devletin gölgesinde bile olsa.

Yaratma edimimizi destekleyen yegâne önemli güç arzudur görünürde, ya da Charles Fourier’nin “Tutku” dediği şey. Hesiodos’un (Yeryüzü ve Yaşlı Gece’nin yanında) ilk tanrıları olan Kaos ve Eros’un kozmogenetik cazibe halkası dışında herhangi bir insan edimi gerçekleşmez.

Tutku’nun mantığı her tür “devlet”in imkânsız olduğu, arzuya ait olanlar dışında her türlü “düzen”in yanılsama olduğu sonucuna varır. Var olmak değil oluş; ve bu yüzden tek geçerli yönetim tarzı aşk’a ya da “cazibe”ye ait olandır. Durağan ve incecik bir akılcılık tülünün ardında, Uygarlık, yalnızca arzunun değer üretebileceği hakikatini kendisinden saklamaya çalışır. Ve bu yüzden Uygarlığın değerleri arzunun reddi üzerine temellenir.

Düzen’i, arzunun yeniden-üretimi aracılığıyla üretmeye girişen kapitalizm aslında kıtlık’ın üretiminden alır kökenini, ve kendini ancak, birşeyi gerçekleştirmeme, olumsuzlama ve yabancılaşma içinde yeniden üretebilir. Gösteri çözülmeye başladığında (bozuk çalışan bir Sanal Gerçeklik programında olduğu gibi) Meta’nın etsiz kemiklerini göz önüne serer. İrlanda peri masallarındaki transa geçmiş halde Öteki Dünya’yı ziyaret eden ve doğaüstü meyvelerden beslenen gezginler gibi uyanırız mahmur alacakaranlıkta, ağzımızda küllerle.

Denetim Medyası ve her şeyden öte dil aracılığıyla sahte bir ikilik yayılır: Birey karşısında Topluluk, Kendi karşısında Öteki. Melek Hermes-ortam- Mesajı İletendir (Haberci). İletişimselliğin her biçimi meleksi olmalıdır; dilin kendisi de meleksi olmalıdır, ve bir tür kutsal kaos. Ne ki, kendini çoğaltan bir virüs kapmıştır; ayrılığın sonsuz kristaline ve bizim Hiçkimbabayı öldürebilmemizin önüne set çeken gramere bulanmıştır.

Kendi ve Öteki birbirini tamamlar ve bütünler. Mutlak Kategori, Ego, Toplum yoktur -var olan sadece kaotik, karmaşık bir ilişki ağıdır ve bir de o “Tuhaf Cezbedici”, oluşun akışı içinde yankılar ve kalıplar meydana getiren cazibenin kendisi.

Değerler bu girdabın içinden yükselir –kıtlık yerine bolluk üzerine temellenen, meta yerine armağana dayanan, bireyin ve topluluğun sinerjik ve karşılıklı zenginleşmesine bağlı değerler; ölüm değil yaşamla alâkalı olduğu için, Uygarlığın ahlâk ve etiğinin her açıdan tersine işleyen değerler…

“Özgürlük, psiko-kinetik bir beceridir” –yoksa soyut birşeyin ismi değil. Bir süreçtir, “durum” değil; devinimdir, bir yönetim biçimi değil. Ölümün Memleketi ise organik ve canlı olan her şeyi dehşet içinde bırakan kusursuz Düzen’den anlar sadece – Düşüş Uygarlığının neden ölümün sükunetiyle bu kadar flört ettiğini de açıklar bu durum. Babil ve Mısır’dan 20. yüzyıla uzanan gücün mimarisini, nekropolisin höyüklerinden ayrıştırmak pek mümkün değildir.

Göçebelik ve Ayaklanma bize, Ontolojik Anarki’nin önerdiği gündelik yaşama dair olası modeller sunar. Uygarlık ve Devrim’in kristalleşmiş yetkinlikleri, Savaş, ya da yaşlı ve yorgun Babil Üçkağıtçılığının yalanları, kıtlık miti gibi kılıklarda karşımıza çıktığında yüzümüzü çeviririz. Bedevi gibi biz de dış görünüş mimarisinin gözden kaybolma mekanlarıyla dolu bir yeryüzü- seçeriz. Komün gibi, kutlamanın akışkan mekânlarını tercih ederiz biz ve risk alırız –Çalışma Prizmasının (ya da Zindanının), Kayıp Zaman iktisadının, sentetik bir geleceğe dair nostaljik ağızların buz gibi soğuk artıklarının tersine.

Ütopyacı bir şiirselik arzularımızı kavramamıza yardımcı olur. Ütopyanın aynası bize, hiç bir pratik siyaset anlayışının, hiç bir sistematik felsefenin evrilemeyeceği türde bir eleştirel teori kazandırır. Ama ütopyayı “yer-olmayan bir yer” olarak tasarlamakla kendisini sınırlayıp “arzunun imkansızlığı”na ağıt düzen bir teoriye ayıracak zamanımız yok. Olağanüstünün gündelik hayata nüfuz edişi –“durumların yaratılışı”-, “bedensel maddi ilkeler”in, düşlem ve yaşadığımız anın canlı dokusunun gereğidir.

Bu aciliyetin farkında olan birey, (Stirner’in bütün soyutlamalara getirdiği tanımla) “Hortlaklar”ın hipnozundan uyanarak, haz çemberini bir nebze genişletebilir; ne var ki daha fazlası “suç” aracılığıyla elde edilebilir; ve Kendini cinsellik sayesinde ikiye katlamasıyla daha da fazlası. Stirner’in “Kendine Sahip Olanlar Birliği”nden Nietzsche’nin “Hür Ruhlar” çevresine ve Fourier’nin “Tutkusal Dizi”sine uzanan bir şekilde, kendimizi ikiye katlamamız ve Öteki sayesinde yeniden ikiye katlamamız, topluluğun erosu dahilinde artar, çoğalır.

Böylesi bir topluluğun etkinlikleri, zavallı PostModernci piçlerin de bildiği üzere, Sanat’ın yerini alacaktır. Karşılık beklemeyen yaratıcılık ya da “oyun” ve armağan değiştokuşu, metaların yeniden-üretimi olarak Sanat’ın eriyip gitmesini sağlayacaktır. “Dada epistemolojisi” her tür ayrışımı silecek ve yaşam ve güzelliğin ayrıştırılamayacağı ruhsal bir paleolitizmi doğuracaktır. Yüksek Tarih, Sanat’ı her zaman için kamufle etmiş ve bastırmış ama yaşamlarımızdan tam anlamıyla silememiştir. Hoş bir örnek: yorgancılık imecesi – genellikle bu çevreyle bağlantılı olan birine armağan olarak benzersiz, yararlı ve güzel bir nesne üretmek amacıyla bir araya gelmiş, hiyerarşik olmayan yaratıcı bir kolektif tarafından gerçekleştirilen kendiliğinden bir model.

Dolayımsız örgütlenmenin ödevi bu tür çevrelerin genişletilmesidir. Yaşamım ne kadar çok Çalış/Tüket/Geber çemberinden çıkar ve “imece” iktisadına (geri)döndürülebilirse, haz halma ihtimalim o kadar artar. Kurumların kan emen enerjilerini safdışı bırakma çabası riskler de içerir. Ama riskin kendisi hazza dair doğrudan bir deneyim sağlar, bütün başkaldırı anlarında, her uyanış anında, yoğun macera zevkinde görüldüğü üzere: Ayaklanma’daki kutlayıcı nitelik, Festival’in başkaldıran doğası…

Ama bireyin yalnız başına uyanışı ile başkaldıran kolektifliğin birbirine kuvvet veren geçmişi yeniden hatrlaması arasında “proje”mize potansiyel sunan geniş bir toplumsallık yelpazesi yer alır. Kimi, benzer iki ruhun tesadüfe dayanan, kısa karşılaşmalarından daha uzun sürer; kimisi tatil gibidir; bazıları da korsan ütopyalar gibi. Hiçbiri uzun sürmez –ama bunda da bir sorun yok zaten. Dinler ve Devletler süreklilikleriyle övünürler –biliriz ki gevezeliğin ötesine geçmez…; ölümdür kastettikleri.

“Devrimci” kurumlara gereksinimimiz yok. “Devrimden Sonra” hâlâ sürüklenmeye devam edebiliriz ve intikam siyasetinin neden olduğu doku sertliğinden de sıyrılırız böylece. Bunun yerine aşırı olanı, tuhaf olanı ararız –bizim için olası yegâne norm da budur zaten. Eğer şu an belirli “devrimci” hareketleri destekliyorsak, “iktidarı aldıkları”nda onlara ilk “ihanet” edenler de biz olacağız kuşkusuz. Hepsinin ötesinde, güç bizim için kahrolası bir öncü parti anlamına gelmez.

Geçici Otonom Bölgeler’de (Autonomedia, New York, 1991) “özgürlük” uğrağının ucuşkan doğasına ve belirsizliğine vurgu yapan “gözden kaybolma olarak güç istenci” hakkında bir tartışması vardı. Elinizdeki metin dizisinde (ilk olarak New York’taki Radio Sermonettes’de sunulmuş ve sonrasında anarkist Libertarian Book Club tarafından basılmıştır) bu kez yeniden-ortaya çıkma uygulamaları ve buna bağlı olarak örgütlenme sorunu üzerine yoğunlaşılmıştır. Topluluğun bir estetik teorisi (bir sosyolojisi ya da siyaseti değil) üzerine kurulu bu girişim metinde kurumsallaşmaya yönelik bir reçeteden ziyade, özgür ruhlara yönelik bir oyun olarak sunulmuştur. Araca ve yabancılaşma mekanizmasına dönüştürülmüş bir topluluk anlayışı yerine ayrışmanın aşılmasına adanmış Dolayımsız topluluk anlayışı önerilmektedir. Bu kitap kutlu kardeşlik üzerine bir düşünsel deney olarak nitelenebilir; daha fazlasını da talep etmemektedir. Her şeyden önce, kimi guru ve komiser adaylarının hilelerinde olduğu gibi “ne yapılması gerektiği”ni biliyor rolünü oynamamaktadır. Mürid edinmek gibi beklentisi yoktur; yakılmayı tercih eder -ve öykünme yerine kurban edilmeyi! Aslında “diyalog” denen şey ile de pek alâkası yoktur; okuyucu yerine işbirliğine girişecek komplocuları tercih eder. Konuşmayı sever ama konuşmayı çalışmaktan çok bir tür kutlama olarak algıladığı içindir bu.

Ve bu kitap ile sessizlik arasında sadece sarhoşluk yer alır.
(Vernal Equinox 1993)

Hakim Bey
Çeviren: Erden Kosova

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir