Güzel Şeyler Ancak Bir Kötülükten Çıkar

Tam da, 39-38 insan yılı önce, Ankara’daki devlet’in dışında ve Anadolu’nun Avrupa yakasında, kakışmalı seslerle örülmüş logaritmalı bir şiir üzerinde kendimce duruyordum. – Evet, düşünce ve şiir iç içe geçmiştir. Birbirine kenetlenerek çırılçıplak ayakta sevişen ve çift kıçlı bir toplum olan iki insan gibi! Hangisi şiir, hangisi düşünce? Ayıramazsın!

Ve, burada Çanakköy’de, bütün gün, bizim gibi çukurdan gelmiş, sürünen ve sürülen insancıkların, cefa çeken ama yine de kamasına bir dize kazıtmış, ve de ayrıca (O.M. Arıburnu gibi) phallusuna boa yılanı resmi dövdürmüş, yüksek topuklu, ceketinin yalnız sol kolunu giymiş, parlak sarı gömlekli, kırmızı kravatlı ve mor kabadayıların, hiç gülmeyen kısık ve boğuk sesli ‘phallokrat’ dikkafalıların, alçak perdeden ve sırayla; hapisanede konserve kutusundan ya da kurutulmuş kabak gövdesinden yapılmış bağlama (ve de kalın odundan buziki) eşliğiyle attıkları insan çığlıklarım dinliyordum. Yıllarca söylenmesi bile yasaklanmış; 18 yaşında asılan (sıkı delikanlı Erdal Eren gibi) Stelios Kardaras’ı ve bir dışlanmayı kendine yediremediği için intihar ettiği halde, fırsat bu fırsattır, kafası kesilerek (Habeas Corpus hukuku nerede?) Üç Kale alanında teşhir edilen, onurlu ‘reis’ Aris Velukiotis’i de. Mangas’ların, rebetes’lerin bu şarkıları 50 yıl boyunca aydınlarca dışlanmışta. İlginçtir: Bu çığlıklarda ‘baba’ ya da ‘baba kavramı’ hiç yoktur. Acaba, insanoğlunun, bir gerçeklikte babasız olduğunu onlar da biliyorlar mı ki? Dünyalarında iktidar diye bir şey hiç olmamıştır çünkü?

İşte, bir bakıma, bunlar içinde ve içreyken sorularınız vardı bana. Deve güreşlerini videodan gösteren kahveye gitmeyi bıraktım. Horoz dövüşlerine daha vakit var. Şimdilik bir nalbantta sıra sıra kafes içindeki horozlanan horozlara bakmaya gidiyorum.

Yok yoksulluk içinde ve yalnızlıkta ölen ünlü Roza Eskinazi’yi (bizim Kantocu Peruz da öyle öldü, Ihlamur’da Fulya Tarlasına bakan bir derme barakada, Deniz kızı Eftalya da, galiba hekim olarak son kez Fahri Celal Göktulga gitmiş! Yani hikâyeci F. Celalettin sizin arılayacağınız) ve yoksul Bohor’u. Bu iş bitince yine dinlerim diyorum,

Çanakkale Aşireti işlevini yitirmiştir ama çoktan beri eskidiğini algılayamıyor. Onu da şimdilik bir yana bırakıyorum. Üyeler, sözgelimi, “Tahta At” Fransız Hasan bir uskumru olarak, Dardanel’in çocukları olabilirler sıkışınca; uğurlar olsun! Bense, rakı içince kafasını küt küt otomobiline vuran ve çocukluğunda müsamerelere çıkarılmayan Çanakkaleli Melahat’ın bir oğlu olmakla övünürüm. Çanakkaleli Melahat âdeta bir annem. Kendisi yakın akrabalarımdan daha yakındır.

Ben, tarihte de, insan ilişkilerini, katmanları az buçuk kurcalayan bir vakanüvis sayılır mıyım bilemem, ya da bir kronikçi? Ya da bir kadastrocu ya da bir nüfus memuru? Yani kısacası, konumunu ve durumunu belli etmeyen bir kütükçü! Tabii etikçi olmak isterdik ama artık iş işten geçti galiba.

Bir kez, konu, buna göre pek de netameli değil. Bir kötülük su içtiği yere dek kovalanmalıdır!

Siz onu bunu bırakın da genç şairlere, kostak delikanlılara ve genç güzel insanlara bakın; nerelerden geçerek, nerelere varmışlar! Asıl bu önemli. Geçmişte yazdığım gibi, benim karamsarlığımın rengi, kara değil, akkordur!

“Para, (iktidar), ve yükselme tanrılarına tapman o genç insanların ütopyasında bizlerin yeri, mezarlık değilse bile, hapisane ya da tımarhane olabilir ancak.” (Enis Batur)

“Türkiye, ayıptır sorması, ne zaman akıllanacağız.”
(Küçük İskender)

Postmodern Biz Kız Sevdim.
(Şüreka Evren adlı bir şair-anlatıcı

“Hamile kız insanlara Atatürk’ten hamile kaldığım anlatıyordu.”
(Emine Sevgi Özdamar, Hayat Bir Kervansaray romanı)

“Tanrıyla konuşulmayacak kadar dipte.”
(Cahit Koytak, Avluda Oturan Şizofrenler şiiri)

Tabii; Ahmet Altan, Feryal Çeviköz, Murat Belge, Ahmet Oktay, Cezmi Ersöz, Oğan Güner, Mete Tunçay, Özay Erkılıç, İsmail Beşikçi, Adnan Acar, Kürşat Bumin, Niyazi Zorlu, Vüs’at O. Bener, Burhan Oğuz, Mehmet Atak, Selim İleri, Reha Çamuroğlu, Metin Üstündağ… adlarını da verebilirdim.

Evet, Anadolu adlı ve denizlere çıkan köprü çökmüş olabilir, çöktü! Hem Sıvaslılık, hem Müslümanlık adına şairlerin yakılması kesenkes insanlık dışı bir olay. Alabildiğine ilkel ve hayvanca bir şey. Ne yazık ki Ortadoğuda tarih ancak ve az buçuk böyle yürütülüyor, yürür!

Hem gerçek anlamda, hem olanca anlamıyla Türkiye duraklama dönemi’ni bir yaşıyor, bir ölüyor! Türkiye’nin çökmesi ya da çözülmesi bence zorunlu. Güzel şeyler ancak bir kötülükten çıkar, çıkacaktır!

Ne der bir insan:
“Tarihten geliyoruz; İnsanlarız; Kendimizle buluşmaya gidiyoruz.”
Bu, bu kadar işte kardeşim!

Ece Ayhan – 1993

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir