Deniz çoğul niteliklidir, hareket eder, yoğundur ve iç tutunumu vardır. Çoğulluğu sonsuz sayıdaki dalgalara dayanır. Dalgalar denizdeki insa­nı her yönden kuşatır. Dalgalann hareketlerinin aynılığı boyutlarının farklılığına mani değildir. Dalgalar hiçbir zaman büsbütün kıpırtısız değildir. Hareketlerini dışandan esen rüzgâr belirler; dalgalar rüzgârı emriyle şu ya da bu yöne çarparlar. Dalgaların yoğun iç tutunumu kit­le içindeki insanın çok iyi bildiği bir şeydir. Diğerlerine sanki kendileriymişlercesine, kendisiyle diğerleri arasında hiçbir mutlak ayrım yok­muşçasına yaslanır. Bu uyumdan kaçmanın hiçbir yolu yoktur; böyle­ce sonuçta oluşan hız ve kuvvet duygusu bütün birimlerce hep birlikte yaratılan bir şey olur. İnsanlar arasındaki bu birbirine tutunmanın öz­gül doğası bilinmez. Deniz bunu açıklamasa da dile getirir.

Denizdeki tek çoğul unsur dalgalar değildir. Aynca tek tek sudam­laları vardır. Bunların yalnızca yalıtıldıklarında, birbirlerinden aynl-
dıklarında damla oldukları doğrudur. Bu damlaların küçüklükleri ve tekillikleri güçsüz görünmelerine neden olur; damlalar neredeyse hiç­bir şeydirler ve izleyende acıma hissi uyandınrlar. Elinizi suya sokun, çıkarın, damlalann tek tek ve güçsüz bir biçimde elinizden kayışını seyredin. Sanki bu damlalar, birbirinden umutsuzca aynlmış insanlar­mış gibi, acıma hissi duyarsınız. Ancak artık sayılamayacak kadar çok olduklarında, yine bir bütünün parçası olduklarında önemsenirler.

Denizin, çok değişken ve hemen hemen her zaman işitilebilen bir sesi vardır. Kulağa binlerce sesmişçesine gelen bir sestir bu. Bu sese
sabır, acı, öfke gibi pek çok şey atfedilmiştir. Ancak bu sesin en etki­leyici yanı ısrarcılığıdır. Deniz asla uyumaz; yıllar, on yıllar ve yüz yıl­lar boyunca, gece gündüz sesini duyurur. Gücü ve öfkesi, bu nitelikle­ri bir dereceye kadar taşıyan bir olguyu yani kitleyi getirir akla. Ancak denizin bir de kitlenin yoksun olduğu bir sabitliği vardır. Deniz her za­man oradadır; zaman zaman giderek gözden kaybolup yok olmaz. Var­lığını korumak bir kitlenin, sonuçsuz da olsa en büyük arzusudur; bu arzu denizde gerçekleşmiş görünür.

Deniz her şeyi bağnna basandır; asla doldurulamaz. Dünyadaki bü­tün akarsular, nehirler ve bulutlar, bütün sular denize aksaydı yine de denizin suyunu artıramazlardı; deniz değişmeksizin kalırdı; onun hâlâ aynı deniz olduğunu duyumsardık. Böylelikle boyutlanyla da, sürekli büyümek ve deniz kadar büyük olmak isteyen, bunu başarmak yolun­da giderek daha çok insanı içine alan kitle için bir model işlevi görür. “Okyanus” sözcüğü, denizin vakur itibannın nihai ifadesidir. Okyanus evrenseldir, her yere ulaşır, bütün karalara değer; eski insanlar dünya­nın okyanusun üzerinde yüzdüğüne inanırlardı. İlk ve son kez okyanu­su doldurmak mümkün olsaydı, kitlenin kendi doyumsuzluğuna, gide­rek daha çok, daha çok insanı içine almak anlamına gelen o en derin ve karanlık dürtüsüne ilişkin hiçbir imgesi kalmazdı. Okyanus, kitle­nin gözlerinin önünde, evrenselliğe doğru kendi zaptedilemez itkisinin mitsel doğrulanışı olarak uzanır.

Demek ki denizin duygulan değişebilir: yatışabilir, tehdit edebilir ya da fırtınalar halinde patlayabilir. Ama o hep oradadır. Onun nerede olduğu bilinir; açık ve barizdir; daha önce hiçbir şeyin bulunmadığı bir yerde aniden belirmez. Aç bir kurt gibi olmadık yerden insanın üstüne atlayan ve bu yüzden her yerde beklenebilen ateşin gizeminden ve birdenbireliğinden yoksundur. Deniz yalnızca var olduğu bilinen yerde beklenebilir.

Gene de denizde bir gizem, birdenbirelikte yatan bir gizem değilde, içerdikleri ve üzerini örttükleriyle ilgili bir gizem vardır. İçini dol­duran yaşam, bariz değişmezliği kadar onun parçasıdır. Yüceliği, içer­dikleriyle, içinde gizlenen çok sayıda bitki ve hayvanla zenginleşir.

Denizin iç sınırlan yoktur, halklara ya da ülkelere ayrılmamıştır. Her yerde aynı olan bir tek dili vardır. Bu nedenle onun dışında tutulabile­cek bir tek insan yok gibidir. Bildiğimiz herhangi bir kitle türüne tam olarak denk düşemeyecek kadar kapsayıcıdır, ama durulmuş insanlığın imgesidir de; bütün yaşam onun içine akar ve o bütün yaşamı içerir.

Elias Canneti