Cosimo Piovasco di Rondo,
Ağaçların üstünde yaşadı,
Toprağı hep sevdi,
Gökyüzüne yükseldi.

Uzayıp kısalan bir gölgenin hikâyesine benzemeye çalıştım, olmadı. Devamını getireceğim dedim, beceremedim. Çok özendim, özenince olmaz. Şimdi geriye kalan her şey karadut gibi salıyor rengini parmaklarıma, bileklerime, kollarıma ve boynuma. Bu lafı nereden hatırlıyorum ki ben? Déjà vu  gibi bir şey bu diyor. Ben daha önce yazmışım gibi hissediyorum bu cümleleri, ne tuhaf. Çözemeyiz boş ver diyor, katılıyorum dediklerine, düşün düşün delireceğim yoksa.

Delirmek mi? Şu sürekli bahsettiğin deliren adamın hikâyesi vardı hani, peki biz onu ne zaman okumuştuk? Soruyu duyar duymaz derin sessizliklerden yollar yapıyorsun aramıza. Bu sessizlik de bayram sabahlarından kalma gibi, ne meymenetsiz, erkenden uyandırıyor annem, anne uyanmak istemiyorum, bu saatte baklava mı yenir? Pes edip kalkıyorum, ben onların ellerini öpüyorum onlar benim ellerime para tutuşturuyorlar. Az para, çok para; kimisi buruşturulmuş, kimisi katlanmış. Bir de kitap var, onu da tutuşturuyorlar elime, halamla eniştem getirmiş ve Gökçe okusun demiş. Tanrının ilk emrinin gölgesi gibi. Okusun. Sarıyorum bu emri parmaklarıma, bileklerime… Aman ne olur dur başlama yine! Kapağına bakıyorum kitabın, rengârenk kalemlerle çizilmiş bir çöp adam koymuşlar. Ağaca tüneyen bir baron mu bu? Pek bir çirkinmiş. Yazarın adını okuyamıyorum, hangi dilde anlamıyorum. Önemsemiyorum da. Ellerim de zaten küçücük, kimse öpmüyor.

İlk sayfayı okumaya başlıyorum, bir yemek masasında oturuyorlar, 12 yaşında bir çocuk, Cosimo, kızmış bir şeylere aynı benim gibi. Tartışıyor ailesiyle, koşarak çıkıyor evden, bir ağaç buluyor bahçede, tırmanıyor ve bir daha inmiyor. Anlamıyorum ki ağaçta nasıl yaşıyor, neyi reddediyor, hiç mi sevmiyor ailesini, o kadar mı kızgın? Hasta oluyor ağaçtan inmiyor; âşık oluyor ağaçtan inmiyor. Az şey anlıyor gibi oluyorum. Çok şey mi anlıyorum? Fakat bir ağaca çıkmanın delilik olmadığını yeni yeni fark ediyorum. O zaman çocukluk ya işte ben de özeniyorum. Nerede bir ağaç görsem tarif edemediğim bir tutkuyla ağacın tepesine çıkıp uzaklara bakma arzusu, sonrasında da çıktım ama nasıl ineceğim korkusu, ayaklarımın altını acıta acıta inme isteği olurdu. Şimdi gölgesinde oturuyorum yalnızca. Peki ya neyden korkuyorum?

Dedemin bir sürü zeytin ağacı var, hepsini de kendisi dikmiş ama dedem tarlanın en çok esen köşesindeki o kocaman incir ağacını sever gibi. Varsa yoksa ‘yemişler uyandı mı?’ sorusu dilinde. Gayet de ege insanı, incir demeyi de bilir ama yediği yemiştir. Ben de hep incir ağacına çıkıyorum nedense. Beyaz beyaz yapışkanımsı bir sıvı ellerimde, kaşındırıyor, yıkıyorum geçmiyor, yemişin sütü diyor dedem, yıka geçer, annem tulumbayı çekiyor, o kadar çok çekiyor ki tulumbadan sular taşıyor. Üstüm başım her yerim su içinde, üstelik buz gibi de soğuk, tarlayı su basıyor, zeytinler suların içinde yüzüyor. Dedem yemişleri soruyor,  olmuşlar diyorum, bal gibi hem de. Dedem gülümsüyor, o ağacın yemişi çok güzel diyor, takmış yemişlere, zeytinler diyorum esas, zeytin ağaçları sularda yüzüyor!  Babama bakıyorum, annem o kadar çok çekiyor ki tulumbayı hepimiz boğulacağız, az kaldı. Ağaca tüneyen baron yüzerek geçiyor yanımdan. Sonra vazgeçiyorum ben de tırmanmaktan, kendimi yavaşça suya bırakıyorum, sular yükseldikçe ağaçlar batmaya başlıyor, bu bir hayal, bu bir hayal, bu bir… Hayır, uyanamıyorum. Annem hem tulumbayı çekiyor hem de avazı çıktığı kadar bağırıyor ‘Cosimo, in aşağıya, düşeceksin’. Hayır anne! İnmeyeceğim. Bu dallar uzaya kadar çıkıyorsa oraya kadar, yok eğer çıkmıyorsa gittiği yere kadar. Hepsine selam vereceğim ben. Dedeme, Cosimo’ya ve tüm ağaçlara…

ağaca türeyen baron – italo calvino