teknik bir arızdan dolayı makalenin draft hali paylaşılmıştır – tam versiyonu için; frida kahloyu keşfetmek 

Bugün bardaklarda, posterlerde, tişörtlerde, defterlerde, tek kaşını ve bıyığını gururla vurgulayan, saçlarına narin çiçeklerden taçlar yapmış maskülen tavırlı feminen kadın Frida Kahlo’yu ve imgelerini bulmak mümkün. Yalnız satabildiği şeyleri seven modern dünyanın fetişize ettiği “acı çeken kadın” imgesine uygun nitelendirdiği ve dönüştürdüğü kocası tarafından aldatılmış, anne olmaya hasret, erkekler dünyasının minik çiçeği hüzünlü Frida motifi sanat çevreleri tarafından bile kabul görmüş bir etiket. Başında çiçekleri ve ihtişamlı Meksika kıyafetleriyle Frida’nın iç dünyasını döktüğü tuvallerdeki kan, vahşet ve politik imgeler ise bu uydurma hüzünlü Frida’nın kabarık eteklerinin gölgesine saklanmış keşfedilmeyi bekliyor. Her gün ve her dakika avam ve entelektüel ortamlarda size sunulan Frida’nın bu duvarı yıkabilmesi ise ancak araştıranının kişisel çabalarıyla mümkün. Ne de olsa popülarizm için sanat eserinin değeri, buzdolabı magnetine yakıştığı kadardır.

Frida Kahlo’yu anlayabilmek için öncelikle sanat hayatı ve eşi Diego Rivera’yla tanışmadan önceki yıllarını anlamak gerekir. Magdalena Carmen Frieda Kahlo y Calderon, ya da bilinen ismiyle Frida Kahlo 1907 yılının 6 Temmuz günü Coyoacan’da ünlü “Casa Azur”, Mavi Ev’de doğmuştu fakat o doğum tarihinin 7 Temmuz 1910 yani Meksika Devrimi’nin tarihi olarak anılmasını tercih ediyordu. Babası Macar Yahudisi fotoğrafçı Wilhelm Kahlo annesi ise Kızılderili asıllı İspanyol Matilde Calderon’un 3. kızıydı. Bu çok kültürlü ailede ve egzotik kültürüyle Meksika’da yetişmiş Frida gençlik yıllarında bunların hepsine karşı çıkan tavırlarıyla biliniyordu. Ailesinin yaramaz kızı Frida hem Meksika hem de kolonici toplumun ona dayattığı tüm değerlere karşı çıkmayı ana amacı haline getirmişti. 6 yaşında geçirdiği trafik kazası sonucunda bir ayağı sakatlandı ve arkadaşları ona “tahta bacaklı kız” demeye başladı. Bu kaza ve lakaplar Frida’yı yıldırmak yerine daha da hırslandırdı ve başarısını arttırdı. İleride tıp eğitimi almak istediği ergenlik yıllarında sadece 30 kızın kabul edildiği Ulusal Hazırlık Okulu’nda eğitimine başlayan kısa saçlı ve erkek takım elbiseli Frida okulda yaklaşık 30 kişilik bir edebi ve siyasal gruba dahil olmuştu. Bu minik grubuyla okul müdürünü ve ulaşabilecekleri her otoriteyi ellerinden geldiğince zorladılar. Daha o yıllarından entelektüel bilgisi ve siyasal aktivitelerde göze çarpmaya başlamıştı fakat henüz resim hayatı olgunlaşmamıştı. 19 yaşında okuldan eve döndüğü bir otobüs yolculuğu sırasında otobüse tramvay çarptı ve bu hayaını tamamen değiştirdi. Bu kazanın etkisiyle tüm hayatı boyunca 32 ameliyat geçirdi ve sık sık korselerle yaşamak zorunda kaldı. Kaza sonrası yaklaşık 1 yıl boyunca yatakta yatmak zorunda kalan Frida’ya annesi sıkılmaması için boyalar aldı ve yatağının tepesine kendisini görebilecek şekilde bir ayna yerleştirdi. Babasının fotoğrafçı olması sayesinde fotoğraf sanatı ve dolaylı olarak görsel sanatlarla tanışmış olan Frida, zamanını resim yaparak geçirmeye başladı. Şu an akla gelen her şeyin üzerine basılan o ünlü otoportre fikirleri işte bu yatağa mahkum olduğu zamanlarda gelişmiştir. İnsan yüzü çizme konusundaki, kibirli tavırlarıyla bilinen Picasso’nun bile “Biz onun kadar iyi insan yüzü yapmayı bilmiyoruz.” sözleriyle övdüğü bu profesyonelliği de bu yıllarda gelişmeye başlamıştır. Otoportleri hakkında kendisi de “Otoportreler yapıyorum çünkü çoğunlukla yalnızım, çünkü en iyi tanıdığım insanım.” demiştir. Nitekim Frida gerçekten de her zaman en iyi tanıdıklarını ve bu şeylerin onda uyandırdıkları hisleri resmetmiştir. Devrimci kimliğine rağmen toplum için sanat anlayışını benimsememiştir, bohem ve estetik hayatına rağmen sanat için sanattan uzak durmuştur ve tablolarında kendi çıplak gerçekliliğini ifade etmiştir. Sürrealist olduğunu düşünenleri de bu nedenle “Ne kabusları, ne rüyaları, kendi gerçekliğimi resmediyorum.” diye cevaplamıştır. Frida’nın resimlerinde verdiği toplumsal mesajlar veya yansıttığı devrimci düşünceler de bu nedenle önemlidir. Tablolarında herhangi bir aldatma olmadan yalnız düşündüklerini, o an aklına geldiklerini yansıtması eserlerinde neredeyse hiç bir şekilde yapmacıklığa rastlanmamasını sağlamıştır. Ailesinin, ülkesinin ve sanat çevresinin asi kızı Frida Kahlo işte bu sadeliği ve doğrudanlığı sayesinde ünlü yazar ve eleştirmen Andre Breton’un sözleriyle “Kadife kurdelelerle sarmalanmış bomba” olmayı başarmıştır.

“Hayatımda iki büyük kaza geçirdim, biri Diego’ydu ve diğerinde ise bir tren az daha beni öldürüyordu. Diego kesinlikle çok daha yıkıcıydı.” Demişti Frida ünlü ressam Diego Rivera’yla olan ilişkisini tanımlamak için. Devrimden sonra Meksika çoğu tarımla uğraşan köylüler olan ve büyük bir kısmının okuma yazma bile bilmediği entelektüel açıdan geri kalmış bir ülkeydi. Devlet ve Meksika’yı güçlendirmek isteyenler buna bir çözüm bulmalılardı. Aynı ilk yüzyıllarda kilisenin okuma yazma bilmeyen halka İncil’i öğretmek için kilise duvarlarına resimler yaptırarak resim sanatının gelişmesinde çok büyük bir rol oynaması gibi Meksika’da da tarih ve politika yönlerinden öğretici resimlerle duvar sanatı gelişti. Meksika Duvar Sanatı akımını başlatan ve geliştiren üç büyük ressam ise Diego Rivera, Jose Clemente Orozco ve David Alfaro Siqueiros olarak anılır. Rivera ve Siqueiros komünist, Orozco ise anarşist kimlikleriyle sanatçı olmalarının yanısıra son derece politik de kişilerdi. Diego Rivera 1927’de Ekim devriminin 10. Yıl kutlamaları için Sovyetler’e davet edilmiş, Meksika Komünist Partisi’nin üyesi 42 yaşında iri bir adamdı 22 yaşındaki Frida ile evlendiğinde. Diego ile evlenmeden önce de komünizme ilgi duyan Frida, Rivera ile birlikte politik dünyaya resmen adım attı.