İsimleri Yitirmek

Ahmet’in kellesi sehpanın üzerinde duruyor. Tam karşımda. Tepemizde sarı sarı ışıldayan ampulün koruması altında. Ölü. Gerçek. Huzurlu. Ahmet’in kellesi yani. Tepkisiz. Göz kapakları sıkı sıkıya kapalı. Birbirine bastırdığı dudakları, kaşlarının arasındaki çizgiler ve çenesini kaplayan sakallarıyla beni cesaretlendirmek istermiş gibi duruyor. Orada. Suratına suratına çarpıyorum sigaramın dumanını. Ahmet diyorum, içimden elbette, Ahmet benim cesaretlendirilmeye ihtiyacım yok ki. Cevap vermiyor. Öylece durmaya devam ediyor. Kıpırtısız. İkindi vaktindeyiz. Pencereden içeriye dolan rüzgar Ahmet’in uzun mu uzun kirpiklerini dalgalandırıyor. Görüyorum. O göremiyor ama. Ne pencereden içeri dolan rüzgarın etkisiyle dalgalanan uzun mu uzun kirpiklerini, ne de beni. Bir metre kadar ötesinde çömelmiş bir yandan sigara içerken bir yandan kendisini süzdüğümü, vücudunun kalanı orada olmadığı halde sırf kellesinden yola çıkarak onu Ahmet diye isimlendirmeye devam etmenin doğru olmadığına kanaat getirdiğimi, çamaşır yıkamam gerektiğini ya da karnımın ne kadar acıktığını da bilmiyor haliyle. Beni göremediği için bilmiyor. Bilmediği için de orada durmaya devam ediyor. Yapmam gerekeni yapacağımdan emin.

Bacaklarımı kaplayan yaraların kabuklarını söküp söküp Ahmet’in yanaklarına yapıştırıyorum. Saçlarını karıştırıyorum. Kulak memelerine dokunuyorum. Parmakları yok artık Ahmet’in. Ayakları yok. Taşakları yok. İnsan vücut bütünlüğünü korumaya meyillidir. Kafasına pat pat vurup insan vücut bütünlüğünü korumaya meyillidir Ahmet diyorum. Kıkırdıyorum. Yeniden vuruyorum. Ne oldu da vücut bütünlüğünü korumaya çalışmaktan vaz geçtin Ahmet diye soruyorum. Yanıt yok. Her daim cebimde gezdirdiğim kafa doktorum sesleniyor. Cebimden. Belki de ona Ahmet diye hitap etmeyi bırakmalısın diyor. O artık başka bir şey, görmüyor musun? Görmüyor muyum? Görüyorum elbette. Görmesine görüyorum ya aşinalık kötü bir alışkanlıktır işte. Hamsi yedikten sonra parmak uçlarınıza bulaşan koku gibidir aşinalık. Söküp atamazsınız üzerinizden kolay kolay. Öyle olmasa çamaşır makinesinin kapağını açar açmaz göz göze geldiğim kelleye ulan Ahmet, senin burada ne işin var lan keraneci demezdim yani. Sen kimsin derdim. Nasıl oldu da çamaşır makinesine düştün derdim. Vücudunun kalanı nerede derdim. Bismillah derdim. İmdat derdim. Ama demedim. Demedim çünkü aşinayım. Hastaneden. Hı? Onun yerine kelleyi çamaşır makinesinden çıkarıp salondaki sehpanın üzerine koydum ben de. Dişlerinin arasında tuttuğu notu okuduktan sonra tabii. İsimleri yitirmek üzere yola çıktım G diyordu notta. Çoğu gitti azı kaldı. Son harfi de unutmama yardım etmeni rica ediyorum senden.

Parmak uçlarımda yaylanıyorum. Yeni bir sigara ve her daim cebimde gezdirdiğim kafa doktorumun sesini bastırabilmek umuduyla ıslık çalmaya başlıyorum. Yirmi üç nisan şiirleri. Acaba nereden başladı. Merak ediyorum. Yok olmaya yani. Acaba yok olmaya nereden başladı? Canı acıdı mı mesela? Pişmanlık duydu mu? Yoksa vücuduyla beraber ruhu da hafifledi mi? Nereye gömdüler peki Ahmet’in parçalarını. Yan yana mezarlar kazmışlardır belki de? Burada Ahmet’in merhum sol bacağı yatmaktadır! Burada diz kapakları. Burada göbek deliği. Burada iç organları. Mezar taşları filan. Belki de alemin dört bir yanına dağıtmıştır parçalarını? Tıpkı çamaşır makinemde belirdiği gibi belirivermiştir tanıdıklarının evlerinde ve paylarına düşeni vermiştir? Parmaklarını sevgililerine bırakmıştır mutlaka. Ciğerini annesinde, yüreği babasındadır. Omuzlarını kardeşine bırakmış, götünü de ilkokul öğretmenine yollamıştır. Hayal edin. Tam ekmek tepsisini yerleştirmek maksadıyla fırının kapağını açıyorsunuz ve Ahmet orada. Kalan parçalarıyla beraber. Tam battaniye almak maksadıyla kanepeyi kaldırıyorsunuz ve Ahmet orada. Kalan parçalarıyla beraber. Tam şöyle bir rahatlamak maksadıyla küvetinize uzanmak üzeresiniz ve Ahmet orada. Kalan parçalarıyla beraber.

Sana da kafası kaldı yani diye seslenip gülmeye başlıyor her daim cebimde gezdirdiğim kafa doktorum. Cebimden. Terbiyesiz göt. Eskiden olsa, Ahmet’in parçalarını bir araya getirmek fikrine adayabilirdim kendimi. Kelleyi sırt çantama atıp ayağıma postallarımı geçirir ve yola koyulurdum. Kapı kapı dolaşırdım. Şehir şehir. Bakın derdim o tanıdıklarına. Bakın her insan içgüdüsel olarak vücut bütünlüğünü muhafaza etmeye meyillidir. Gaye budur. Bizim Ahmet bir hata yapmış. Biliyorum, dalağı sizde. Rica etsem? Evet, onu yeniden bir araya getirmektir niyetim. Parçaları birleştirecek, eklemlerini uç uca eklemleyeceğim. Kellesi bende, görüyorsunuz. Hıhım. Dikiş iğnesi, sicim ve tutkal. Hıhım. İş bittikten sonra onu mermer bir kaideye yerleştirmeyi planlıyorum. Ara ara ben ona taparım ara ara da o bana tapar. Kıkırdıyorum. Bir insana atılacak en büyük kazık budur bence. Tam dağılmayı başarmışken yeniden bir araya gelmeye zorlamak yani. Fikir hoşuma gidiyor. Fikir hoşuma gidiyor ya kalkıp postallarımı arayacak kadar bile enerjim yok. Korkaklık etme diye sesleniyor doktor. Kalk. O delinin ne istediğinin önemi kaldı mı artık? Kalk ve bir şeylere ada kendini. Yola çık emek sarf et! Sonra yeniden kahkahalara boğuluyor.

Yani rahmetli hastane arkadaşımın son isteğini yerine getirmemin temel sebebi pratik motivasyon problemlerini alt etmek için daha parlak bir yol bulamamış olmamdır. Kelleyi koltuğumun altına alıp mutfağa geçiyorum, bir tencere, bir satır, bir tülbent ve bir çekiç. Sonra yukarı. En üst kata. Hemen yatak odamızın karşısındaki elbise odasına. Bir boy aynası, gardırop, yerlere saçılmış kıyafetler var burada. Aynanın karşısına bağdaş kuruyoruz kelleyle beraber. Eğer ismimi yitirmeyi becerebilirsem? Eğer ismim kabuğumun üzerindeki bir etiketten ibaretse? Eğer eşyanın ötesine süzülmek için hafiflemek icap etmekteyse? Ahmet aynadan bana bakıyor, onaylar gibi. Altı parçaya bölebilirim vücudumu. Kollarım ve bacaklarım dört harfimi siler mesela. Kafamla beş olur. Geriye kalan budanmış kütük misali anlamsız gövdem ise altı. Ahmet kendini beşe bölerken nasıl bir yöntem izledi acaba? Ahmet. Bir, iki, üç, dört, beş. Yeni bir sigara yakıp bıçağı elime alıyorum. Gök gürlüyor dışarıda. Terasa bıraktığım köpeklerim deli gibi tırmalıyor kapıyı. Ağlayıp inliyor, pencerenin önünde havlayıp dikkatimi çekmeye çalışıyorlar. Ahmet. Memnun musun acaba halinden? Ahmet tamamen kaybolmak istiyor artık. İsminin son harfini de yitirmek. Bir toz zerreciğine dönüşüp süzülebildiği kadar uzağa süzülmek istiyor Ahmet.

Parmaklarımı ağzından içeri sokup dışarı çekiyorum kurumuş dilini. Sonra gözleri. Kulakları. Yanakları. Deriyi soyup beyni dışarı döküyor, kellenin üzerindeki tüm eti ayıklayıp tencerenin içine koyuyorum. Biraz pis bir iş. Artık çırılçıplak kalmış kafatasının üzerini tülbentle örttükten sonra bum bum bum vurmaya başlıyorum çekiçle. Kemikleri ufalamak için. Dışarıda ezan okunuyor. Çekiç işini bitirip tencereyi alıyor, terasa çıkıyorum. Yağmur başlamak üzere. Yağmur başlamak üzere ve köpekler huzursuz. İki kırmızı yemek kabı. Büyük olan pitbull için küçük olan ise buldoğa ait. Birer göz, birer kulak, yarımşar dil ve yarımşar parça beyin. Sol lobu pitbulla, sağ lobu buldoğa. Sonra eşit miktarda kafatası kemiği iki kaba da. Katır kutur yemeye başlıyorlar işareti aldıktan sonra köpeklerim Ahmet’in kellesini. Ahmet’in arkada bıraktığı son harfini. Yok olmaya karar verene dek söylediği yalanları duyuyorum. Ettiği küfürleri, anlattığı hikayeleri duyuyorum. Ona söylenen yalanları sonra. Ona edilen küfürleri, ona anlatılan hikayeleri duyuyorum. Aklından geçenleri. Çocukluk anılarını. Korkularını. Zemine dökülen yağmur damlalarının üzerine yansıyor göz bebeklerinin ardına kazıdığı görüntüler. Gülümsüyorum. Hoşuma giden parçaları toparlıyorum elbette. Birkaç iyi hikaye, birkaç ustalıklı yalan, kızıl saçlı bir kadına ait birkaç çıplak görüntü. Kokular, sesler, tavırlar. Nihayetinde Ahmet bu dünyayla olan muhasebesini kapatmış durumda fakat benim halen beslenmeye ihtiyacım var. Köpekler yemek kaplarının dibini yalarken ben de topladığım malzemeleri cebime doldurup terası terk ediyorum. Satırı, çekici, tencereyi ve tülbenti alıp aşağıya iniyorum. Doktorum rutinini aksatmaman gerekiyor G diye sesleniyor. Gündelik rutinini aksatmaman önemli, anlıyor musun? Anlıyorum. Çamaşır yıkayacak, yemek yiyecek, matematik problemleri çözeceğim. Hıhım. İsimleri yitirmek üzerine düşünecek, köpeklerimle oynayacak, bir parça daha öleceğim. Fakat burada durmaya devam edeceğim.

Hıhım. Köpeklerim eski dostum Ahmet’in kemiklerinden arda kalanları sıçarken terasıma, ben gerçekliğin sahiden de bu kadar gerçek olmasını sağladığı için rabbime şükredeceğim.