Doğmamış Olan Bir Adamın Hikâyesi

O bunu bilmedi. Kendini bir insan sanarak yaşamaya başladı. Yeryüzüne ilk indiği gün adını sordular. Oldukça hazırlıksızdı. Şaşırdı. Bunun “ne demek” olduğunu işitmemişti. Herkesin bir adı olduğunu söylediler.

Bir adam “Hans” diye seslendiğini duydu.
“Hans” dedi.
“Almansınız!” dediler.
“Evet” dedi.
“Öyle değil misiniz siz?” diye sordular.
“Evet” dedi.
“İsveçlisiniz.”

Birçok adı olması hoşuna gidiyordu. Hepsini kullandı. “Sizi bir yerden tanıyacağım?” diye sordular. “Evet” dedi. Onu tanımalarını seviyordu. Bir Asyalı ile akraba çıktı. Bir gemici ile uzun yıllar arkadaşlıkları varmış. Anlattı durdu. “Evet” dedi. İnsan “olmak” güzel şey. Aklından geçenleri söylemek istiyordu ama, deniz kıyısındaki gençliklerini hatırlatan Güneyli’nin bunlardan hiç söz açmadığını fark etti. Garip şey. Bu kadar unutkan mı oluyorlardı. Tanıdıklarından kimseler kalmamış. Güneyli “memleketimiz” diyordu. O “Memleketim” dedi. Yine gelip gelmeyeceğini sordu. “Evet” dedi “belki”.

Sevinci sonsuzdu. Annesi yaşıyormuş. Orospuluk yapıyormuş. “Evet” dedi. “Hani kendini satar”. Üzüldü. Ama asıl mesele, bir annesi olmasıydı. Üzerinde durmadı.

Bir İrlandalı’ya da “Evet” dedi. Birahaneciymiş. Borçlarını istedi. İrlandalı çok konuştu. Tüm Dublin’e de borcu varmış. Adından söz açıldığı zaman, ayağa kalkarlarmış. Öldürdüğü adamların sayısını saydı. İlk defa “Hayır” dedi. Bir İrlandalı’dan bayağı bir gerçeği öğrenmişti. Gerçek Çin’de de vardı. Orada zenginmiş. Kulaklarına inanamıyordu. Petersburg’da bir kemancı, Fransa’da bir ihtilâlciymiş. Artık “Evet” demedi. Ve tehlikeler onu şimdilik beklemiyordu.

İki kişiye bakmak için durdu. Biri ötekine eliyle vuruyordu. Ötekisi yere düştü, ama bir şeyler söylüyordu. Ayağa kalktı. Bir şeyler söylüyordu. “Biri” yine vurdu. “Öteki” boyuna bir şeyler söylüyordu. “Biri” durdu. “Öteki” konuşmakta devam etti. Sonra ikisi kolkola oradan ayrıldılar. Yolda birisine dokundu. Aynı şekilde karşılık verdi. Isınamadı bu oyuna. Birbirlerine dokunuyorlardı sadece. Konuşulanları ise, anlayamadı. Niçin bağırıyorlardı?

“Sevmek”i öğrenmek için sevmek istedi. Bir kadın ona “Senin kalbin yok” dedi. Ya, kalbi yoktu. İlk şüphe doğru işte.
“Ne olacak?” dedi.
Kadın “Hiç” dedi.
Onlar “eksiksiz” idiler. Uzaklaşırken kalbini düşünüyordu. Bir kalbi olsa. Niçin yoktu? Şüpheden kaçtı. İnsanlardan da kaçamazdı ya?
Biri ona “şaşırıyorum sana” dedi, “bizim gibi değilsin”.
Gerçek gitgide büyüyordu.
“Şarap içmiyorsun?”
“Bir evin yok?”
“Hiç uyumuyorsun?”
O “niçin?” diyordu. Gerçek yaklaştı ve geldi. Arjantinliler “bizim bu” diyorlardı. Araplar da işe karışınca “Bağdatlı Süleyman’ı bırakmayız” dediler. Bu kalabalıktan ayrıldı.
Şehrin dışına çıktı. Ağlıyordu. Biri onu tanıdı.
“Ne mesutsun, insan değilsin” dedi.
Hans ya da Olle ya da Dublin’li ya da öteki “ne zavallıyım, insan değilim” diyordu. Güldü.
Adam “Gül” dedi. “Haklısın”.

Bu ikinci şüpheydi, büyümesine lüzum yoktu. Adam önce dinledi, sonra anlattı.

Giderken. “Talihlisin” dedi, “az şeyler görmüşsün”. Onun talihi vardı gerçekten. İki şey öğrenmişti. İki şey öğrenmişti yalnız. Yapılan yanlışlığın giderilmesi için Tanrı katına başvurmaya karar verdi. Bunlar kendisini pek ilgilendirmiyordu. Yola çıkarken “niçin kalbim yoktu” diye düşündü. Doğmamış olan bir adamın hikâyesi burada biter.

Ece Ayhan / (Yenilik Dergisi, 39. Sayı, Şubat 1956)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir