İnsan, doğası gereği pek verimli değildir geceleri. Doğal bir sersemlik ve hem fiziksel hem mental bir yorgunlukla boğuşur yaptığı işlerin yanında. Yapılan eylemler daha yorucu, yaşanmışlıklar, yalnızlıklar daha acı ve şüphesiz göz kapakları daha ağır gelir.

İnsan medeniyet basamaklarını bilgi dağarcıkları ve teknoloji çığırlarıyla üçer beşer, kör topal çıkarken her zaman bozmuştur doğanın işleyişini. Biyolojik saatimiz ise bu yıkımlardan payını alan başka bir mevzudur. Hepimiz üstün körü bir bilgiye sahibizdir bu biyolojik saatle ilgili. İnsanın uyku düzenini biyolojik uyarılarla düzenlediği de bildiğimiz üstün körü işlevlerindendir. İnsan uykusu gelince uyur ve uykusunu alınca kendiliğinden uyanır. Bu harika düzen bize böylesine basit ve kullanışlı yansır. Biz ise uyumak için depresyon sonlarına, ertesi güne yetişecek pek mühim işlerin telaşına ve yoğun mesai günlerine odaklı saatlerle kendimizi hazırlama çabasında tükeniyoruz. Yorulmuşuz hep yorgunuz. Alarm sesleriyle boğuşur olmuşuz. Ancak öyle anlar var ki bu yıkımdan öte acı istisnaları gözümüze sokuyor hiç çekinmeden.

Evet, bu kendimizi yeni bir insan modeline çevirme, daha çok sahip olmak, daha çok öğrenmek, daha çoklarında daha az uyku bulacağımız çalışkan hallere girmek için bozduklarımızı gördükçe tepkiyi yapıştırıyorum. Ama bir yandan da saatin üç buçuğunda kalemimden sızlanıyorum. Kendi fikrime ters düşüyorum. Çünkü artık daha fazla olan her bilgide kalbimin çürüdüğünü hissedebiliyorum.

Her gün, her yandan binlerce haber kulağımıza çalınıyor. Bir anda binlerce insanla aynı vaziyetten haberdar olup farklı kafalarla bambaşka şeyler anlıyoruz. Herkes tüm trafik kazalarının, yangınların evrelerini ezbere bilirken ölümün salt korkusu kimsenin kalbinden geçmiyor. Senaryolar türetiliyor, olay yeri canlandırılıyor ama kalpler uyuyor..Durum halihazırda, medya yalan yanlış da olsa hep yayında. Bir yerlerde kedi ezen ışıklar takla atıyor, uçaklar düşüyor, gökdelenler inşa edilirken bir kaç işçi düşerek ya da başka bir şekilde ölüyor ve taşeron firma iş kazası adı altında her türlü sorumluluktan kaçınmayı ihmal etmiyor. İnsanlar yine kendi medeniyet adımlarından bir kaçında öl(dür)ü(lü)yor. Ama gel gelelim bu ölümler istatistik olmaktan öteye gidemiyor. Kanımıza işlemiş artık şu mantıklı duygusuzluklar. Her habere şaşırmışçasına mantıklı bir yorumla yaklaşıyoruz, gerçeklerin üstünü örtüyoruz. Çünkü kaçıyoruz ancak. Suçluyuz ve bunu hepimiz biliyoruz.

Vicdanımız sızlamıyor ama rakamlar değil insanlar ölüyor. Savaşlar tarih kitaplarından, bilgisayar oyunlardan, filmlerden, marşlardan, destanlardan kalmış  aklımızda. Her zaman taraflı bir savaş sempatizanıyız desek inkar edemeyiz. Herkes ülkesinden bir parçayla karışıyor konuya. Ya içinde yaşamamızın  getirdiği bencillik ya da mantıkların gereklilikten edindirdiği çıkar olabilir ancak bu. Milliyetçilik duygusu az ya da çok aşılanmış beyinlerimize ve siki tutan biz olmadıkça savaşlar sebeplerden ve sonuçlardan ibaret geliyor bize. Milletler tartışıyor, anlaşamıyor. Nedenlerini herkes biliyor herkes gündemin içine düşenlerden payını alıyor. Medya her an takipte ve evlerde. Doğru ya da yanlış herkes çok şey biliyor. Ama çocuklar spikerlerin entel gösteren kelimelerinden bir bok anlamıyor. Kulağına ilişiyor bazen basit cümleler: ” Milletler arasındaki anlaşmazlık devam ediyor.” Savaşı bekliyor insanlık, hazırlanıyor. Çocuğun ise aklında canlanan tek anlaşmazlık anne-babasının kavgası ve bu bile onun için büyük bir acı. Şimdi kim bahsedebilir çocuklara savaşlardan? Bahsetmiyoruz zaten. Onların ne savaştan ve puan sistemli halklardan ne de yedi cihana buyuranlardan haberi yok. Bahsetmiyoruz çünkü ölüyor zaten çocuklar haberleri olmadan dönen onca dolaptan. Kimi duyarlı kesimlerce oturup efkarlanıyoruz şu halvete. Devletlere sövüyoruz, kalpsiz askerlere hiddetlenip caka atıyoruz her yerde. Soğuk yatağında korkuyla yatan, oyun arkadaşlarının ölümünün oyundan ibaret olmadığını farkedebilecek kadar hızlı büyümek zorunda bırakılan onca çocuğu unutuyoruz.

Serbest piyasanın taraflı çarkları dönüyor; kimilerinin cebi kimilerinin kefen rengi için. Her gün tutarsız bir paha biçiyoruz her bir hayata ama ne yazık ki adı çirkin; Para. Kimine dramatik bir klişe, kimine boş laflarla geçiştirilesi bir mesele ancak bilmeliyiz ki: Bir düzen hayat devamlılığını ve çoğunluğun çıkarlarını sağlarken aynı düzen bir burjuva yaratıyor. Açlıktan kokan ağızlar bile yok artık sokaklarda, satın alınıyorlar, onlara ucuz fiyatlar biçiyoruz alıyoruz ve çöpe atıyoruz.  Vicdanlar sızlamıyor ve nitekim yine insanlar ölüyor.

Sağcısı solcusu, ilerisini gerisini düşünmeden birbirini yiyor, hatta halkları yiyor ama yine de doymuyor. Öte yandan devletler saldırıyor halklara. Hapishaneler adalet ayıplarının açıklarını, açıkları ortaya sunanları örtmek için, tımarhaneler uyutulan halklarda pürüzleri ayıklamak için, bankalar da  en alasından dolandırmak için inşa ediliyor,itinayla düzen vazgeçilmezleri listesine eklenip önümüze sunuluyor.Bunca pislik arasında insanlar bazen ölmeyebiliyor. Şaşırtıcı değil mi? Sanırım hayır. Hele unutkanlığınızla avunuyorsunuz kesinlikle hayır. Çok okuyup çabuk unutanlardanız hepimiz. Zaten ancak  bir sınav sistemine karıştırılmış ezbere bir tarih dersiyle örtülebilirdi onca ayıp. Güzelce planlanmış ancak sakın hak vermeyin bana, inanacağız yoksa masumluğumuza. Biz ne yaptık; okuduk koca koca üniversitelerde, boyumuzu aşan seviyeli ve bilgili insanlara eğildik ve yargılamak haddimize değil dedik. Kaybettik kendimizi hayallerle, ideallerle ve hain planlara figüran olduk hevesler uğruna. Biz ezildikçe ezmek için var olan bir canavara dönüştük. Öldürmedik, ölmedi bu sefer insanlar. Onun yerine sırtlarına yükledik ölüm tehditlerini, yaşam endişelerini. Emin olun daha kötüsünü yaptık. Uyuduk, uyuttuk ve uyananları tımarhanelere ve hapishanelere tıktık.

Şimdi birileri hayatından bıkkın, sızlanırken; birileri ne yaşadığını bile kavrayabilecek kadar özgür değil. Kimisi yarının işleriyle kimisi yarının hayatta kalma telaşlarıyla meşgul ediyor beynini. Orda bomda patlıyor, şurda tecavüz cinayetinin katili aranıyor, sorular sorunlara dönüşerek büyüyor;evlerde  kutulara sıkışan adamlar adalet nutukları çekiyor, burda reklamlar, haberler, diziler dönüyor… Dönüyor dünya tüm baş döndürücüğüyle. Bir psikoloji yalanı daha işleniyor yavaş yavaş: Birileri ölür her zaman hayat devam ediyor…  Duyarlılık yalanları sıkışıyor her yana. Suçlu hissedenler heveslidir olmadıkları gibi yansımaya topluma. Çıkıyor kanalın birine azdırıcı hap reklamı, konu bir yandan iktidarsızlık-ki ismi hoş tanımı yersiz bir kelime- bir yandan her ne olursa olsun pasif cümlelerle iyi insan olmak. Binlerce yalanın dolanın arasından şehitlere bir başsağlığı çakıyor ve devam ediyor toplumu bilinçsiz noktasından vuracağı, para kazanacağı işine. Her gün yeni bir yalan gündeme sıkıştırılıyor. Evlere sıcak sıcak geliyor gelişmeler, ölümler, şehitler… Sanki ekmek gibi ev ahali bekliyor hep ama karın doyurmuyor. Kimileri dikkatlice dinleyip her ayrıntıyı ezberliyor. Çay eşliğinde bilginin verdiği öz güvenle anlatıyor duyduklarını. Naklen yaşıyor iletişimleri kalben değil; kulaklarından beynine, oradan ağzına ve etrafa…. Takdir görüyor çünkü çok şey biliyor ve takip ediyor gündemi(!). Kimileri ise bunca konuşulanların, gündemin ta içinde çırpınıyor. Gördükçe bunca konuşulanları yalvarıyor kendi sesini de duyurabilmeyi. Tekerrürü bile can yakıyor ancak birileri yine çok konuşuyor amma ve lakin  insanlar yine de ölüyor. Bu sırada kimi kadınlar sevgililerine ilgisizlik mavralarından kavgalar yoğururken kimi analar da evlatlarını bekliyor sesini çıkaramadan. Belirsizlik farklı şekillere bürünüyor her yerde.

Hiç bir şey geldiği gibi gitmiyor. Hiç bir karanlık aydınlanmıyor. İnsanlar ölüyor. Daha da kötüsü insanlar öldürülüyor. Uyutuluyoruz ve hep yorgunuz bunca şeyden. Sakınıyoruz sevdiklerimiz, sanki gecenin çığlıklarına karşı fısıldıyoruz utanmadan: Geç oldu yum gözlerini. Kimin umurunda ki ölümün adı. Uyu, uyu artık , yum vicdanını!