etilenin sosyetik dostlarına merhaba demek için gavur imam başlangıcı hiç fena olmaz diye düşünüyorum. bandista dinleyenler bilir gavur imam isyanını. eğlenceli bir şarkıdır ama ritmin neşesi aslında bir ağıta aittir. ben buna bandista temposu diyorum. politik eğlence topluluğu gibi adamlar. neyse gelelim hikayeye;

Göz bebeklerim titriyordu.Perdelerin arasından süzülen gün ışığı, odadaki tozu selamlayarak yerdeki İran halısının üzerine düşüyordu. Halının motifleri, vuslat kokuyordu. Hangi sıla hasreti çeken Acem kızı dokumuştu kim bilir? Taba renginin hakim olduğu oda, Kıta Avrupası’nın yarısını ilhak etmesine rağmen Osmanlı’nın oryantalist duruşunun sadece minik bir sunumuydu. Oda şaşırtıcı derece ufaktı. Bir valinin huzurundan çok, onun dinlenmek için kullandığı bir yerdi. Valinin sırtı bana dönüktü. Masanın üzerindeki haritaya bakıyordu.Yavaşça başını kaldırdı.”Refik efendi… Şöhretin sen gelmeden Kıbrıs’ı sardı efendi. Payitaht’tı İngilizlere dar edişin dilden dile yayılıyor efendi.” Vali’nin bir demirci gibi dövdüğü bütün sözcükler kafamda yankılanıyordu: Otorite…Otorite…Otorite

“Devlet-i Aliye, Kavalalı belasıyla boğuşuyor paşa hazretleri. Malumatınız vardır elbet, Kavalalı Kütahya içlerine kadar ilerlemiştir. Böyle elem bir halde iken size gerek seyfi gerek maddi bir yardımda bulunması mümkün değildir.” Odada bir dakikaya yakın bir sessizlik oldu. Ilık bir rüzgar pencereden bir hırsız çabukluğunda girip haritaları karıştırdı.

“Bir isyan nasıl bastırılır efendi, bilir misin? 3 yolu vardır. Birincisi, bütün halkı katledersin; Bizimkisi böyle bir imkanımız yok. Kıbrıs’ta ki Müslüman tebaayı arttırmamız lazım. İkincisi, İsyanın içindeki herkesi tehcir ettirmek. Bu da birincinin olmazına tekabül eder. Ve üçüncüsü, İsyanın yüzünü katletmek.” Paşa aniden bana doğru döndü.” Efendi, Osmanlı’nın istikbali senin kılıcında.”

Vali efendinin huzurundan ayrıldıktan sonra işin ehemmiyetini daha iyi kavradım. İsyanın ayak sesleri bile Osmanlıyı korkutmaya yetmişti. Osmanlı’nın stratejisi, Vali paşa komutasında, Kütahya’ya kadar ilerlemiş olan Kavalalı’yı kalbinde vurup Mısır’ı yeniden ilhak etmek. Mehmet Ali Paşa’yı gerisin geriye Mısır’a dönmek zorunda bırakmaktı. Osmanlı, orduyu derleyip toparlayabilmek için vergileri iki katına çıkarmıştı. Ama Osmanlı’nın görmek istemediği bir durum vardı. Bir yıldır tek damla yağmur düşmemişti. Kıbrıs, Kavalalı’ya karşı Osmanlı’nın elindeki tek karttı. Ordu 20 gün önceden köylere girip, direnen bütün köyleri yağmalamıştı. Kaçabilen kaçmış, kaçamayan Devlet-i Aliye’nin karanlık yüzünü görmüştü. Yarın yanıma Kıbrıs’ı avucunun içi gibi bilen iki asker alıp Gavur’un izini sürecektim.

Gün yıkılmıştı ve ben odama çekildim.

Üçümüzde kapkara giyinmiştik. Üçümüzün de kepleri kapkara, kılıçlarımız keskin ve atlarımız yağızdı. Dağlara sürüyorduk dağlara, Allah’ın buyruğunu taşıyan Cebrail kadar heyecanlıydık. Devlet-İ Aliye’nin bekasıyla bilenmiştik. Kalplerimiz savaş davulları gibi ritim tutuyordu. Rüzgar bize üç değil, üç yüz bin atlı gibi eşlik ediyordu. Tozu dumana katıp soluğu dağların eteklerinde aldık. Kamp kurup kılıçlarımıza zehir yedirdik. Uykuyu öfkeye karıp geceyi burada geçirdik. Gün ağarmaya başlamıştı. Atlarımızın huysuzlanmasına uyandık. Kılıçlarımızı çekip çadırımızdan çıktık. Etrafımızda 15 ila 20 kişi arasında değişen bir gurup vardı. Ellerinde sopalar, oraklar ve hançerler vardı. Gurubun içinden orta boylu, gür sesli ve pala bıyıklı esmer bir adam çıktı.”
– Kimsiniz siz? ne ararsınız buralarda!
– Bizler İbrahim Ağa’yı ararız! Sizler yoksa Valinin paralı katilleri misiniz! Savulun!… Bir iki adım öne çıkıp kılıcımı savurdum.
– İndir o kılıcını Çelebi. Bizler İbrahim Ağa’nın yoldaşıyız. Osmanlı’ya baş kaldırmışız. Derdiniz nedir sizin? Neden ararsınız Ağa’yı?…Esmer adamın sesi yumuşamıştı. Kılıçlarımızı kınına soktuk.
– Ben manisalı bir tüccarım. Asker kervanıma saldırdı. Neyim var neyim yok yağmaladı. Sadece iki korumamla kaldım. Paşa huzurunda kabul etmedi. Bizde konaktan bu üç atı çalıp İbrahim Ağa’nın isyanına katılmaya karar verdik.

Bugün, Cehennemle yeryüzü anlaşma yapmıştı. Bu sıcağın başka bir açıklaması olamazdı. Vakit ikindiyi gösteriyordu. Atlarımızı dağın eteğindeki seyyar karakola bırakarak tırmanmaya başladık. Kupkuru çalılar kuduz gibi saldırıyordu. Güneş, beynimizle dans ediyordu.. Herkes sırasıyla bir yarıktan içeri girmeye başladı. Onları izlemek, karıncaları izlemekten farksızdı. İletişim kurmadan, sessiz ve organize. En son üçümüz yarıktan içeri girdik. Dapdaracık bir yolu sürtüne sürtüne geçtik. Yüzümüze dağın serin nefesi vuruyordu. Hissediyorduk, Allah heryerdeydi. Dar yolun sonu genişce bir alana açıldı. grup birden durdu. Ne olduğunu anlamak için önlere doğru ilerledim. 3 tane çocuk grubun önünde durmuşlardı. Ortandaki çocuk konuşmaya başladı. ” Ağalar geç kaldınız” Herkes yolu hızlı adımlarla kat etmeye başladı. Yol genişledikçe koşar adım ilerliyorlardı. Yolun sonunda bir ışık belirmeye başladı. Biz koştukça ışık bir kalp gibi çarpmaya başlıyordu. Yolun sonuna vardık. Büyük bir kalabalık halka oluşturmuştu. Halkayı yarıp neler olduğuna baktım.

Bir sedirin üzerinde bakır saçlı ufacık bir kız çocuğu, elleri şile bezinden gömleğinin üzerinde bağlı bir şekilde uzanıyordu. Ölmüştü. Karşısında ak sakallı irice bir adam yumruklarını sıkıyordu. Bu oydu! İbrahim Ağaydı! Ellerini göğe kaldırdı. Yüksek sesle bir Fatiha okudu. Herkes imama eşlik etti. Dizlerinin üzerine çöktü ve kadife sesiyle ağıt yakmaya başladı. ” Dolama ah dollamayı, dollama ah dolamayı! Getirin bağlamayı getirin bağlamayı! Bıktım ben bu zulümden, bıktım ben bu zulümden! Osmanlı’nın elinden Osmanlı’nın elinden. Amman amman elinden, yandım ben bu zulümden! Ben ne eker ben içerim paşa alır elimden! ”

O yaktıkça ben yandım. O yaktıkça benim yüreğimdeki kartondan dava alev aldı. O an gördüm, uğruna hayatımı adadığım ülkünün aslında insanlığa sürülen en soysuz lekelerden biri olduğunu. Ben hangi adaletin havarisiydim? Duramıyordum. Yüreğim iflas etmişti. Kılıcımı çektim. ” Ya Kahhar!” diye haykırdım. Herkes ardından ” Ya Kahhar” diye haykırdı. İbrahim Ağa’ya yaklaştım. Birkaç isyancı omuzlarımdan tuttu ve daha ileri gitmemi engelledi. “Günü geldi o kalleşin vuralım artık!” Diş etlerim çekiliyordu, sinirden parmak uçlarım elektrikleniyordu. “Yeryüzünün mutlak sahibi olana and olsun, dökülen kanların, alınan öşürlerin, yakılan canların hesabını soracağım! Adaletin neferi olacağım!” dedim. bu kendime yeminim yüreğimin mührünü açıp yepyeni bir mühürle dağlamıştı. Ah be küçük kız, seni ipekler içinde uğurlamak vardı. Ah be küçük kız, aç karnına ölmek zor. Beşparmak dağlarını bu acıyla sarsmak zor. Devletin kurbanı olmak zor.

Gün yıkıldı, yıldızlar üzerimize çöktü. Tütünümü sararken yanımdaki iki yiğide kendimi açtım. Artık kararımızı verdik. Yarın ovaya çıkıyoruz bu fukaraların saflarını katılıyoruz. İbrahim ağanın ulakları saraya varmış olmalıydı. İsyancıların ufak bir grup olduğunu ve ovada olduğunu söyleyeceklerdi. Benim bildiğim paşa, cabbar davranıp bütün haklarıyla ovaya kurulacaktı. Oraç, çekiç, saban,tırpan, yalın kılıç; humbaraya, topa, tüfeğe, yirmi kiloluk kılıçlara karşıydı. İsyan ateşiyle kavrulan bu hastalıklı, aç ve kirli bedenler; tokadıyla boyun kıran, bin atlıyla haçlı ordusunu darma duman eden, kara yağız ölüm emekçilerine karşıydı. Bunun adı kabullenilmiş intihardı.

İbrahim Ağa’nın imamı olduğu sabah namazını eda ettik. Ardından göklerine duman durmuş Beşparmaklar’ı terk ettik. Ağır aksak topal bir orduyla indik ovaya. Tam karşımızda eflatun bir ordu belirmeye başladı. İşte o an omuzlarımda bakır saçlı sabi, bir dizime mağripli bir sabi, diğer dizime hindu bir sabi bindi. Atımı şaha kaldırdım,” Bırak elçi ben olayım Ağa! düşmanın bir olmadığını görsün muktedir!” Sanki yüzyıllardır susan bir adamdan cevap bekliyordum. Gözleri kıpkızıl kesilmiş imam başını salladı. Yanımdaki iki yiğitle beraber atımı dört nala sürmeye başladım. Çekicin çelikle her temasında, çıkan sesle aşka gelip semaha duran Mevlana gibi, her nal sesiyle aşka geliyordum. Ordudan on atlı ayrılıp önümüze durdu. Yavaşlayıp karşılarına durduk. Sapsarı bir oğlan konuşmaya başladı. ” Devlet isyancılarla görüşmez, pazarlık yapmaz. Selam alıp, selam vermez. Dönün geri!” Adamı umursamadan arka saflara avazım çıktığı kadar bağırdım. ” Paşa, çık karşıma!” kısa bir sessizlikten sonra saflar ayrılmaya başladı. Önce minik bir ordu ardından da beyaz atı, haram kaftanıyla paşa göründü.
-Üç tane atlıdan bu kadar mı korkuyorsun paşa!
– Ben hainlerle yüz göz olmam. Madem elçi olarak geldin buralara, öyleyse ilet söyleyeceklerimi gavura. Öşürünü versin, Mısıra kalkacak olan orduya can versin, tek tellerine zarar gelmesin.
– Verirler mi alırlar mı belli olmaz paşa! Allah ufacık kızın hesabını ya bu meydanda sorar, ya da ahirette! İstersen mahşeri topla, o ufacık kızcağızdan, şu açlar ordusundan, Allah’ın Kahhar adından koruyamazsın kendini!

Atımı şaha kaldırıp yeniden saflarımıza döndük.Dünyanın görüp görebileceği en fantastik sahnelerden birinin ortasındaydım. Şehit kime denirdi? Zulüm ne demekti? İsyan ne demekti? Yasalarla yapılmış olan bu yoksulluk benim ihtilalim mi devirecekti? Tamam tamam kırbaçlama beynimi Allah’ım, şu İbrahimlerin karıncasıyım ben. Benim safım belli. Allah’ım, şimdi sıra sende!

O an hiç beklenmedik bir olay oldu. Rumlar bize desteğe gelmişti. Artık bütün ada, tek vücut olmuştu. Kendi saflarımıza vardığımda zafere inancım biraz daha artmıştı. Rumlar yüz küsür atlıyla gelmişti. Az da olsa tüfeğimiz ve mühimmatımız vardı. Açlar ordusunu yara yara İbrahim Ağa’yı buldum. Yanında iki papazla izlenecek yolları değerlendiriyordu. Destur isteyerek söze başladım.” İlk çarpışma atlılarla olacak efendiler. İki fedaim eski askerdir. Osmanlı’da süvari birliğindelerdi. Bırakın bu muharebede atlıları biz yönetelim.” Ağa gözyaşları sakalına tutuna tutuna ayağa kalktı. ” Evladım, eğer şehit olursanız, hakkımız size şimdiden helal olsun. Allah bizi muzaffer kılsın, o sabi kızım size şefaatçi olsun.-Omuzlarımı sıkarak- Allah sizi bahtiyar kılsın evladım.” Alt dudağımda bir damar yerinden kopmuştu sanki, yüzüm kızarmaya başladı. Ben buraya ne niyetle gelmiştim. Şu dünya dedikleri nasıl bir kevaşeydi böyle.

Atlıları toplayıp stratejimizi anlatmak için yol almaya başladım. atlıların yanına vardığımda, herkesin gözünü arkamızdaki en yüksek tepeliğe diktiği gördüm. İbrahim Ağa, bu tepeliğe çıkmıştı. Baf Ovası göz uçlarında geziniyordu, bulunduğu yer ovadaki en yüksek yerdi ve sesi en yüksek perdedendi. Binlerce köylü, on binlerce topraksız, sefil, perişan ama avurtlarına kadar kin dolu insanlar dikkatle İmama bakıyorlardı. Kalabalığın içinde papazlardan başka kimsenin üstünde doğru dürüst bir kıyafet yoktu… Ellerindeki dirgenleri, eski kılıçları, ucu kör mızrakları yere saplamış bekleşiyorlardı. Başlarını kavuran sıcaktan korunmak için ıslak yemeniler ve kulaklarında günlerdir dağ taş köyleri dolaşmaktan birikmiş kermeler görünüyordu. Kah Türkçe kah Rumca bir uğultu doğuyor alanda dolaşıyordu…Birden bağır çağır bir ses ovadaki herkesi sarıvermişti… İmamdı bu…Yanında uzun boyunlu babayiğit bir Rum köylüsü vardı, kelime kelime tercüme etmek için sabırsızdı ve nihayet imamın sesi bir top ateşi gibi patlayıvermişti…

“Ey kahraman karındaşlarım…Hey hakkı çalınan, yağmadan kaçan dostlarım. Bugün elele verdiğimize Baf Ovası şahittir…Zulüm ordusu karşımızda, tuğunu sancağını topladı geldi… Suyumuzu ağulamaya aşımızı yakmaya geldi…Öşür için evimizi barkımızı başımıza yıkanlar karşımızdadır. Yıllar yılı asesleriyle, cellatlarıyla kan gölüne çevirdikleri bu fakir toprakların, daha da fakir sahibi olan bizler, bu gözü dönmüş insafsız paşaların ve korsanlarıyla Kıbrıs’ı kerhane etmek isteyen Mısır hidivlerinin iştahını doyurmaktan bıktık. Kuraklık illetiyle kaç yavrumuz toprağa girdi, malımız davarımız telef oldu, kardeşler birbirine düştü. Mültezimin asesleri kıydı canlarımıza…Kadınlarımızı kaldırdılar, kalan malımızı da ateşe verdiler. Bir de utanmadan asker istediler bizden. Kalan oğullarımızı da alıp çöllere asker göndereceklerdi ve bedeviye kırdıracaklardı…Gayrik yeter dedik… Bıçak kemiğe dayanmıştı. Karşı çıktık, el vurdurmadık…Dövüşümüz böyle başladı… Gün artık dişe diş, kana kan hesaplaşma vaktidir. Altımızdaki toprak, tepemizdeki gök yanımızdadır korkmayın…Hak davası için dövüşeceğiz, Tanrıya güvenin… Benle beraber bu dövüşe katılanlar ile kendi yavrularımı hiç ayırt etmedim, etmem de… -Sesi titreyerek- Artık herkes bendendir, ben hepinizdenim… Bir yavrumu verdim, kendimi de esirgemem… Bunca felakete tutulmuş insancıklarımızın, komşularımızın üç tavuğundan ikisini almaya yeltenen, bizi açlık ve sefalete mahkum eden bu ordunun ağabeyleri ve sultanları müslüman ise ben müslüman değilim. Bilesiniz ki ey Rum kardeşlerim yarenlerim; bu karşımızdaki ordu müslüman değildir! Müslüman, yanınızda sizinle birlik olmuş şu yoksullardır. Karşımızdaki ordunun nidaları Tanrı nidası gibidir amma zulümleri şeytani bile aşar… Çalacağınız kılıç zalimedir, namerdedir bunu bilesiniz… -Ellerini kaldırıp bağırarak- Kılıcınız keskin olsun, temreniniz çetin olsun, mızrağınız kavi olsun… yüreğiniz ferah olsun…Dövüşümüz kutlu olsun…Davamız kutlu olsun…

-“Hep bir ağızdan ova, tek bir adam gibi seslenmeye başladı”-

Atlıları yeniden toparladım. İzlenecek bütün yolları teker teker anlatmaya başladım. Avazım çıktığı kadar bağırıyordum. İmamın yaktığı ateşi körüklüyordum.

Osmanlı süvarisinin yarısı tüfekli, diğer yarısı kargılı ve kılıçlılardan oluşuyordu. Osmanlı sahaya hilal şeklinde yayılıp kanatlara yerleştirdiği tüfeklilerle bizi iki ateş arasında bırakacaktı.Sonra orta kısımdaki kargılı kılıçlı atlılar bizi akbabalara terk edecekti. Biz ise sistemi tam tersi çalıştıracaktık. Hilalin orta kısmını saçma yağmuruna tutup, kanatlardaki atlılara ikinci ateş şansı vermeden darma duman edecektik. Tüfek zahmetli bir işti. Hele de at üzerindeysen. Sahaya aramızda geniş boşluklar bırakıp, dağınık bir şekilde çıkacaktık. Kanatlardan ateş başladığı anda aramızda zikzaklar çizip olabildiğince saçmalardan kurtulmaya çalışacaktık.

Tüfekliler en önde, biz üçümüz tam göbekte sahaya çıktık. İçimde Anadolu’nun yiğitlik türküleri gümbürdüyordu. Tozu dumana katıp kovanına çomak sokulmuş arılar gibi saldırıyorduk. Kılıcımı kınından sıyırıp şimdi diye bağırdım.Bütün atlılar kendi aralarında yeniden karıştı. Fakat o kadar başarılı olamadık. Zayiat beklediğimden fazla olmuştu. Osmanlı’nın kanatları geriye doğru çekilmeye başladı. Orta kısımdaki atlılar hareketlenmeye başladı, yeniden şimdi diye bağırdım. iki hatta ortadan ikiye ayrıldı. Bunu beklemiyorlardı. Osmanlı sersemlemişti. Tüfekliler yavaşlayıp ikinci ateş için hazırlanmaya başladılar. Kılıçlı atlılarla iki hatta da hücüm ettik. Gök gürlemeden şimşek çakmıştı ordunun üzerine. Jiletten bir rüzgar, at üstünde asker; omuz üstünde baş bırakmıyordu. Kılıçlarımız kömür kalpleri dağlıyordu. Dün buğday hasadı kaldıran köylüler şimdi insan hasadı kaldırıyordu.

Bu coğrafyanın irsi hastalığıydı acemice sevmek. Hürriyeti de acemice seviyordu bu çocuklar. Kimisi bağıra bağıra, kimisi gizli gizli. Seviyorlardı işte, gözlerinden yaşlar boşalıyordu hepsinin.

Atımı şaha, kanlı kılıcımı güneşe kaldırdım. ” Allah,intikam,özgürlük!”

İmam bu zaferin peşinden saldırı emri verdi. Ada, Birkaç saat içinde yok olacaktı.

Yalandan bonus;