Görünmezlik Peşinde

Bir süredir birçok insanın fotoğraf veya hareketli görüntü temsillerinden fiilen kaçınmaya başlaması, kamera merceklerinden uzak durmaları dikkatimi çekiyor. İster güvenlikli sitelerdeki veya elit tekno kulüplerindeki kamerasız alanlar olsun, ister röportaj taleplerini geri çevirenler, ya da kameraları parçalayan Yunan anarşistler veya LCD televizyonları kıran yağmacılar, insanlar mütemadiyen izlenmeye, kaydedilmeye, teşhis edilmeye, fotoğraflanmaya, taranmaya ve görüntülenmeye etkin –ve edilgin– biçimlerde direniyorlar. Uzun zaman bir imtiyaz ve siyasi ayrıcalık olarak görülen resimli temsil, tümüyle kuşatıcı bir medya ortamı içerisinde, artık daha ziyade bir tehdit olarak hissediliyor.

Bunun birçok sebebi var. Sırf tahrik edici olsun diye yapılan boş konuşmaların ve yarışma programlarının usandırıcı varlığı öyle bir duruma yol açtı ki, artık televizyon, gülünç duruma düşürülen alt sınıf mensuplarının resmi geçitiyle girift bağları olan bir mecra haline geldi. Kahramanlar hunharca bozulup baştan yaratılıyor ve en mahrem alanlarına giren sayısız sorguya, itirafa ve değerlendirmeye tabi tutuluyor. Sabah programları, işkence odalarının çağdaş muadili – işkencecilerin, seyircilerin, ve birçok durumda bizzat işkence görenlerin gizli hazları da dahil.

Kitlelerin birbirini gözetlediği bir alan yaratan sosyal medya ve cep telefonu kameraları da, kapalı devre televizyon, cep telefonu GPS takibi ve yüz tanıma yazılımları gibi kentin her yanına yayılan denetleme şebekelerine ekleniyor. Kurumsal gözetleme yetmezmiş gibi, insanlar sayısız fotoğraf çekip neredeyse ânında yayınlayarak artık sürekli birbirlerini gözetliyorlar. Bu yatay temsil uygulamalarıyla bağlantılı toplumsal denetleme son derece etkili hale geldi. İşverenler iş adaylarının itibarını Google’dan kontrol ediyor; sosyal medya ve bloglar, kepazeliklerin ve kötücül dedikodunun teşhir alanı haline geldi. Reklamların ve şirket medyasının yukardan aşağı işleyen kültürel hegemonyası, aşağıdan aşağıya işleyen (karşılıklı) özdenetim ve görsel özdisiplin rejimiyle tamamlanıyor, ki daha önceki temsil rejimlerine kıyasla sarsılması çok daha zor bir rejim bu. Hegemonya; uyum gösterme ve icra etme baskısıyla birlikte, gittikçe daha da içselleştiriliyor – tıpkı temsil etme ve temsil edilme baskısı gibi.

Warhol’un herkesin on beş dakikalığına meşhur olacağı kehaneti uzun zaman önce gerçekleşmişti. Şimdi birçok insan bunun tersini istiyor: on beş dakikalığına da olsa görünmez olmak. On beş saniye bile müthiş olurdu. Kitlesel paparazzi, pikosfer [peak-o-sphere] ve teşhirci röntgencilik çağına girdik.

Artık birçok insanın görsel temsilden uzaklaşma sebebi bu. İçgüdüleri (ve akılları) onlara fotoğraf veya hareketli görüntülerin tehlikeli birer kapma aygıtı olduğunu söylüyor: zamanı, duygulanımı, üretici güçleri ve öznelliği kapma aygıtları. Bunlar sizi ilelebet hapse veya utanca mahkûm edebilir; donanım tekellerinin ve çevrim açmazlarının kapanına kıstırabilir; dahası, bu görüntüler bir kez çevrimiçi oldu mu bir daha asla silinemez. Çıplak mı fotoğrafladınız? Tebrikler – ölümsüzlüğe erdiniz demektir. O görüntü sizden de torunlarınızdan da uzun yaşayacak, en sağlam mumyadan bile dayanıklı olacak, ve uzaylıların karşısına çıkmak için evrenin uzak köşelerine doğru çoktan yola çıktı.

Büyülü olduğu sanıldığı için fotoğraf makinesinden duyulan o eski korku, dijital yerliler dünyasında böylece yeniden doğuyor. Ama bu ortamda, fotoğraf makineleri sizin ruhunuzu çalmıyor (dijital yerliler onun yerine iPhone’ları geçirdi), içinizdeki yaşamı boşaltıyor. Sizi fiilen ortadan kaybediyor, büzüyor, çıplak hale getiriyor – acilen diş düzeltme ameliyatından geçmesi gereken birine dönüştürüyor. Aslında fotoğraf makinelerinin ve kameraların birer temsil aracı olduğu fikri bir yanlış anlama; halihazırda bunlar birer kaybolma aracı. İnsanlar ne kadar çok temsil edilirse, gerçeklikte onlardan geriye o kadar az şey kalıyor.

Hito Steyerl’in “The Spam of the Earth: Withdrawal from Representation” başlıklı yazısından pasajlar, The Wretched of the Screen (Sternberg Press, 2012) içinde, s. 165-168 – e-skop

1 yanıt: “ Görünmezlik Peşinde ”
  1. Korkumuz olduğu kadar anı yaşamayı da bilmiyoruz. Gittiğim kampta sabah o manzaraya bakmak yerine salıncağa bineyim manzaraya karşı fotoğrafım olsun derdi vardı. Ki şuan oturup o manzarayı izlemeyi çok isterim uzun uzun bakmak… Fotoğraf telaşıyla manzarayı sadece fotoğraftan görebildiğim kadarıyla hatırlayabiliyorum çünkü kafamda özleşmedi. Sosyal medya da böyle bir şey sadece gözüken var, geri kalanı muamma.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir