ekmek arası

her altkültür, üstkültür, karşıtkültür lafı geçen yerin bir köşesinde muhakkak anılması gereken isim charles bukowski. sosyete olarak kendisinin üzerinde durmazsak camiadan dışlanırız kaygısıyla kendimizi garantiye alalım istedik. pis moruk, iğrenç adam, küfürbaz bukowski her ne kadar arkasında iki küfür, iki seviş biraz da alkol içerikli yazarak yeraltı edebiyatı yaptığını zanneden bir nesil bıraksa ve adam iğrenç ya şeklinde elit kesim tarafından basite indirgenip dışlansa da muhakkak okunması gereken gerçekten farklı bir kişilik. kanımca bukowskinin kesinlikle en iyi ve ilk okunmaya başlanması gereken kitabı da ekmek arası. (ham on rye)

Avrupada savaş ilerlemişti. Savaş. Kimi savunacaktım? Başkasını… Sikinde bile olmadığım başka birini. Savaşta ölmek savaşların çıkmasını engellemiyordu.

kendisinin ugh tepkisi vereceğiniz çocukluğunu anlattığı bu kitap, 1982 yılında yani kendisinin rahata erdiği ünlenmeye başladığı dönemde yazılmıştır. bukowski’yi anlamak ve başkalarının farkına varmak için okuyunuz, okutunuz. ayrıca bir not olarakta çevirisinin en az orjinali kadar iyi olduğu gerçeğini de belirtmeden geçeceğim. “kelebekler ve arıların arzuladığı bir çiçek olmak varken sinekleri cezbeden bir bok parçasıydım.”

İlgi duymuyordum. Hiçbir şeye ilgi duymuyordum. Nasıl kaçabileceğime dair hiçbir fikrim yoktu. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. Mümkündü. Sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. onlardan uzak olmak istiyordum. Gidecek yerim yoktu ama. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. Beş yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi.

ekmek arası
metis yayınları
charles bukowksi
çeviri: avi pardo
224 sf. ~ 13×19 cm
istanbul . 2011
isbn: 9789753420723

1 yanıt: “ ekmek arası ”
  1. Gözlemlerime göre ortalama üniversite öğrencileri artık Buk. tan sıkılmış ve Baudelaire okumaya başlamış.

    Şiiri Gregory Colbert’in ” Ashes and Snow ” un görselleriyle dinlemek izlemek için, http://www.youtube.com/watch?v=BUiUlUi2U7A

    Buyrun yiyin yedirin!

    Lanetlenmiş Kadınlar | Charles Baudelaire

    (Dephine ile Hippolyte)

    Hippolyte, lambaların solgun ışığı vuran
    Mindelerlere uzanmış sessizce duruyordu,
    Ve toy gençkızlığının perdesini kaldıran
    Güçlü okşayışları, dalgın, düşünüyordu.

    Sabah uyandığında nasıl başını yolcu
    Çevirip mavi ufka bakarsa, tıpkı öyle,
    Henüz uzaklardaki gökleri arıyordu
    Fırtınalı bir anın ürküttüğü gözlerle.

    Ölgün halkalardaki o tembel gözyaşları,
    Bitkin, perişan hali, şehvetli üzgün teni,
    Hurda silahlar gibi terk edilmiş kolları
    Ve her şey süslüyordu narin güzelliğini.

    Dişlediği avını öldürmeyip gözleyen
    Güçlü bir hayvan gibi, Delphine, eteklerinde,
    Dingin ve kıvanç dolu, baktıkça alevlenen
    Gözlerini örtmüştü Hippolyte’in üstüne.

    Güçlü güzellik ince güzellik önünde diz
    Çökmüş ve şarabını içerken utkusunun,
    Dermek istercesine ağzından tatlı bir söz,
    Uzanıyordu ona doğru, sevdalı, tutkun.

    Kurbanının gözünde arıyordu durmadan
    Arzunun şakıdığı sessiz ilahileri
    Ve uzun ahlar gibi gözkapağından çıkan
    Şükran duygularını, o tatlı sözcükleri.

    -Dedi: nedir düşüncen, ne dersin olanlara?
    Hoyratça soldururlar, Hippolyte, tatlı yürek,
    İlk güllerin kutsal adağını o kaba,
    O yaban soluklara asla sunmaman gerek.

    Benim öpüşüm, akşam, büyük, saydam gölleri
    Okşayan susineği gibi yumuşacıktır,
    Erkeklerin dudağı saban demiri gibi,
    Tekerler gibi oyar, acı izler bırakır;

    Atlar, öküzler gibi geçerler üzerinden,
    Çiğnenirsin altında insafsız ayakların,
    Hippolyte, kızkardeşim, yüzünü bana dön sen,
    Ruhumsun, her şeyimsin ve öteki yanımsın,

    Kutsal merhem, çevir o yıldızlı gözlerini,
    Bir tek bakışın bana yeter, ey tatlı bacım,
    Daha loş arzuların kaldırıp perdesini
    Sonsuz düşler içinde seni uyutacağım!

    Hippolyte genç başını kaldırdı usul usul:
    -Pişmanlık duymuyorum, hiç de nankör değilim
    Ama, ağır bir akşam yemeği yemiş gibi
    Sıkıntılı ve öyle endişe içindeyim.

    Sanki kanlı bir ufkun her yandan kapattığı
    İşlek, uzun yollara beni sokmak isteyen
    O yoğun ve o kara hayalet taburları
    Çökmüşçesine ağır bir yük altındayım ben,

    Diyebiliyorsan de bana, dehşetim, ruhum,
    Yakışıksız, garip bir eylemde bulunduk mu?
    Sen meleğim! dedikçe korkudan titriyorum,
    Yine de dudaklarım gidiyor sana doğru.

    Kalbimin sonsuza dek sahibi, kızkardeşim,
    Artık tek düşüncemsin, öyle bakma yüzüme,
    Beni yakacakları ateş ve cehennemim,
    Günahımın ilki, ilk nedeni olsan bile

    Öfkeyle silkeleyip perişan yelesini,
    Delphine, demir kürsüde tepinir gibi, birden,
    Gözleri çakmak çakmak, güçlü bir sesle, dedi:
    -Kim söz edebilirmiş Aşk varken Cehnnemden?

    Binlerce lanet olsun, o ilk hayalci kimse,
    Lanet o budalaya, o dürüstlük satana,
    Çözümsüz ve kısır bir sorunu benimseyip
    Aşka dürüstlük denen saçmalığı katana!

    Serin ile sıcağı, gündüz ile geceyi
    Gizemli bir uyumda görmek isteyen bir kaz,
    Bir işe yaramayan inmeli bedenini
    Sevda denen o kızıl güneşte ısıtamaz!

    Git, istersen aptal bir nişanlı bul kendine;
    Kızoğlankız bir kalbi hoyrat öpüşlere sun;
    Koşa koşa, dağlanmış göğsünü, bil ki, yine
    Bana getireceksin, azapla dolu, solgun…

    Bu dünyada herkesin bir tek sahibi vardır!
    Çocuk birden acıyla haykırdı: -duyuyorum,
    Şu an tüm varlığımda, benliğimde derin bir
    Uçurum açılıyor; kalbimdir bu uçurum!

    Volkan gibi yakıcı -ve boşluk gibi derin!
    Euménide’in, elinde meşale, kanına dek
    Yaktığı bu ejderin, bu inleyen yüreğin
    Kanmayan susuzluğu dinmiyor, dinmeyecek.

    Kopalım bu dünyadan, perdeleri çekelim,
    Dinlendirsin öpüşler yorgun yüreğimizi!
    Derin göğüslerinde yok olmak, tüm dileğim,
    Ve bulmak mezarların uzak serinliğini!

    -İnin, durmadan inin, ey acıklı kurbanlar,
    İnin, sonsuz, ölümsüz cehennemin yolundan
    Uçurumun dibine dalın, orda tüm suçlar
    Kamçılanıp göklerden gelmeyen bir rüzgârla

    Kaynar, fırtınaların, kasırgaların korkunç
    Uğultusunda, koşun en son noktasına dek
    Arzuların, ki onlar dinmek bilmeyecek hiç
    Cezanız tutkunuzun karşılığı olacak;

    Tek serin ışık sızmayacak mahzeninize
    Ve işte, yarıklardan, sokak feneri gibi
    Yanan kızgın mikroplar giriyor içeriye,
    Korkunç kokularıyla kaplıyor gövdenizi.

    Kıvancınızın buruk, doyumsuz kısırlığı
    Susuzluğu dindirip derinizi geriyor,
    Şehvetli teninizin öfkeli rüzgârları
    Etinizi bir bayrak misali titretiyor.

    İnsanlardan uzakta, gezginler, hükümlüler,
    Koşun aç kurtlar gibi çöllere akın akın;
    Yazgınızı kendiniz yazın, düzensiz ruhlar,
    İçinizde kökleşen sonsuzluktan sakının!

    Türkçesi: Erdoğan Alkan
    (Kötülük Çiçekleri, Varlık Yayınları, 1999)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir