Asıl ‘deli’ olan, ezdiklerine, sömürdüklerine uyumsuz diyen, onları şu veya bu şekilde tecrit eden egemen düzen değil mi?

Akıl hastalığı’ deyiminin son kullanma tarihinin yaklaştığı düşüncesindeyim.

İnsan hakları ihlallerinin en çok susturulduğu nokta ‘deli’ damgasını yiyenlerde. Mahkemelerde, itham edildiğimiz bir konuda suçsuzluğumuzu kanıtlama olanağımız var. Delilik, psikiyatristin tekelinde. Zırvalıyorsun diyen de o, bir şeyin yok diyen de. Geçenlerde bir söyleşide, “Deli gömleğini kim giyer?” diye sorduklarında cevabım, “Deli gömleğini kim giydirir?” oldu.

Aralarında psikiyatr ve psikolog da bulunan denekler “Sesler işitiyorum” diyerek ABD’nin kimi önde gelen, kimi kıyıda köşede, 12 kurumuna başvurur. Hepsi hasta olarak yatırılır. Sonraki süreçte normal davranmalarına, hiçbir şeyden şikâyetçi olmamalarına rağmen hepsine psikoz tedavisinde kullanılan ilaçlar verilir. Yedisine şizofren, birine bi-polar (manik-depresif) teşhisi konur.

Deneklerin yattıkları süre esnasında, doktor ve hemşirelerin davranışlarını defterlerine kaydetmeleri, hastalıklarının semptomu olarak algılanır. Kimi tuvalete giderken bile gözlem altındadır. Sonunda, ancak hasta olduklarını kabul etmeleri, ilaçlarını muntazaman alacaklarına söz vermeleri kaydıyla serbest bırakılırlar. İlgili kurumlar araştırma sonuçlarından haberdar edildiklerinde, bilseydik oyuna gelmezdik, hastanın iyi niyetine inanmaya mecburduk, deney yapılacak diye bizi önceden uyarsaydınız yalan söylediklerini atlamazdık derler. Önde gelen bir üniversite hastanesi, hodri meydan, deneyi tekrar yapın der. Üniversite hastanesi, kendilerine başvuran 193 kişiden 41’inin kesin olarak yalan söyleyen denekler olduğunu, daha bir 42 kişinin de muhtemelen yalan söylediğini bildirir. Oysa üç ay boyunca hastaneye tek kişi denek olarak yollanmamıştır.
Egemen düzenin önyargılarının psikiyatrik teşhisleri belirlemesinin en ibret verici örneği, Sovyetler Birliği’nde rejim muhaliflerinin akıl hastası oldukları gerekçesiyle hastanelere kapatılmasıydı.

Amerikan Psikiyatri Cemiyeti’nin kategorilerinde de 1980’li yıllara kadar eşcinsellere patolojik vaka olarak bakılıyordu. Taa ki egemen düzenin cinsellik yargılarını ’68 kuşağının tepetaklak etmesine kadar.

Psikiyatride teşhisler, psikolojide zekâ testlerinin yıllardır sorgulanan bilimselliği kamuoyuna yansıtılmıyor. Bu alanda insan hakları ihlallerinden Türkiye de nasibini fazlasıyla alıyor.
Dünyada her yıl milyonlarca çocuk, güvenilirliği tartışmalı, ABD’li firmaların sattığı zekâ testleri uygulaması sonucu heder ediliyor.

Üniversitede ders verdiğim yıllarda bir grup öğrencimle Bakırköy Akıl Hastanesi’ne alan çalışmasına gittik. Koğuştayız. Psikiyatr duvarda tebeşirle yazılmış tabelaya dikkatimizi çekti. Girenler, çıkanlar ve ölenlerin sayısı yazılı. Giren-ölen sayısı aşağı yukarı birbirini tutuyor, iyileşti diye çıkan pek yok. Koğuş sakinlerinden birisi yanımıza yaklaşıp doktora, “Ben iyileşip çıkacağım” dedi. Doktor, kadının yüzüne bakmadan “Evet, akıl hastaları böyledir, semptomlarından biri de iyileşeceklerini zannetmeleridir” diyerek konuşmasını sürdürdü.

Gene aynı yıllarda, uluslararası bir psikoloji toplantısında ‘Sen Adam Olamazsın: Zekâ Testlerinin Toplumsal İşlevi’ başlıklı bir tebliğ sunmuştum.

Bunu Türkiye’de de yayımladım. Kurucularından ve o sıralar başkan yardımcısı olduğum Psikologlar Derneği’nden, ekmek paralarıyla oynadığım gerekçesiyle atıldım. Türkiye’de özel alt sınıflara sözde bilimsel gerekçelerle sürgün edilen çocuklar bu testlerin kurbanı. Aynı Almanya gibi ülkelerde, zekâ testleri mağduru on binlerce göçmen çocuk gibi.

Demokrasinin, adalet sisteminin, kadına yönelik şiddetin, laikliğin, yolsuzluğun gündemde olduğu, askeri darbelerden kurtulmanın hâlâ marifet sayılabildiği Türkiye’de, yukarıda örneklerini verdiğim türden insan hakları ihlallerinin gündeme gelmesi bakalım daha ne kadar zaman alacak? Bu koşullar altında asıl ‘deli’ olan, ezdiklerine, sömürdüklerine uyumsuz diyen, onları şu veya bu şekilde tecrit eden egemen düzen değil mi?

Gündüz Vassaf