Deleuze ve Unabomber: Tekno-fütürist estetiğe karşı anarko-otonomist sanat

Doksanlı yılların o şanlı pehlivanını kim unutabilir ki? Unabomber, 23 yaşındaki bir matematik profesörü olan bu Rus dehası üniversiteden ve onun kutlu alanından çekip gidiyor, kendisini dağlara veriyor. Doğayı sömüren tekellere karşı tel örgü kesme gibi sabotajlar (monkeywrenching) ve bombalı  eylemler düzenliyor. Sonunda yakalanarak hapsedilecek olsa da bize ilham dolu bir manifesto da bırakıyor, nam-ı diğer Unabomber Manifesto.

Bu manifesto lise çağında John Zerzan’la beraber ulaştığım iki önemli kaynaktı benim için. Unabomber’ın Nietszche’yi çağrıştıran Power Process kavramı, bunun etrafında şekillendirdiği kapitalizm eleştirisi, son derece özne temelliydi. Öznelerin yabancılaştığı, önemli hiçbir işte çalışmadığı (geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Graeber’in “bullshit jobs”ını hatırlamadan olmaz) ve kendini gerçekleştirme olanağından yoksun olduğu için güç kazanamadıkları ve zayıf birer birey olarak yetiştikleri için siyasetçilerin oyuncağı olduklarından bahsediyordu. Verdiği örnek ise McDonald’s çalışanlarıydı. Dolayısıyla Unabomber post-endüstriyel toplumda insan temelli bir özgürleşim çağrısının, etiğin işaret fişeğiydi bir anlamda.

Biraz kişisel hayatımdan örnekler vermek istiyorum. Bunu okuduktan sonra günde 8 saat kullandığım bilgisayarımı beş sene boyunca bıraktım, daktiloyla yazmaya başladım. Maksat yazmaksa, daha eski teknolojilerin de kullanışlı olduğunu keşfettim. Bilgisayarla yaptığım çizim ve tasarımları bir kenara bıraktım ve yağlıboya resimler yapmaya başladım. Normalde bilgisayar başında olmaktan ötürü vakit bulamayacağım pek çok kitabı okudum. Bugün bir sanatçı olarak hayatımı idame ettirmeye devam ediyorum. İşte size bir power process öyküsü.

Zerzan ise, özne temelli ontolojiyi bir kenara bırakıyordu. Kısacası, uygarlığın doğa üzerinde yarattığı tahakküme karşı gelecekteki ilkellere dönüşmemiz gerektiğini söyleyen Zerzan, anti-tarihselci, 68’deki hippilerin radikal kanadından bir eko-anarşist. Şirketlerin tahakküm altına aldığı doğaya karşı gelecekte ilkellere, vahşilere dönüşmez isek ekolojik yıkımın yakın olduğunu haber veren bir kampana düdüğü.

Bu iki ismi bağlayan kişi ise, bana kalırsa 68 kuşağının ötesine düşen Gilles Deleuze. Deleuze’ün hayvan-oluş kavramıyla ortaya koyduğu, yazmanın bilhassa bir çeşit hayvan-oluş biçimi olduğu üzerinde durması, uygarlığın kaderine ortak olmayı bırakıp, başka bir oluşu kuşanmamıza imkan veriyor.

II. Uygarlığa kat çıkmayı bırakmak, anarko-otonomizmde belleğin yeri

Tekniğin getirileri bize mevcut örgütlenme tarzı içerisinde, kapitalist makine içerisinde yalnızca kıtlık ve ekolojik tahribat değil, aynı zamanda savaşlar ve sömürgeci pratikler de bıraktı. Dolayısıyla bu kötü geçmişten kurtulmak için öncelikle onu eleştirmek, daha sonra belleğin, iyi anıların ülkesini keşfe çıkmamız gerekiyor.

Deleuze’ün Bergson’a olan ilgisinin temelinde bellek temasını işleme biçimi yatıyor. Bir başka anti-tarihsel cephe açarken, tarihsel materyalizmin içkinci-eleştirel konumuna karşı belleği ve farklılaşma süreçlerini Zerzan gibi tamamen dışarıda bırakan anlayışları da eleştiriye tabi tutuyor. Zerzan’a kalırsa ilksel imge, yani doğayla kurduğumuz yansıtmalı-imgesel ilişkiyi yeniden tesis etmek gerek. Bu açıkçası biraz kırılgan bir konum, gerekli olduğundan da şüpheliyim.

Bu anlamda uygarlıktan uzaklaşma, onun geldiği yer itibariyle yalnızca apokaliptik-fütürist yaşam ufkuyla, ilkel ideolojileri arasında sıkışıp kalmamak için, uygarlığın yarattığı ve gömdüğü belleği ve melankoliyi de işleme görevini üzerimize yüklüyor, eğer ki power process’ten sağ çıkmak istiyorsak.

Farklı naratifler, tarihi çözümleyen anlatılar her zaman vardır. En bilimseli bile olaylarda taraf tutar. Günümüzü açıklamadığı sürece de rafa kaldırılırlar. Mesele bunlar arasındaki fark ve tekrar ilişkisini gözetme meselesidir. Birbirleriyle örtüşen motifleri görme ve siyasi ve estetik pratiğe bu noktada müdahale edebilme cesaretidir. Dünyadan kaçış yok. Dolayısıyla yapabileceğimiz, Nietszche’nin 19. yy sonunda fısıldadığı gibi “geleceğin-filozofları”na dönüşmek, tarihsel akışın rölatif mantığına hapsolmadan, oyunun kaotik mantığı içerisindeki patternleri görerek estetik/politik kontra-ataklar geliştirmek olabilir. Bu anlamda “hepimizin içerisindeki Üçüncü Dünya”yı (Deleuze) aramaktan başka bir şey yapmıyordu aslında Unabomber.

Hiçbir medyum kısıtlamasına varmadan, ama kendimizi sürekli disiplinin imkânlarına (çünkü sınırlamak, belirlemek bize yaratıcılığın da kapısını aralar) tabi kılarak bu özgürleşme yolculuğunda edindiğimiz imgeleri yaratıcı süreçlere tabi tutmak, günümüzün estetiği bunun üzerinden şekilleniyor.

Büyük prodüksiyonların tüketicisi olmak bizi zayıf düşürüyorsa, mikro direnişler örgütlemeli ve iyi karşılaşmalardan beslenmeli. Bunun yolunu tıkamayan rejimler, yönetimler ise geçici bir süreliğine bile olsa politik ufkumuza yerleşebilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir