Gül Ağacından

Bu akşam da ıslak giysiler gibi üzerimde bir üzünç. Saatler beşlere gelmiş olmalı. Birazdan laterna köşede, hep aynı köşede gözükür, çıkar gelir, biliyorum, bekliyorum, üzünç gibi akşamları, saatler beşlere gelmiş.

Birkaç güvercin, çizgili güvercin sokağın üstünde, alışılmış külrengi bir göğün altında, sağa sola bilinmeyen yem vericilere doğru kanat çırparak uçuşuyorlar.

Pencereden uzanmış dışarısını, ya da bacaların çizdiği birkaç bulutu seyrediyordum. Çıkmak için daha çok vaktim var.

Bu hep böyle oluyor. Laterna, dönüp bu sokağa geldiği köşenin hemen yanındaki evde oturuyormuş ve öbür uca değin çala çala ağırdan yürüyüp uzaklaşıp yitince, karşımıza düşen taş merdivenli yapıların arkasını dolanıp yine evine gidiyormuş gibisinden kötü bir duygu var içimde, bu kez daha yaygın, daha bir şeytanca yerleşmiş, oturmuş.

Hem, karşımızdaki evlerin hepsinin önünde taş merdivenleri olması gülünç geliyor bana. Hepsi de demir parmaklıklı üstelik. Ve mutlaka kaldırıma açılıyorlar yanlardan. Hele bir tanesinin, ev sahibininkine rastlayan katında duvarda paslanmış tenekeden üzerinde Union sigorta şirketinin eskiden gelenek olduğu için midir nedir çakılmış bir levhası var. Bunca yıl sonra ne denli övünseler yeri, diyorum.

Peki ama neden laterna yalnız bu sokakta çalmak istiyor hep, anlamıyorum. Yalnız bu sokak için yaşaması, yalnız bu sokak için yaşamak istemesi iyi elbet, tertemiz, yaşaması. Peki ama neden?

Yaz aylarının bir akşamına, bir akşam üzerine şu birkaç güvercin de katılıyor görünüşe bakılırsa. Hiç böylesine çirkin güvercinler görmedim ben. Ovallaşmış gözlerini bile seçebiliyordum yaklaştıkları zaman. Kentin bazı burdan uzak alanlarında, cami yakınlarında, avlularında, uğultulu kutsal denilen yerlerinde zaman zaman gördüğüm oluyor benzerlerini. Ne gibi bir görevleri var anlamıyorum, yem yiyorlar yalnız ve birbirlerinin üzerlerine biniyorlar çalımla.

Günağartısı renginde bir kuyruğu var şu uçanın. Bu yüzden laternanın büyülü sesini ilkten o işitti galiba. Kapıların önünde kalın, çatlak malta taşlarının üstünde serin serin bağrışarak, seksek oynayan kızlı erkekli çocuklar sola, laternaya doğru koşuştular…

…yukarki üzünç ise hâlâ titizlikle üzerimde, atamıyorum onu, bağıramıyorum, seslenemiyorum, eski bir arkadaş gibi…

…ama insan biraz üzünçlenmesini de bilmeli di mi? Bu kentte, geceleri erinçle uyuyanlar, bir yandan öte yana dönmeyenler, arada uyanıp sular içmeyenler, sigaralar tutuşturup pencerelerde kente karşı, evrene karşı oturmayanlar, düşlerinde anaları babaları hiç ölmeyenler… Var gerçekten hiç.

Rum madamınkiler de içlerinde olmak üzere çocuklar laternanın çevresine toplanmışlar. Laterna yine mazgal delikli yerine gelince durmuştu, bu adam olsun, şaşmıyor zaten. Bu adamın güzel ve genç bir sakalı var çenesinde. Gözleri sakın, süzgün laciverte çalan bir karalıkta. Ağzında sigaraya benzer bir şey tüttürmekle uğraşıyor. Sahi, ağzı bir çizgi onun, bu çizginin altına ve üstüne ustalıkla çizilmiş, yerleştirilmiş dudakları. İyi bir saray ressamının elinden çıktığı bir bakışta anlaşılıyor.

Bu adamın gül ağacından yapılmış kolları var üstelik. Beyaz bir gömlek giyiyor hep, sakızlar gibi. Bir kaşı da kalkık…

…gitti, gitmiş… Üzerimde üzüncü taşımakta devam ediyorum… Hiçbir bilgim yok ona değin. Sormak da usuma gelmiyor birilerine. Bir duvar ötede bambaşka bir acundan ilksel gramofonlu bir beyaz Rus oturuyor. Demek istiyorum ki laterna için iki çift söz edebilir bana belki. Birazdan çıkarken karşılaşırsak dişlerimi eksiksiz dudaklarımın arasından göstererek soracağım ona, kibarca.

Akşam gazetelerini, şunu bunu ve en kötü açık şaraplardan almak üzere çıktım evden. Beyaz Rus komşumun odasından çıt çıkmadığına göre dışardadır herhal, dışarı atmıştır yine kendini. Geçitlerden birinde karşılaşırsak, bir ara punduna getirip sorabilirim soracaklarımı.

Şapkam başımda yollandım caddeye doğru. Tabii bu sokaklardan daha bir kalabalık, daha bir doluluk oraları.

Müzik kulağımdaydı yol boyunca yine, laternanın çaldığı hava. Bir Orta Avrupa ülkesinin kokusunu sezinliyordum ama gerisi gelmiyordu. Bu havanın gittikçe eski çağlardan bir ses getirdiği kanısı büyüyor bende. Belki de bu adam kralcının biridir. Bu yüzden yenilmişlerin, daima yenilmişlerin havasını çalıyor. Ben cumhuriyetçiyim, cumhuriyetçi kalacağım ömrümce, valla. Fakat bu adamın kralcı olduğuna eminim. Ölmüş, öleli belki bin yıl olmuş hangi bir krallığın ulusal marşının son ölçüleri bunlar, bilemiyorum. Kim acaba bu adam? Kim bu laterna? Bir hafta kadar önce bir müzik mağazından acele çıkarken gördüğüm resim yüzlü adam oysa, tamam. Çok kuşkulanmıştım zaten. Elinde partisyonları ve kalem gibi parmakları vardı.

Gazeteleri almış, bir iki dergiyi de bedava tarafından anlamlı bakışlar altında sakıncayla karıştırıyordum. Rejimi yıkmak isteyen bir adammışım gibi. Ben cumhuriyetçiyim diyorum size, bunda işkillenecek ne var? Ama iş yine de bu büyük yapıların birinci katlarına konacak iyi bir bombaya bağlı…

Neden üst katlarda daracık, alçak gönüllü, içten pazarlıklı olmayan odalarda oturan, üniversiteye giden, çalışan, düşünen, yazı makinasıyla sık sık yazı yazan, plak dinleyen, karikatürleri izleyen, bedava dergi karıştıran, şapka kullanan, kötü şaraplar içen değil de içmek zorunda bırakılan genç yurttaşlardan işkillenirler bilmem.

Gazeteleri okuya okuya biraz dolandıktan sonra caddedeki lokantalı geçitlerden birine daldım. Bir iki arkadaşla, tanışla selamlaştık, konuştuk, ayaküstü şuraya buraya olağan yerlere uğradım, istemeye istemeye de ucuz-kötü-açık şaraplardan aldım. Beyaz Rus komşuma da rast gelmedim hiç, ortalıklarda yoktu anlaşılan. Üzüncü de yer yer bırakmış, atmıştım galiba… Büyü bozuldu…

Evet, bu akşam büyü bozuldu. Yolda tüküre tüküre keyifli döndüm eve. Beyaz Rus komşum dışardaydı hâlâ. Pencerelerinde, kapısının altından sızan hiç ışık yok. Olsun, beklerim. Bu akşam büyü bozuldu…

Bir saat kadar karanlıkta ışıkları yakmadan bir peygamber gibi oturdum. Yüzüm bozuk bir oyuncağa döndü beklerken. Sonra yumuşak adımlarının sesini duydum komşumun. Kapıyı açıp koridora fırladım. Elinde bir mektup. Sevinçliydi anlaşılan. Eliyle ağırlığını tartıyor, daha açmamış, ben olsam… Ama sırası mı şimdi… Yine de diyorum… Ceketi kolunda… Çantasında bira şişeleri tıkırdıyor… Odasına plak dinlemeye gelip gelmeyeceğimi sordu, o eski bitmez inceliğiyle bana. Bu adamın inceliğini herkese cömertçe dağıta dağıta nasıl oluyor da bitiremediğine şaşarım.

Ben de, laternanın neyin nesi olduğunu, bunu bilip bilmediğini sordum ona, damdan düşercesine.

Durdu.
-Basit, dedi duygusuzca, girelim içeri.
Bir plak koydu gramafonuna, kurdu… İki bira açtı… İki de bardak aldı… Yıkadı… Patlayacağım… Ama içiyoruz…
-Basit, dedi.
Sesi çatlamış bir bardak gibiydi.
-Nasıl basit yahu?
-Yok böyle bir şey de ondan.
-Nasıl yok?
-Basbayağı yok. Çocuksun sen. Laterna geldiği vakitler hiç aşağı indin mi sen, ha?
-Ben kralcı değilim ama, cumhuriyetçiyim, cumhuriyetçiyim, cumhuriyetçiyim… Diye bağırıyordum.

…şişeler tükeninceye dek bira içtik. Sonra şaraplar da geldi. Ve bin plak dinledik gülerek, ağlayarak. O akşam ölmek istemiyordum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir