JAPONLAR KİMDİR?

Fırat ve Dicle vadileri içinde yer alan Bereketli Hilal bölgesinde yiyecek üretiminin düzlüklerdeki ırmak yataklarında değil de dağlarda ve tepelerde başlamış olduğundan bahseden bir kitap ile Miğfer Dibi savaşına katılan tarafların askeri stratejilerinden bahseden bir makale arasında herhangi bir fark göremiyorum artık. İkisi de aynı simülatik ciddiyete sahip çünkü. Analitik düzleme yatırdığımda yani. Şöyle bir geriye çekilip bakınca. Gecenin iki buçuğunda, kendi salonundaki kanepeye lekeli bir donla oturmuş bir adam olarak. Tabancam kucağımda ve ayaklarımın dibinde mavi götlü bir cüce cesedi var. Anne babamın yaşadığı şehrin bile gerçekten orada durmaya devam ettiğinden emin olamazken. Anlıyor musunuz? Zaman zaman telefon görüşmeleri yapıyor ve birbirimize hep aynı soruları soruyoruz. Sağlığım nasıl? Havalar ısındı mı? Düzenli besleniyor, sineklere ve güneş ışınlarına karşı tedbir alıyor muyum? Alelade bant kayıtları. Ya da payımıza düşen replikleri gevelemekten başka bir bok yapamayan otomatlarızdır biz. Hı? Alemin hakikati üzerine şüpheye düşmek kötüdür. Fakat hakiki alemi istila etmiş beşerin/mahlukatın hakikati üzerine şüpheye düşmek daha kötüdür. Sırf birileri eğlenebilsin diye yaşıyor, ölüyor, minik zaferler kazanıp vıcık vıcık trajedilerin içine saplanıyoruz gibime geliyor.

Kazanan tarafta olduğuna inananlar mukavemet gösteriyor elbette. Karşınıza oturup sermaye yeterlilik rasyosundan, kısa ve uzun vadeli borçlanma oranlarından, tüketici fiyat endekslerinden, memzuç bilanço farklarından bahsedebiliyor insanlar. Diyalektik lirikten ya da. Otuz iki farzdan. Diferansiyel denklemlerden. Domino etkisinden. Dışsallıklardan. Ne oluyor diye sormanıza bile izin vermiyorken. Bütün bu tasnif, kodlama, yayma ya da aydınlatma, nasıl istiyorsanız öyle isimlendirin, neticesinde yaratılmış güvenli bölgelerin ortasına sürüklenmeyi ürkütücü buluyorsunuz diye hep bir ağızdan muhalefet ediliyorken. Birbirimize kabuslarımızı anlatabilmemiz gerekmiyor muydu? Dolaplarımızda beslediğimiz cinleri betimlememiz? Kafa kafaya verip beyinlerimizden yükselen gıcırtıları paylaşmamız?  Canavarlarımızı önümüze katıp sokağa, güneşin altına çıkmalıyız. Değil mi? Şu dondurma reklamındaki gibi hani. Omuzlarımıza tünemiş ejderhalarımızla sanat galerilerini gezer, dört başlı yılanlarımızı boynumuza dolayıp Cuma vaktinde saf tutardık.

İçimizdeki peygamberleri uyandırıp dünyayı daha daha daha tekinsiz bir yer haline sokmamıza olanak sağlayacak projeleri desteklemeli merkezi otoriteler. Arkamızı yaslanıp birer sigara yakmalı ve her şeyin ne kadar sıkıcı olduğunu zerre vicdan azabı çekmeden itiraf edebilmeliyiz. Az düşünüp çok hareket etmeliyiz. Refleks. Ne kadar yabani olursa o kadar iyi. Kinikler, dervişler, meczuplar, gezginler ve seri katillerle karşılaşmamıza olanak verecek bir patika. Eşyanın ötesine açılan? Yaklaşık bir buçuk aydır evi istila etmeye çalışan cücelerle savaşıyorum dediğimde mesela, Mersin’e ne zaman taşınmıştınız sorusunu dillendiren doktorumun suratına üfleyebileceğim bir avuç kemik tozunu benim için binlerce yıl boyunca muhafaza etmiş bir patika. Ötesinden berisine. Gelmişinden geçmişine. Gerçeklik duvarı sanıldığı kadar kalın değildir zira. Aslında ortada birileri tarafından örülmüş bir duvar bile yoktur. Sadece annenizin bacaklarının arasından dünyaya düştüğünüz andan beri etrafınızı çevreleyen bir zar. Sizin, benim, hepimizin. Şeffaf. Üzerine yansıtılan imajları zihinlerimize pompalayan, bizi gıdıklayan, bizi yönlendiren, bizi üzen, bizi güldüren, bizi korkutan bir zar. Kişisel hapishanelerimiz.

Özgürlük bir sigara yanığı kadar uzağımızdadır. Deriyi yakıp zarı delin, canınız acıyacak.  Sonrası daha kolaydır zaten. Yaranın kabuk bağlamasına izin vermeyin yeter. Tırnaklarınızla kaşıyın. Dişlerinizle. Parmaklarınızla. Bırakın büyüsün. Yavaş yavaş. Ona hareket alanı verin. Nefes alsın. Kanasın. Kendinizi sakınmalısınız ama, hemşirelerden. Dağlamak isteyeceklerdir zira. Güzel kokulu kremlerle serinletip rengarenk bandajlarla bandajlamak. Yaşarken çürümek en büyük günahtır zira. Çünkü yara ne kadar büyürse, zarın üzerindeki delik o denli genişleyecektir. Ardı her şeye gebe  boşlukla doludur o deliğin. Siz parmağınızı yaranın içinde daha derine soktukça, kanınız akıtıp dokuları parçaladıkça her şeye gebe boşluk hiç durmadan yoğrulmaya devam edecektir. Birer ikişer dökülmeye başlar ondan sonra ziyaretçiler. Akabinde avlanmaya başlarsınız. Benim gibi. Cüceleri mesela. Siz kanepenize uzanmış matematik problemleri çözerken konuşa gülüşe tırmanırlar merdivenlerinizden. Kitaplarınızı karıştırır, birbirlerine şiirler söylerler. Tuhaf şiirler. Sevip sevmediğinizden bir türlü emin olamadığınız şu kokular gibidir bu şiirler. Naftalin gibi. Yağlıboya gibi. Benzin gibi.

Elimde tabancam, kulağımın arkasında kurşun kalemim, sakallarımı kaşıya kaşıya inerim yatak odamdan aşağıya. Kadınım dönüp bakmaz bile artık ne yaptığıma. Ama köpekler, üzerimde donla homurdana homurdana merdivenin başında belirdiğim o gece vakitlerinde biraz gürültü kopacağını bildiklerinden kanepelerin altına falan kaçmaktan vaz geçemezler bir türlü. Olsun. Korkarlar. Korku samimiyse iyidir. Ben de korkuyorum zaman zaman. Ateş etmeye başladığımda mesela. Cüceleri değil de kanepeleri vurduğumda. Alet sandığını, kitaplığı ya da bulaşık makinesini. Korku insanı temkinli kılar. Kanepenin altına saklanmak da korkudandır babanızın hediye ettiği televizyonu parçalamamak için televizyonun önünde dans eden cüceye ateş edememeniz de. Maazallah. Ama devam etmeniz gerekir. Çünkü bir kere başladıktan sonra bir daha durmanız zordur. Kendinizi engelleyemezsiniz. Zaman dönüp dolaşacak, etrafınızı çevreleyen o zar günün birinde ortadan kalkacaktır. Parça parça ve parça parça. Çırılçıplak kalana dek.

Şimdi buradayım. Havada kesif bir barut kokusu var. Kanepenin altında inleyen köpeklerimi ve balkondan atlayıp denize doğru koşmaya başlayan cücelerin kahkahalarını duyabiliyorum. Parçalanan çay bardaklarından yarısı topuklarıma batmış durumda. Yeni yaralar. Bir süre sonra canınız acımıyor ama buna değer. Acıyla nimetlenme şansını kaybetmeye yani. Kanepeye oturup bir sigara yakıyorum. Yerlere saçılmış sayfalar var. Çizelgeler. Haritalar. Resimler. Evler, köyler, destanlar ve o destanların kahramanları var. Bereketli Hilal de orada Miğfer Dibi de.  Benim analitik düzlemim. Yan yana dizilmiş, iç içe geçmiş, anlamını yitirmiş kelimelerle kaplanmış durumda. Bir kitap kapağı dans ediyor havada süzülen barut dumanlarının üzerinde. Kapağın kalan yarısı daha doğrusu. Yeni Eklenen Bölüm. Japonlar Kimdir? Öldürdüğüm cücelerden birinin cesedi hemen ayaklarımın dibinde dururken. Japonlar Kimdir? Peki zarın ötesinden evime düşen cücelerin poposu neden hep mavidir?  Bilemiyorum. Düşünmüyorum.  Cücenin cesedini terasta ateşe vermek üzere ayağa kalkıyorum. Etrafa saçılmış diğer bardak parçalarının üzerine basmaya özen gösteriyorum tabii ki. Hiçbir parçasını ziyan etmemeliyim zira.  Kitaplığın oradan bana iyi geceler dilemek için el sallıyor canım Spinoza. Yaraların senden önce de vardı diyor. Sen onları taşımak için doğmuşsun. Hıhım diyorum ben de. Nihayetinde o ölü bir Yahudi. Ölü bir Yahudiyle tartışamazsınız. Öyle değil mi?