Görmek, bizim için her zaman bir yanılsamadan ibaret olmuştur. Görmek, büyük paranoyayı besleyen, yarattığımız dünyaya olan inancımızı güçlendiren, göreceli deforme olmuş/çarpık bir algı biçimidir. Asla ve asla gördüğümüz şeyden emin olamayız. “görsem inanmam” tanımı bu noktada ucuz bir doğruluk taşır. Görmek, en basit anlamıyla, şeylerin üzerinden yansıyan ışıkların gözümüz tarafından yakalanması-algılanması durumudur. Bu noktada, ışığı yansıtan şeyler, atomlardan oluşan ve aslında göründüğü gibi olmayanlardır. Bunu şöyle açıklamak gerekir: somut cisimler, yani atomlardan oluşan ve çevremizde bulunan her şey, aslında bir atomsal yanılsamadır. Sevgilinizle el ele tutuştuğunuzda, kavgada yumruk attığınızda, bilgisayarın tuşlarına bastığınızda, aslında hiçbiriyle %100 temas halinde olmuyorsunuz. Tüm somut varlıklar özünde atomlardan oluşuyor ve bu atomlar, temas haline girdiklerinde birbirlerini itiyorlar. Aynı kutuplu iki mıknatısı karşı karşıya getirdiğinizde olduğu gibi, somut varlıkların elektronları da oluşan temas halinde birbirlerini itiyorlar ve bu yüzden somutlar arası temas asla mümkün olmuyor. Sadece oluyormuş gibi “görünüyor.” Bu göz için beklendik bir şey çünkü zaten birçok algı formunu kısıtlanmış, çarpıtılmış ve sansürlenmiş bir şekilde yakalayabiliyor kendisi. Görme fenomenindeki somut nesnelerin ışığı yansıtması durumu, nesnelerin özünde daha temassız ve dinamik bir yapıda oluşuyla ve bu dinamikliğin temasta olduğu gibi yansıtmada da yalancı bir formda işlemesi, görme durumunun eksikliğini sunmuş oluyor bizlere. Bir alt parantez açmak ve günlük yaşantıdan örnekler vermek gerekirse; göz aslında olağan somut evrenin içinde de fazlasıyla kandırılmaya maruz kalıyor. Nitekim, zaten iki farklı insan aynı yere baktıkları zaman, asla aynı şeyi görmüyorlar. Bu felsefi bir görme durumu değil, direkt olarak somut algılamayı kast ediyorum. Bunun yanı sıra, yakın dönemde etrafta dolanan, bu elbise mavi mi beyaz mı komedisi aslında bu “iki insan aynı şeye bakıp farklı görüyor” un kanıtlarından sadece birisi.  Bir algı biçimi olarak görmek, beklendiği gibi her bireyde aynı şekilde çalışmıyor ve bu bazen bir takım sosyolojik kargaşalara yol açabiliyor. Göz, bireyin kendisine bile bir çok noktada farklı formlarda görme biçimleri sunabiliyor. Biraz sonra değineceğim sanrısal, rüyasal, mistik görmek biçimlerinin yanı sıra daha basit haliyle, suyun içindeyken ya da suyun içine baktığımız zamanlarda gördüklerimizi buna örnek verebiliriz. Görmenin yapıtaşı olan ışık elbette ki kırılıyor ve bu kırılma her zaman farklı sonuçları beraberinde getirebiliyor. Örnekler geniş bir uzamda çoğaltılabilir; göz’ü “değiştirmenin” bir diğer yolu ise optik illüzyonlar. Bir takım görüntüsel kaymalar, renk tonlarında oynamalar ve hızlandırma ile göze istediğinizi gösterme yada göstermeme konusunda hiç zorluk çekmeyeceğinize emin olabilirsiniz. Kandırılmalar peşi sıra gelir ve görme yetisi görüntünün kendisiyle birlikte sömürge konumunda tutulmaya devam eder. Bu en temel ve en basit yalanın kendisidir. Ardından çığ gibi büyümeye devam eden bir suiistimal gelir.  Kendini güvende hissetmek için, sahip olmak için, haklı kılmak ve yaşamını anlamlandırmak için görme fenomeni zamanla insanın çıkarları doğrultusunda evrimleştirilir. Bütün duyular bir noktada bu yalanı besler ama görmek bunların en keskin olanıdır. Görmek, karanlık ve ışık arasındaki net ayrımdır. Bu net ayrım, sonucunda vardığı noktada, kendisini bir reklam toplumunun göstergesi ve bu kontrol dolu bilinçaltı göstergelerinin “görücüsü” konumunda bulmuştur. Kapital Pazar büyümeye devam ederken, ürünler üretilmeye ve savaşlar çıkarılmaya devam ederken, tüm bunları satacakları tek bir şey vardır; göz. Göstergebilim ve kolları-türevleri sayesinde insanlara ne istiyorlarsa onu satarlar, ne düşünüyorlarsa insanlarında onları düşünmesini sağlarlar, neyi haklı neyi haksız buluyorlarsa insanlarında kendilerini desteklemelerini sağlarlar. Ve bunu yaparlarken kullandıkları en  geniş yol, her şeyi doyumsuzca kaydeden insan gözüdür. Bilinçaltının bakir topraklarına doğru yöneltilmiş sömürü tabelaları ne yazık ki onlar için doğru yönü gösteriyor, bizim için değil.  They live filmi bu konuda okuyucu için açıklayıcı, biraz fantastik ama yerini bilen bir film olarak yardımcı olacaktır.

Bu süreç sonucunda, insan artık “bakan” konumuna getirilmiştir. Görmek bir lükstür. Sosyal işleyişin içinde, hızlandırılmış bir şekilde akan görüntülere bakıyoruz. Yanılsamanın içindeki yanılsamaya. Bu o kadar baskın bir hal almış durumdaki, görmek lüksü, artık arayışın kendisine dönüşmüş durumda. En başından beri genlerimizde olan ve aktarılan bu algı filtresi, nihayetin de insanların kutsal arayışlarının bir parçası olacak kadar saptırılmış durumda. Hâlbuki görmek, iki görmemeklik arasındaki kısa yaşantımızın virüslü bir ilüzyonu. Erişim sağlandığında ya da salt bilgiye ulaşıldığında bunun görerek olmayacağına emin olabilirsiniz. Saflığın kutsallığı, doğum öncesi görmeme halinden, bilinmezliğin enginliği olan ölüm sonrası görmeme hali arasında sıkışıp kalmış kusurlu tasarımlarız.  Kusurlarımız, bir takım insancıl güçler tarafından propaganda ve yönetim amaçlı iyi kullanılmış durumda elbette. Nihayetinde bu “görme” haline sahip dönemi birilerinin iyi değerlendirmesi gerekiyor. Toplumu zamanla göz için şekillendirmeye başlamışlar ve başarmışlardır. Medya, iletişim, göndergesel alt metinler, görsel kandırmacalar, bilinçaltı verileri, afişler, hareket eden bir kapitalizim canavarı, kısa etekler giyen, makyajlar yapan kadınlar, vücut geliştiren adamlar, pahalı görünüşlere sahip arabalar, evler, telefonlar, parıltılı şeylerin dünyası; o kadar parıltılı ki ortaya çıkan ışıktan gözlerimizi açamaz hale gelmiş durumdayız. Hepsi görmenin propaganda amaçlarından ibaret. Bakmaya dönüştürülmüş bir kirliliği besleyen şekilsizlerden fazlası değiller. Az önce de belirttiğim gibi, görsel evrimin geldiği bu bakma noktasında, mantıklı ve meraklı insanların arayışı görmeye geri dönebilmek olmuş durumda. Peki bunun için ne yapılıyor? Şehirden uzaklaşılıyor, meditasyon yapılıyor, astral seyahat yapılıyor, çakralarla uğraşılıyor veya üçüncü göz sevdasının peşinde düşülüyor (ikisiyle çok iyi şeyler yapabilmişiz gibi üçüncüsüne ihtiyaç duyuluyor!) ya da sanrı gösterici malzemeler kullanılıyor. Bu şekilde gözün içine sürüklendiği stabil bağlılıktan kaçılmaya çalışılıyor. Görmek bu noktada, kendi yanıltıcı evrenini açığa çıkartmış oluyor. Çünkü, 40 yıl boyunca şuan ki stabil görüntüyü izlemiş bir insana gidip LSD-25 verdiğiniz zaman (yada psilobin meskalin, ketamin, dmt, nboom vd) tümüyle farklı bir algı ve görme boyutuna geçip şaşkınlık içinde kalakalıyor. Göz ve gördükleri bu kadar kolay değiştirilebiliyorken, gördüklerimizin gerçekliği hakkındaki bu saplantılı inancımız neye dayanıyor? Tabiî ki de ilk insandan beri “yaşadığın hayatı anlamlı kılan şeylere sıkıca sarılma” durumuna dayanıyor. Okyanusun ortasındayız, sarıldığımız bir tahta var (bunlar bizim görmeye ve gerçekliğine dair düşüncelerimiz) ve bu tahtaya sıkı sıkı sarılıyoruz. Onun dışında hiçbir dayanağımız olmadığı için ve yüzmekten korktuğumuz için o tahtanın gerçekliğini sorgulamaktan korkarak kaçıyoruz. Bu sakat, vizyonsuz, kısıtlı ve deforme olmuş duyuyu sonuna kadar sahipleniyoruz. Peki ya yüzebilseydik, tahtayı bırakabilseydik ne olurdu? Bunun en basit örneği sanırım rüyalar: yaşarken gözün simülasyonundan kurtulabildiğimiz (dış faktörler olmandan, doğal yolla gelişen) nihai yer. Rüyalar her zaman için derin bir anlatım konusu olmuştur ve üzerine durulması gereken olgulardır. Kısa bir şekilde bakacak olursak, rüya evrenindeki pasif göz durumu bizlere, gözün aktif olduğu uyanık yaşantımızdan çok fazlasını sunduğunu göreceğiz. Aniden değişen perspektifler, bilinçaltının sonsuz akıntısı, mekansal atlamalar, görüntü akışının hızlanması yavaşlaması donması, keskinleşmesi, hissel öğelerin ön plana çıkması, mistik yapının güçlenmesi ve enerjisel aktarımlarım şekillenmesi gibi bir çok şey. Gözün somut yavaşlığı ortadan kalkıp, bilişsel görünün devreye girmesi işte bizlere bunu, hatta fazlasını bile sunuyor. Rüya evrenin de görülen şey, hislerin ve enerjinin birleştirilmiş hali. Somut görüntü tümüyle farklı bir formda ve somut görme yerini bunlara bırakmış durumda.

Doğal yolla gelişim gösteren bir diğer görüş değiştirme metodu iste astral seyahat. Bu şimdiye kadar, birçok kişi tarafından denenmiş, birincil kaynaklardan doğrulanmış bir fenomen. Ve astral seyahatın ilk adımı, kendine dışarıdan bakmak: Yatakta uzanmış insan bedenine tavandaki bedeninin içinden bakmak. Bu, görme durumunu tam tersine çevirme yolundaki ilk adım. Bu aslında, üçüncü göz dışarıya değil, içeriye doğru bakıyor demenin farklı bir yolu. Peki bu görüş açısını değiştirince ne oluyor? Beden, o zamana kadar ulaşamadığı bir formun içine bürünüyor. Özgür bir şekilde etrafta dolanıp, farklı açılardan “görme” durumunu yaşamaya başlıyor. Daha yakın daha uzak, daha mikroskobik, daha teleskobik, daha net ve daha bulanık; ve en önemlisi daha özgür ve akıcı. Göz, olağan sınırların dışında, cesur topraklara adım atmış oluyor.

Bir diğer olgu ise, gözü hipnotize etmek. Ritmik hareketler yapan bir nesneye belirli bir süre bakan göz, bir yerden sonra uyku formuna benzer bir hale geçip, hipnozu yapan kişiye, bulunduğu bedenin bilinçaltı kapılarını açıyor. Gözün kullanımı, açık bir şekilde anlaşıldığı gibi bireyi çok farklı noktalara götürebiliyor. Soğuk savaş döneminde insanlara yapılan deneyler (otomatik portakal filminden örnek verebilirim) bir takım görseller, bir takım ilaçlar ve bunların tekrarı sayesinde korkunç sonuçlara yol açmıştı. William burroughs, tanca’da bir kafenin videosunu çekip, ardından aynı videoları o kafenin önünde “tekrar oynatarak” o kafenin yanmasına neden olmuştu. Bu konuda göz ardı edilmemesi gereken husus, gözün ve kayıt almanın bir diğer formu olan kamera’dır. Kamera, sinema endistürisi ve televizyon sektörünün gücüyle, gören ve gösterilen arasındaki bağı sömürenlerin eline vermiştir. O bağ, günümüzde çok rahat bir biçimde şekillendirilebilen, yıkıcı kontrol mekanizmasının bir koluna dönüşmüştür.

Üzerine duracağım bir diğer konu-örnek ise, daha öncesinde araştırmalar ve birtakım çalışmalar yaptığım uyanıkken görsel halüsinasyon görmek başlığı olacak. (bkz)

Bu konu, ilk dönemlerde üzerine çok fazla durmadığım, yakınlarımdan birinin başıan gelen ve sadece “merak” olarak baktığım bir konuydu. Ama sonrasında, ilk yazıya gelen tepkiler, aslında bu durumu yaşayan çok fazla kişinin olduğunu anlamamı sağladı. İnsanlar, hiçbir madde kullanmadan, hiçbir kaza veyahut olağanüstü durumlar yaşamadan, var olmayan şeyler görüp o şeylerle iletişime geçip hayatlarını onların varlığına göre şekillendiriyorlardı. Bu gerçekten ilginçti çünkü zaten göz başlı başına bir karmaşayken, üstüne bir de olmayanın içinde başka bir olmamaklığı benimsemiş bu insanlar “onları yaşıyordu.” Gelen mesajlar ve anlatılan yaşanmışlıklar sonrasında, bu sanrıların bir takım net belirtilere dayandığını fark ettim:

  • Durumu yaşayan bireylerin %65’inin geçmişinde, gerek durumla alakalı gerek alakasız bir takım travmalar var.
  • Durumu yaşayan bireylerin %94’ü kadın.
  • Durumu yaşayan bireylerin %80’i halüsinasyonları ya uyumadan önce yada uyandıktan emen sonra görüyor.
  • Durumu yaşayan bireylerin halüsinasyon görme sıklığı ve iç-dış mekan durumu, istatiksel bir karşılığı olamayacak kadar uç noktalarda farklılık gösteriyor.
  • Durumu yaşayan kadınların %66’sı 21 yaşından küçük.

Bu gözlem sonuçları (sonuçlar sadece uyanıkken halüsinasyon görme durumu için geçerlidir, gözün değişkenliği için bir genelleme değildir) ve bireyler tarafından anlatılan onlarca olay, bana nihayetinde doğal koşullar altında görülebilecek halüsinasyonların ve gözün kandırılabilirliğinin, vücudun uyku öncesi ve uyku sırasında salgıladığı dmt ile alakalı olduğunu gösterdi. Bir diğer gösterge ise, kadınların ve ergenlik yaşındaki çocukların “gözünün” daha kolay deforme edilebileceğini/kandırılabileceği yönündeydi. Hepsinden daha önemlisi, bilinçaltı, doğru şartlar altında (gerekirse şartları kendisi doğrulaştırıyordu) gözün gerçekliğini tümüyle devre dışı bırakıp, kendi sanrı dünyasını yaratabiliyordu. Bu, görmenin ayarlarıyla oynandığında olabileceklerin ufak bir belirtisi demekti elbette.

Ara not:

“görsel dünyaya yaptığım saldırı da kameranın rolü nedir?”

Kamera gören bir göz olarak, gözün ve görebildiğinin tüm olanaklarını kullanan, onları kaydeden, bilinçli olarak dönüştüren ve şekillendiren, ardından aldığı topluma sunan bir silaha dönüştürülmüştür. Bu silah, tekil bireyler için de kullanılabilir kolaylıktadır. Kameranızı alın ve onların istemedikleri yerlere doğrultun. Polisler eylemcileri döverken, mobeseler çekerken, tacizler yapılırken, kaydedin. Silahı düşmanınızın yüzüne tutun ve “görmeyi kaydedin.” Bu konuda William burroughs’un elektro devrim kitabı okuyucuya eşlik edecek niteliktedir.

Ara not sonu-

Görme evreninin yanılsamaları, yavaş yavaş insanı uçurumun kenarına sürüküyor. Karanlık bir sokakta yürürken insanın gözünü kör eden ve içine iğrenç hisler düşüren sokak lambaları, yıldızları görmemizi engelleyen şehir ışıkları, araba farları, neon panolar… uyarıcılar artmaya devam ettikçe, gözün içine hapsolmuş tüm enerji, büyük bir heyelan potansiyelini beslemeye devam ediyor. İnsan bir noktadan sonra bunu reddedebilir. Yalan’ı görerek onu yenemeyeceğini anlayabilir ve en sonunda Pİ filminde olanın bir benzerini yapmaya teşebbüs edebilir. Ya da –sanırım bu daha büyük bir olasılık- zaten çamurun içinde sürünen bu görme duyusunu, sözde kendi bilinci ve kontrolüyle iyice içinden çıkılmaz bir hale sokabilir. Bu içinden çıkılmaz halin ilk adımı, bariz bir şekilde VR sanal gözlük teknolojisidir. Peki bir sonraki adım? Epifiz bezine yerleştirilmiş, sinirsel bağlarla birebir temasta olan bir takım mikro cihazlar. Artık izlediğimiz filmlerin başrolü biz olacağız, artık reklamlar direkt bizim yaşantımıza hitap edecek, reklam panolarında kendimizi göreceğiz. Satış politikası, doctor’un psişik kağıdı gibi, ne görmek istersek onu gösterecek. Ve nihayet, insan göz’ü tümüyle sanala teslim edecek ve böylelikle kendini –yine kendi ürettiği- ilk simülarkaya hapsetmiş olacak.

Sınırları ortadan kaldırmaktansa, yeni sınırlar yaratmak (beşeri, kontrol edilebilir sınırları) homo sap’a her zaman daha olası ve kolay bir seçenek olarak görünmüştür.

Peki bu sınırlar nedir? Evrenin sınırları gözdür. Aynı şekilde, insanın sınırları da duyularıdır, bu duyular arasındaki en büyük sınır paydası da göze aittir. Görme duyusu kaybedilince, koklama ve duyma duyusu gelişir. Duyma kaybedilince koku duyusu uç noktalara ulaşır. Bu domino birbirini destekler ve sonuca ulaşana kadar devam eder. 300 yıl botunca bir ağacın gövdesinde oturan bir zen budisti bu yüzden tüm bu süreci gözleri kapalı yapar. Birisine sürpriz yapmadan önce ya da enerjisel aktarıma girmeden önce bu yüzden gözlerini kapat deriz; kişiyi daha sınırsız ve akışkan bir coğrafyaya sokabilmek için.

En başta değindiğim, gözün temel matematik ve fizikle kandırılması durumuna (atomsal yanılgı ve ışık kırılması olayları) şunu da ekleyerek bitirebilirim. Kuantum fiziğine göre; gözlenen her şey, gözlemciden etkilenir ve belli oranlarda belirsizlikler ortaya çıkar. Yani siz bir yere bakmıyorken o yer farklı davranışlar içindedir, baktığınızda, sadece gördüğünüz bir yere dönüşür. Bu özellikle atomsal boyutlarda daha net gözlemlenebilir şekillerde işler. “gerçekte kuantum mekaniği, bize evrenin tümünün bir seri olasılıklar bütünü olduğunu keşfettirdi. Ne yazık ki bu durum büyük cisimlerle ilgilendiğimizde gerçekliğini yitiriyor.” Resim büyüdükçe yalan da büyüyor. Kuantum fiziğinin görmek üzerine kanıtladığı bu durumlar bütünü, tüm yazıyı destekler ve güçlendirir bir özelliği barındırıyor.

Evrenin içindeki arayışında, göz kendi sınırlarıyla karşılaşacak. Karadeliğe baktığınızda ne görmeyi planlıyorsunuz? Zamanın, mekanın, ışığın, Einstein fizğinin yok olduğu Olay Ufkuna baktığımızda ne göreceğiz? Şuan ki durumumuzda, hiçbir şey. Her şeyin anlamı ve tüm saçma soruların cevabı gözlerimizin önünden geçip giderken, biz sonsuz karanlıktaki birkaç yıldızı fotoğraflamakla meşgul olacağız.

Neo, matrix’in kalbine girdiğinde kör olmasaydı, o kadar güçlü ve o kadar başarılı olamayabilirdi.

Bu insan ırkı için dikkate alınması gereken bir konudur ve yaşamaya devam ettikçe sonsuz örnekleri çoğaltılmaya devam edecektir.

Ancak beden gözleri, zayıflamaya başladığı zamandır ki fikir gözleri vuzuh ile görmeye başlar.

Şimdi gözlerinizi kapatın ve bakın, ne görüyorsunuz?