Göçler Yüz Yıllar Önce Bitti

(I)
Isırdığı elmayı avuçladı Âzem
Evirip çevirmeden yani pek de oralı olmadan
Hani nimete de küfredercesine değil de
Bıraktı tabağın ortası sayılamayacak bir noktasına
Güneşin erken karşılandığı sabahların
Müjdesini veren hanımelleri kokusunu
Civara yaya dursun
Yola revan olmak için sebepler geçmişin
Ve geleceğin eşelenmesiyle kendini gösterdi
Başının yerinin avuçlarının arası olduğunu geç kavrayan Âzem
Özlediği şeylerin duygusuyla yetinip
Ne olduklarını unuttuğunu fark edeli
Sadece saniyeler olmuştu
Kendi soluğunu ensesinde hissetti
Aksi ürpertiden farklı tariflenemez bu hissiyatı
Sırtındaki yüklerin arasına tarihiyle not düştü
Saatin tam olmasını bekledikten sonra
Saatini kordonundan öpüp sol ayağını kaldırdığı
Yere gömdü
Hiçbir şeyi yarım bırakacak kadar az sevmemeli dedi
Eksikleriyle tastamam olmak şimdilik gitmekti

(II)
Az gitti uz gitti
Rast gele bir yolda rast gele bir kapıda bulabilirdi kendini
Şayet bu bir masal olsa
Hatta şekerden bir evin çatısını kemirebilirdi ağzından akan salyalarla
Hani evi yıkacak cinsten değil de damının akıtmasına sebebiyet verebilirdi
Âzem, uzun boylu ince parmaklı
Otuzunda kırk gösteren kırlaşmış saçları
Toros’un güneşinde kayış gibi olmuş derisiyle
Bir çift gözdü sadece
Kıvrılsa bir yudum su gibi akacak kadar küçülürdü ki
Sahildeki sandala da böyle sızmış olmalıydı
Gözlerini kapadığında hayalini kuracağı
Bir yarın olmadığını fark edeli
Sadece saniyeler olmuştu
Karanlığın insanı boşluğa atışına ve yok edişine daha fazla direnmedi
Minnet duydu ama huzursuzluğunu denizin suları götürmedi
Ardındaki onca sevgisizlik yakasında bir ilmek oldu da
Büktü boynunu
Kötülük hiç vazgeçmez, pes etmez
Güzel olan ne çabuk cayar sözünden oysaki
-suz eki alan hissiyatlarımızın sorumlusu güzelliğin yok oluşu değil de neydi
Öğreneceklerimiz var, hiç bitmedi, hiç bitmeyecek gibi
Tüm bu düşünceler beyninde devir daim ederken
Cebinden çıkardığı son parasını kullandığı bütün bağlaçlar uğruna
Denize kurban gönderdi
Yalanlarının kılıflarından kurtulmak sırtındaki yükü hafifletti
Yumdu gözlerini

(III)
Şehrin kalabalığında birbirine çarpa çarpa yürüyen
Bu insanlar hiç mi korkmazlar iz bırakmaktan ötekinde
Diye düşünmekten kendini alamadı Âzem
Göçebe bir tüccar olamayacağından halde bir hamallık işine girdi
Sabaha karşı başlayıp bazıları akşam bir çilingir sofrasında bulduğunda kendini
Halsiz kelimesinin defalarca aklının ucuna geldiğine yemin edebilirdi
Unutmak için hatırlamamak, hatırlamamak için yaşamamak lazım
Aklının ucuyla aklı arasındaki denge böyle kuruluyordu işte
Yerleşik hayatın insanlığa bıraktığı en acımasız miras hatıralardır belki
Kim bilir
Âzem bu dengeyi yitirdiğinde gözleri rüzgârın araladığı bir gömleğin
Yakasından görünen bir çift memeye, bedeni bu bir çift memeden tüm dünyaya
Yayılan turunç kokusuna teslim olmuştu
Eksiklerini dürten bu koku hatıraları mekândan azade
Âzem’in sırtını dayadığı duvarı tuz etmiş de
Aşına katmıştı.
Nefesi dakikaların gerisinde kalmış,
Hareketsizce, akrep ve yelkovanın yörüngesinde
Bulantılarını dışarıya atamamanın sancısıyla çırpınıyordu
Sıyrıldığı tüm an(ı)lar kaçıp da vardığını sandığı yerde bir kokunun donuna girmiş
Onu bekliyordu
Öğreneceklerimiz var, hiç bitmedi, hiç bitmeyecek gibi
O gün, gece olmadı, karanlık yetişmedi imdadına
Kalbinden başlayıp bacak arasında son bulan bir ağrıyla
Sıtmaya tutulmuşçasına soğuk terler içinde sarsılan Âzem
Suların serinliğini dahi teninde hissedemeden öylece bıraktı kendini
Çözüldü tüm düğmeleri kadının, yüzü aydınlandı düşünde
Kokusu denize yayıldı memelerinin, o deniz Âzem’i yıkadı
Ayıp yerlerine dokundu, ciğerlerine doldu

(IV)
Hiçbir şeyi yarım bırakacak kadar az sevmemeli demişti Âzem
Yarısı yenmiş bir elma sahibini kaybedince öylece çürüdü masada
Aynalar, insanların yüzünü göstermeye yetmedi

One reply on “ Göçler Yüz Yıllar Önce Bitti ”
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir