Uykuya sığınmayı severim. Bu tümceyi sık sık düşünür, hiçbir şey anlamazdım: neden kaçıp uykuya sığınıyordum? Düş kuran hep benim. Günlük yaşamımda olup bitenden başka düş kurmam. Yansız, külrenkli, ve bence, arzu ya da tiksintiyi dile getirmeyen düşler. Galiba daha köklü arzuları varmış insanın. Bunları gün ışığına çıkarmanıza yardım edilebilir. Eh, çok merak ederim doğrusu. Sanırım iki üç kez, mavi düşler kurdum. İnsanın anımsayamadığına, tanyeri ağarırken, günün ışığında sönen kaçak gölgelerden başka bir şeye dokunamadığı saatte yakalayamadığına yandığı düşler. Ve o saatte tüm yaşamımız param parça olup gider. Çok acı çekmemek için boyun eğmek gerekir. Boyun eğmek gerekir. Hep, boyun eğmek gerekir, derim kendi kendime. Çoğu kez, iyi kötü boyun eğerim olacağa. Ama gerçek, köklü bir boyun eğme değildir bu. Zaman zaman öfke uç verir şurasında burasında. İlkin içimden belli hoşnutsuzluk baş gösterir, her yanımı kaplar, cendereye alır beni. Hayır, hiçbir zaman avunmayacak, hiçbir zaman unutmayacak, göğe dek yükselen şu duvarın ardını görmeyeceğim. Bilimlere, tanrı bilimlere, bilgeliklere karşın içine gömdüğümüz şu bilgisizliğe nasıl boyun eğip katlanmalı? Doğduğumdan beri hiçbir şey öğrenmedim ve öğrenmeyeceğimi çok iyi biliyorum. Ben, düşgücünün sınırlarını yok etmek isterdim. Düşgücünün sınırlarını yıkmak isterdim. Hiçbir zaman yıkılmayacaklar ve ben doğduğum günkü kadar bilgisiz öleceğim. Akılalmaz bir şey tasarlanmazı tasarlayamamak. Bütün şu uygulayımcılar, siyasetçiler, bilginler, köylüler, zanaatçılar, yoksullar ve varlıklılar nasıl da kolay yaşıyorlar duvarlar arasında. Kendini beğenmişlikle falan ilgisi yok bunun. Başkalarından daha çok şey bilmek istemiyor, hepimizin bilmesini arzuluyordum. Bundan bir süre önce, kitapçının birinde, ayaküstü, açılmamış bir kitabın yaprakları arasından birkaç sayfasını okuyabildiğim bir düşünür ‘’Düşlenmez bu, öyleyse düşlenmezi düşleyelim’’ diyordu. Dünya karşısında duyduğum şaşkınlık hala geçmiş değil, hiçbir karşılık bulamayan bir şaşkınlık ve sorguya çekme bu. Hiç durmadan bize, bu şaşkınlığı aşıp geçmemiz söylenmekte. İyi ama, hangi temeller üstüne oturtacağız, bir bilgi ya da aktöreyi? Hiçbir durumda, bu temel bilgisizlik olmaz, bizse bilgisizlik içinde yüzüyoruz, yola çıkış noktası olarak, temel olarak elimizde hiçlikten başka şey yok. Nasıl olur da herhangi bir yapı kurasın hiç üstüne? Elimizde birkaç kılgısal deney var. Yer değiştirebileceğimi biliyorum. Aşevine gidebileceğimi biliyorum. İnsanların lokantalar kurduğunu biliyorum. Bir uygulayım var, biliyorum. Her şeye karşın, yadsınmaz bir biçimde, hiç üstüne oturtulmuş bir uygulayım bulunduğunu gördükçe ağzım açık kalıyor doğrusu. Bu da şaşkınlığımın başka bir düzeyi. Kim izin veriyor ya da nasıl oluyor da göz yumuluyor buna, nasıl yapılıyor böyle bir şey? Yalnız bir kez daha ve her zaman için şunu belirtmek isterim ki, sınırlı bilgi bilgi değildir. Bütün evren ve bütün varlıklar, hepimiz içgüdülerle, içimize yerleştirilmiş kısa uzanımlı olabilecek düşünmelerle çekilip çevriliyoruz. Kıpırdamıyor, kıpırdatılıyoruz. Kendim için yediğimi sanıyorum. Oysa, insan soyunun sürmesi için yiyorum. Kendim için sevip seviştiğimi sanıyorum, oysa bunu da insan türünü sürdürmek, beni yöneten yasalara uymak için yapıyorum. Beni devindiren bu şeylere, ilkelere verecek başka ad bulamadığıma göre, ‘’yasa’’ diyelim onlara. Toplumsal açıdan koşullanmış durumdayız. Ayrıca, az önce ettiğim laflar da ben söylemeden söylenmiş, içime çakılmış durumda. Ama bu türlü konuşup düşünmek, ben bu adı veriyorum ona, gerçekliği kavramıyor, çünkü sıraladığım sözcüklerin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorum, gerçekliğin ne demek olduğunu çok iyi biliyorum, hiç bilmiyorum, hatta gerçeklik sözcüğünün herhangi bir şeyi dile getirip getirmediğini, ne anlama geldiğini de bilmiyorum.

Aynı sonuca varmaya çalışıyorum: eğer buna düşünmek diyebilirsek, eğer düşünce gerçekten düşünceyse, düşünmekten vazgeçmek istiyorum. Her şeye katlanıyoruz. Ben de katlanıyorum. Katlanmakla yetineyim. Eh, bu da boyun eğmenin ilk adımı sayılır. İçimden azıcık boyun eğme geldi mi, rahatlamış sayıyorum kendimi. Bir tür dinginlik, dinlenme bu. Şimdi uyuyacağım. Hadi bakalım, dingin ol.

Eugene Ionesco – Yalnız Adam