Gore/Trash filmlerin emekli müdavimi

Abi aslında bu eti lime lime etmek yönündeki gizli fetiş arzu ve tüm o dehşetin kökeni, insana karşı duyulan kaygının ve yeryüzü tiksintisinin, onları esasen böcek kadar sevmiyor olmanın gizil manifestosu değil mi!

Uzak bir arkadaşın zamanında ettiği laf , aşağı yukarı böyle bir şey demişti bana bira içerken

Bu tarz filmler, temel estetik hiç bir eğilimi yok gibi davranır veya öyle algılanır. Yoksa niye beden salgılarını, kanı, ten deformasyonlarını bu kadar göze soksun ve merkeze alsın.

Bu tür filmler, izlendikçe ve yönetmenlerine kulak verildikçe farkedilecektir ki, çirkin olandan estetik bir verim sağlamaya çalışmaktadır. Çirkinlik, her nasılsa sanatın bir ereği olamazmış gibi görülür, basbayağı dışlanır. Oysa çok basit bir mantık yürütme, bu tarz bir sunumun da tıpkı güzellik gibi, uygun formüllerle sunulduğunda seyredende estetik duyarlıklar oluşturan bir yanı olduğunu bize gösterir.

Bizler gün içinde, farkında olmasak da, ne çirkinlikler yaşar; üstelik bunlardan ne muğlak hazlar duyarız. Mesela sevmediğimiz, bize bela olmuş bir şeyin üstesinden gelmek için göstereceğimiz şiddetli ve oldukça çirkin tepki, kafamızdaki ideal sistemin ipuçlarını bizlere gösterir, hayalimizi uyarır. Günler politik tepkiler, hastalıklarla doludur. Saygı göstermediğimiz, siyasallaşmış bir duruma en çirkin tepkiyi vermeye yatkınızdır ki bilincimize yuvalanmış bir çok art düşünce ve tasarım; hatırlamasak da kabuslarımızda bir çok lanetli sahnelemeyle öfke istencimizi veya korkularımızı doyuracak şekilde kendini hiç durmadan doğurur.

Buna rağmen, güzelin o kadar da güzel olmadığını, bunun bir rölativite içerdiğini bilmemize karşılık, çirkine de aynı denklemi uygulamayız. Tiksinti, kaçamayacağımız bir şey olmasına karşılık, güzelliğe kıyasla kesin olarak ötelediğimiz bir duygudur. Sümüğümüz mesela, ölümümüze; son ana dek hep olacaktır. Bir başkasına değil büsbütün bize ait olmasına karşılık, bu bedensel detayı bir fazlalık veya olmaması gereken bir noksanlık olarak tasarımlarız. Gerçi çocukluğumuzda, belki şimdi bile, sümüğün o ekşimsi tadı, o esrik şekeri gizli gizli bizi zevke sürüklemiştir. Bu hazzın bilgisi açık olmamakla beraber, hepimizde vardır. Kendimizi sevmekten bahsederiz mesela; elbette kendimiz diye tasarımladığımız organsal pakedin içinde mukoza, tükürük, barsak gürültüleri, dışkı, sidik de vardır. Eğer öz varlığımızı seveceksek bizde kaçınılmaz olarak tiksinti uyandıran bu bedensel posalarla da barışmamız gerektiğinin tiksinç bilgisini içimizde besleriz.

Ben böyle konuşunca tuhaf oluyor ancak tek yaptığım, herkeste ortak olan bir muğlaklığı dillendirmek. Yabancılaştığımız vücut artıklarının, aslında tercihlerimize; huyumuza, yemek zevklerimize, fikirlerimize kadar bizi belirleyen, bizlerdeki organik bütünlüğü sağlayan birer küme elemanı olduğunu inkar etme eğilimimiz çok yüksektir çünkü bedensel mağaramızın bu menfur üyeleri, hep gizlemek isteyip; yalnızca kendimize itiraf edebileceğimiz düzeyde; mahremimize yakın, dış dünyayaysa uzak tutacağımız ahlaksal birer utanç unsurudur.

İşte gore filmler, bizde tiksinme yaratan bu organsal nüveyi, dosdoğru suratımıza çarpar. Diğer filmlerin belli bir sanat anlayışı içinde çarpık, belirsiz, örtük bıraktığı mahremiyetleri; etik yapıyı orta yerinden çatlatacak şekilde sergiler. Suistimal ve şok sineması da bunu büyük ölçüde yapar ama bu işin son sınırı gore estetiktir. Trash denilen filmlerdeyse çirkinlik ve ahlaksızlık; gore ögelerin de katılımıyla birer karnaval gümbürtüsüne dönüşüp düşük bütçe bir hayal gücünün salgı merkezlerini uyarır. Tabii, bu sinematik anlatımın psikopatiyle arasında çok riskli bir sınır duvarı vardır. Gore, kendini salt iğrençlik panosuna dönüştürdüğünde ve insanın negatif yönünü dosdoğru olumlayan bir şeye yakınsadığında hastalık üretir.

Bu filmlerin izlenmesi, korku sinemasıyla kabuslara sakladığımız karabasanlarımızı doyurmaktan çok farklı bir etki bırakır. Korku filmi estetiği, karanlık; yıldızsız, çıtırtılı bir gecede köşeyi döndüğümüzde neyle karşılaşacağımızı bilmemekse gore sinema, cehenneme dosdoğru iniştir ancak bahsettiğim filmler korku janrı içinde yer alırlar, bu sıradan izleyicinin genel algısına hitap eden bir sınıflandırma olup korku duygusunun uyaranları ile dehşet hissinin uyaranları farklıdır. Bu türün kötü örnekleri parodi ve abartı hissinde takılı kalırken iyi örnekleri; takıntıları, cinselliğin en vahşi şekilde arzulandığı ve yaşandığı anları azdırır. Hatta belki bilindik dünyanın suni kent dekorundan çıkıp bedenin şeytani sıvıları içinde yüzmeye başladıkça, beyinsel bozulmalar, belki geri dönüşü olmayan sosyal kopukluklar bile yaşarız. Sinirsel hassasiyet duyan zaten davranış bozukluğu çeken insanların bu tetanoslu film endüstrisine bulaşmasının hiç taraftarı değilim. Ve iğrenç olanın zevk doğurduğu o kara büyülü anın tek seferliğine şiddetine kapılan zihin, bir daha rayına giremeyebilir. Hiç aklın yüzeyine çıkmamış cehennemlik sanrılar, bu filmlerle dürtülürse, yaşamın aslında ne olduğu; neye yaradığı yönündeki şüpheler; kesinlikle iğrenç bir cehennemden başka bir şey olmadığını onaylayan tüyler ürperten kanılara kadar sürüklenebilir.

Bu tür filmlerin sanat ve giallo-polisiye-dehşet odaklı olanları olduğu gibi salt vahşet ihtiva eden, anlattığı şeyler gibi düşük prodüksiyon içeren, kasıtlı olarak kötü çekilmiş biçimleri de vardır.

Yine de bir yerde, insan algısının böyle bir kültür üretme gereksinimi duyması bile beni korkutuyor. İyilik ve kötülük arasındaki zıtlığı vermek yerine dünyayı sadece feryat uyandıran bir cehennem olarak tasvir eden o hastalıklı zihnin garip cazibesi.

Gerçi, şöyle enikonu düşünülürse fakat gerçekten düşünülürse, bir abartıdan çok mutlak bir gerçeklik değil midir yaşamın bir cehennem olduğu. Sizin baktığınız açı; zihninize hem cenneti hem cehennemi polarize bir şekilde sunuyor olabilir fakat bazıları vardır, dev külhanlarda yanan kömürleşmiş bedenlerin kül çıtırtısına kadar bu ateş meydanını işitir. Bir sanrıdan farklı olarak. Gözün tıpkı günün içinde seçtiğine benzer, adına insan hayvan bitki eşya denen şeylerin alışıldık planları aklımızı gerçek oldukları, orada oldukları konusunda ne kadar az şüpheye düşürüyorsa bazıları için cehennem de öyle sahicidir. Göz görür, kulak işitir ve et ona dokunur.

3 replies on “ Gore/Trash filmlerin emekli müdavimi ”
  1. Yazılarınızdaki üsluba ve ele aldıklarınıza gerçek manada bayılıyorum. Üst beyniniz sizi hem gururlandırıyor hem de zaman zaman akıl almaz acılara sürüklüyor olmalı. Lütfen sık sık yazarak düşün maceralarınızı bizimle paylaşın. Daha çok gore ve trash film önerileriniz olursa da güzel olur. Hiç geçmeyen yaz günleri dilerim.

    1. Öncelikle değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim, henüz gördüm, kusura bakmayın. Evet, doğru tahmin etmişsiniz; hem narsisizme yönlendiriyor hem de üstesinden gelinemez acılara sürüklüyor zihnim beni. Elimden geldiğince yazmaya, kendimi aktarmaya çalışıyorum. Film tavsiyelerine gelecek olursak.. Daha dramatik, sanat odaklı bir şeyler tercih edecekseniz Audition’ı, eğlence odaklı ilerlemek isterseniz Sam Raimi’nin Evil Dead’i ve Peter Jackson’ın Braindead’ini; kalifiye, tuhaf işler arıyorsanız da Nekromantik, Der Todersking gibi filmleri önerebilirim. Saydıklarım gore olarak anılabilir mi bilmiyorum ama marjinal şeylere odaklanan eserlerdir. Umarım bu tarz filmler hakkında ayrıca; kapsayıcı yazılar da yazabilirim, bu konuda söz vermeyim ama şimdilik.

      Sağolun, ben de sizlere tehlikeli fikirlerle dolu bir zihin dilerim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir